Bahara Yolculuk

Bir dil bulacağız her yüreğe dokunan,
Özümüzdeki derinlikleri böyle,
Böyle cesur, böyle temiz,
böyle deli…
“Yürekleri Maviliklere Süreceğiz!”

Rüzgarlardan kanat takmış,
Barışa uçuşan üveyikler gibi
Böyle dostane,
Böyle kardeşçe

“Gönülleri rengarenk süsleyip,
Yüreklere Mavilikler Serpeceğiz!”

İşte, böyle mavi, böyle renkli
El ele gönül gönüle,
Ölesiye özgür, ölesiye sonsuz!
Sarmaş dolaş, dolaşacağız bu dünyada…

İşte hep böyle güzel, sevgiyle dopdolu,

“Yeni bir dünya”, kuracağız bu dünyada,
Bir sevgi dili, konuşacağız bu dünyada…

Konuk Yazar: Oktay UZUNAĞAÇ

Tam Tahıl Derken?

 

Bugünkü yazımda uzun süredir üzerinde düşündüğüm fakat eyleme geçmek için zamana ihtiyaç duyduğum bir alana adım atıyorum. Devamının gelip gelmeyeceği de henüz belli olmayan bu alanı ‘beslenme’ başlığıyla mı anmalıyız, ‘sağlık’ mı; ‘gündem’ mi demeliyiz ona, ‘popüler başlık’ mı, bilemiyorum 🙂 Ama her koşulda, bilimselliğinden zerre ödün verilmemiş, samimi anlatımlar olacak.

Bu yazıda bahsetmek istediğim konu; ‘Tam Tahıllar’. Konuyla ilgili bilgilerim okuduklarımdan ve geçen sene fakültede dersini alma şansına eriştiğim hocalarımdan geliyor. Belirtmekte yarar var.

Klasik olarak, tanımla başlayalım. Nedir bu ‘tam tahıl’?

Tam tahıl; tahılın 3 birimini de içeren tahıldır. Bu birimler kepek, öz ve endospermdir.

Tam tahıl, tahılın işlenmemiş olduğunu ifade eder. Diğer bir çeşit olan tahılsa, rafine tahıldır. İşlenmiştir. Sadece endosperm kısmını içerir.

Tahılın bu 3 birimi, neler içerir?

Kepek kısmından başlamak gerekirse; bu kısım bir nevi koruyucu işlev görmektedir. Tahılı dıştan sarar, diğer iki tabakayı zararlı dış etkenlerden korur. İçeriğinde lif, antioksidan, demir, çinko, bakır, magnezyum ve vitamin B bulunur.

Endosperm, bol nişastalı kısımdır. Tohum çimlenecek olsa, besin deposu görevini endosperm görür. En büyük kısımdır. İçerisinde birtakım mineral ve vitaminler de bulunmaktadır.

Öz (rüşeym) kısmı, embriyo kısmıdır. Vitamin B, E ve doymamış yağlar içerir.

Tam tahılın sindirimi nasıldır?

Tam tahıllar bağırsaktan tamamen emilmez. Bu, kilo kontrolüne katkı sağlar. Bol lif içeriğinden dolayı, atımı uzun sürer ki bu, tokluk hissi oluşturmasının temellerindendir (Bir kez daha, kilo kontrolü). Lifler, su çeker. Bu sebeptendir, lifli beslendiğinizde daha fazla su tüketme ihtiyacı hissedersiniz. Bağırsakta bekleyen gıdaların suyla birleşmesi, dışkının kıvamını azaltır ve atımını kolaylaştırır. Bu yönüyle de tam tahıllar kabızlık, divertikülozis gibi bağırsak problemlerine karşı önlem/çözüm niteliğindedirler.

Tahılların rafine edilmesini sebepleri? Sonuçları?

Tam unun saklama ömrü kısadır. Gida ürünlerinin raf ömrünü uzatmak için kullanılan yöntemlerden biri de, tahılların işlenmesidir.

Tam tahıl/tam un pahalıdır. İnsanlar fiyatı düşük olana yönelir.

Tahılın ayrılan kısımları, yem sanayii gibi başka sektörlere, daha yüksek fiyattan satılırlar.

Tahılların işlenmesi sonucu; lif oranı önemli miktarda azalır çünkü lifin tamamına yakını kepek kısmında bulunmaktadır. Tahılın vitamin içeriği oldukça azalır; B vitaminin yarısı, E vitamininin % 90’ı kaybedilmiş olur. Ve birazdan bahsedeceğim sağlık sorunlarına yakalanma riski muhakkak artar.

Tam tahıl tüketmenin olumlu etkilediği hastalıklar/rahatsızlıklar nelerdir?

Yukarıda bahsettiğim gibi kilo kontrolünde, kabızlığı önlemede, divertikülozis gibi başka gastrointestinal sistem (mide-bağırsak sistemi) rahatsızlıklarının önüne geçilmesinde tam tahılların etkinliği yüksektir. Ama bu kadarla kalmaz. Glisemik indