13 Numaralı Yolcu

Saat 23.07.

Geceye yakın.

Kalabalık. Alabildiğine kalabalık.

İnsanlar. Her telden yığınla insan.

Doğudan batıdan kuzeyden güneyden.

Belki Avrupa’dan, belki Asya’dan. Dünyadan.

Bavullar.

En az insanlar kadar çoklar, hatta daha çoklar.

Saklı umut taşıyıcıları onlar, kimi az kimi çok dolu.

 

Saat 23.12

Burası başkent.

Bu satırların karalandığı yer Aşti. Bir nevi melce.

 

Saat23.17

Bir romana konu olacak şeyler yaşanır burada. İnsanlar kalabalık yalnızlıklarıyla meşguller.

Köşede bir adam. Tüm aidiyatını oraya bırakmış. Elinde bir kitap. Öylesine dalgın, öylesine yaşayarak okuyor. Dışarıya sağır. Otobüs saatini kaçırmasından ben tedirgin oluyorum. Merakın azgın kapılarına varıyorum, güya ayakkabımın bağı çözülmüş, saçlarım yeri süpürüyor. Kitap, mavi kapaklı bir kitap. Sanki Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı. Gözümde canlanan bir şeyler var kitaptan belli belirsiz. Yine bir otobüs terminalinde geçen bir sahne…

Adamın sağında bir kadın. Epey yaşlıca. Kıvrılmış bedeniyle metal banklara uzanmış, acaba canı yanmıyor mu? Yansaydı böyle ağır uykuda olmazdı herhalde, nefes aldığı bile belli olmayacak derinlikte uyuyor. Derinlik. Uykusu kadar derin çizgileri var yüzünde. Kim bilir kaç yıllık izler. Her biri ne acılar taşır! Ellerine kayıyor gözlerim. Buruşmuş teninden güçsüz kemikleri sırıtıyor, yaşını ele verircesine. Kemiklerinden daha çok dikkat çeken bir şeyler var ellerinde. Yüzükleri. Tam üç yüzük takmış yaşlı kadın. Her biri diğerinden afili. Teninin çirkinliğini saklamak arzusu duyuyor belki de içinde. Kendi yansımamı görüyorum ardından onda. Yaşlanmaktan korktuğum herkesçe aşikâr.

“Çaaay! Çaay, taze çay isteyen var mı?” diye bağırıyor seyyar çaycısı buranın. Duymazdan gelir herkes. Adam hâlâ kitabında, yaşlı kadın uykusunda. Alıcıları açık bir ben varım. Her zamanki dalgınlığımı beni buraya bırakan taksicide bıraktım az önce, şoföre fark ettirmeden. Çaycının hemen yanında insanlardan arda kalanları toplayan bir hizmetli. Çöp kutularıyla beraber geriye kalmış her şeyi katıyor süpürgesinin sönük renklerine. Biraz umut, biraz mutluluk, biraz hüzün, biraz neşe… Aniden içimi kaplayan bir his, çöp küreğinde bir zerre olmak istiyorum! Âcizane. Duyguların içine karışmak, orada yoğrulmak.

Yan tarafımda bir genç. Telefonunun diğer ucunda bir kadın. Yüksek sesli konuşmaya misafir kulaklarım.

Özledim!

Ben daha çok.

 Benden daha çok olamaz. Neyse ki az kaldı. Saatler kadar az.

Saatler şimdi günler kadar uzun.

Sabret! Aşk sabretmektir çünkü…

Durdum. Bozuk bir plâk gibi beynimde takılı kaldı bu cümle. Ne güzel serzenişti. Bir mısralık bir şiir olabilecek kadar tat verici, bir o kadar anlamlıydı. Aşkın adı sabır! Ardından işitilenler bir fısıltıdan öteye geçemedi benim için, muhtemel sevgi cümleleri sıralandı ardı boyunca. Onlar sevilmenin verdiği hazzı tadarken ben kendime yakışmayan bu misafirliğin utancını yaşıyordum.

Bir kıpırdanma. Bir titreşim. Az önceki suçluluk duygusundan sıyrılıp gözbebeklerim yönünü değiştirdi. Bakışları bakışlarıma değen, bakışları çok şeye şahit olmuş, baktıkları yüreğinde sancılar bırakan bir bey amca. Şu hacı sakalı olanlardan. Öyle sevimli, öyle sempatik. Yüzündeki insaniyetine inanıp bir tebessüm salıveriyorum dudaklarıma, bir terennüm. Solgun yüzüm canlanıyor. Yanıtsız kalmayan bir gülümsemeye sahibim. Bakışlar çok şey anlatıyor… Aklımızdan geçenler farklı değil, hissediyorum. Ben onlu yaşlarımı, o benli yaşlarını düşünüyor. Suyun akışıyla zamanın akışını kıyas ediyoruz, biz ikimiz, herkes gibi işte. Varılan sonuç aynı: Zaman çok aceleci.

Zaman, zaman, sahi kaça vuruyor akreple yelkovan?

 

Saat 23.50

Köşedeki adam son sayfasını çeviriyor kitabın; sağındaki yaşlı kadın hastalıklı son nefesini veriyor, çaycı son bardağı dolduruyor, hizmetli vardiyasının son anlarını kovalıyor, genç son mesajında, yaşlı adam son doğruluşunu yapıyor.

Kitap bitti, adam bitirdi kitabını. Kadın son nefesini verdi, son Hu’ sunu, kadın öldü. Bir damla çay süzüldü bardaktan dışarı, çay tükendi. Son duygular taşındı çöp küreğine, hizmetli vardiyasından ayrıldı, iş bitti. Gencin mesajı vardı sevdiğine. Bey amca yer çekimine direndi. Hareketlenen bavulların tıkırtıları kalabalık gürültüye karıştı. Hayat süreğen. Kahramanlar kendi istikametinde yol almaya kaldıkları yerden devam ettiler; yalnız yaşlı kadın hariç…

Bir adım bin adıma karıştı. Gelenler gelmeye, gidenler gitmeye devam etti. Bir romana konu olacak şeyler yaşandı, yaşanıyor, yaşanacak daha burada…

 

Saat 23.56

Bir kadın ilk adımını attı otobüse usulca. O an bir damla düştü karanlık gökyüzünden. Gözlerine varıp dudaklarından aşağı süzülerek indi. Gözyaşı yağmura karıştı; bir nakaratı tekrar etti sessizce: “Beni sevmezsen yağmurları sev.” Gitmekle kalmak arasında. Silkelendi. İkinci adımını attı ardından gayet kararlı. Bir teşebbüste daha bulundu, çekinerek istedi bu şehirde kalan parçasını. Sesi rüzgâra karıştı. Kulaklarında bir uğultu, üzerinde tuhaf bir hal. Birkaç saniye duraksadı. Gelen olmadı. Kadere eğilen bir boyun da onunki oldu. Ne yazık!

 

Saat 00.00

Bir kadın ayrıldı şehirden.

Bilmem hangi otobüs firmasının “on üç” numaralı koltuğuna kendini, sancılarını ve yarım kalmış muştularını sığdırmak mecburiyetiyle.

Bir kadın ayrıldı Ankara’dan.

Yarım bir ‘Hoşça kal!’ ısmarlayıp geride kalanlara,

Sevdiği her şeyi, aslında tek şeyi orada bırakıp,

Kadın ben, ben hiçbir şey olarak!

 

                                                                                   Hilal ALAN, Haziran 2012

 

 

 

İzmir’de Bir Otobüs Yolculuğu

Otobüse bindiğimde zar zor bulduğum ters koltuğa kendimi bırakıveriyorum. Normalde belki midem bulanır diye ters gitmeye cesaret edemesem de, bugün fena yorulmuşum ki hiç tereddütsüz oturuyorum. Aynı yüzey alanı ve hacmi kaplayacakken, şu koltukları ters koyma sebeplerini bile sorgulamıyorum bu defa.

Yanlışlıkla eski bir Türk filminin içine düşmüş gibi hissediyorum. Arka fonda yükselen “şiki şiki babaa”  melodisi, kokan pazar torbaları, dedikoducu teyzeler de olsa tam olacakmış. Bense bezgin Kemal Sunal’ı oynuyorum sanki. Ama bırakın o ortamda altılı ganyanı tutturmayı, kendimde en ufak bir şans kırıntısı bile hissetmiyorum.

Karşımda iki kadın oturuyor. Biri en az 50, diğeri 45 yaşında var. Yaptıkları yoğun makyaj ya da genç özentisi giyimleri bir yaş bile genç gösterememiş onları. Telefonum sürekli “batarya zayıf” diye uyarı verdiği için müzik dinlemem söz konusu değil. Mecburen onların sohbetlerini dinliyorum. İngilizce kursundan çıkmışlar, derste gördüklerinden bahsediyorlar. Gencecik yaşımdan ve kıt İngilizce bilgimden utanıyorum. Bu mereti bir gün hiç unutmamak üzere öğrenecek miyim acaba, merak ediyorum.

Bu saatlerde otobüsler hınca hınç dolu oluyor. E malum iş çıkışı, eve dönüş. Belli bir yaşın üzerindeki teyzelerle göz göze gelmemeye çalışıyorum. Özellikle ayakta kalmış olanlarla. Çok ayıp bu yaptığım biliyorum ama ayaklarım nasıl ağrıyor bir bilseniz. Kendimi daha geçenlerde yer verdiğim teyzeyi düşünerek rahatlatıyorum.

Tam o sırada “Bakiyeniz yetersiz” sesiyle irkiliyorum. Otobüse yeni binen birinin bastığı karttan kaynaklanıyor ses. “Bakiyeniz yetersiz” diyen o berbat ses, her şeyi afişe edercesine yankılanıyor otobüste. Başına geldiğinde insanı sebepsizce yerin dibine sokan bir durum, inanın bana. Kartımda fazladan para kalmış olsaydı vermeyi teklif edebilirdim ama bir “bakiyeniz yetersiz”i daha kaldırabileceğini zannetmiyorum zavallının.

“Ay bunu nasıl bilmezsin ayol, derste anlatmıştı Selda Hanım” diyor karşımdaki hanımlardan yaşlıca olanı, yanındakine. Diğeri bozuluyor, mimiklerinden belli. Saçını şöööyle bir geriye attırışı var sormayın. Ah şu ego nasıl bir şeydir? Devam ediyorlar konuşmaya. Gezme tozma planları, pasta börek tarifleri… Yanımdaki kulaklığını takmış, camdan dışarı bakan kıza nasıl özeniyorum o an. Belki de gerçekten teyzenin birine yer vermeliydim, en azında zihnen yorulmazdım diyorum kendime.

Dikkatimi başka yerlere vermeye çalışıyorum. “Metro çalışması bitti/ bitiyor/ bitecek…” yazan ve artık en ufak bir heyecan uyandırmayan afişten gözlerimi kaçırıyorum. Evet tahmin etmek çok zor değil sanırım, İzmir’deyim. Bitememiş metrosu, kalabalık ve seyrek otobüsleri bile içimdeki İzmir aşkını silemiyor sanırım. Belki de senelerin verdiği alışkanlıktan. Ama bu içimdeki sevginin son zamanlarda gittikçe arttığını söyleyebilirim size.

Bağrışmalarla kendime geliyorum. Birkaç kişi tartışıyor. Kavga ediyorlar diye düşünüyorum ama yanılmışım. Anlaşılan az evvelki yetersiz bakiye mağduruna biri yardım eli uzatmış bile çoktan. Sevgili mağdurumuz da karşılık olarak gereken parayı yardımseverine vermeye çalışıyor. Ama beriki “Aaaa valla olmaz, asla almam” diye yaygarayı basıyor. Diğeri de ısrar belirten sözcükler sarf ediyor vs… Bu da çok alışık olduğumuz bir görüntü, bindiğimiz her iki otobüsten birinde mutlaka yaşanan senaryo. Sonuç hangi tarafın daha inatçı olduğuyla alakalı olarak değişiyor.

Dengesini kaybetmek pahasına kız arkadaşının elini bırakmayan çocuğa takılıyor gözüm. Bunlardan ise her otobüste en az beş tane bulmak mümkün. Haddim olmayarak sorguluyorum ciddiyetlerini. Yanındaki öyle biri olmalı ki diyorum… Turgut Uyar’ın dizeleri dudaklarımdan tereddütsüzce dökülüversin:

“Ama Allah bilir ya ne saklayayım

Yanında ihtiyarlamak istiyorum”.

Önyargılı davranmak değil, yalnızca bu dizeler öylece kolaylıkla çıkamaz gibi geliyor insanın ağzından. İnsan bekleyebilmeli, beklemeyi bilmeli. Beklemeye aşık olmalı uzunca bir zaman. Bu dizelere inanmamak, hatta yeri geldiğinde nefret duymak pahasına bile bekleyebilmeli. Marifet değil tersini yapmak, öyle düşünüyorum.

İşte bu nedenle o an, Uyar’dansa Cemal Süreya’nın kelimeleri daha ağır basıyor içimde:

“İşte bu ellerimle yalnızım işte bu, inanmazsan bak

Bu saçlarımla, bu iyi giyimlerimle, paralarımla

Sen varsın ya sen çoğu kez yetmiyorsun

Uzakta mısın sen misin söylemiyorsun”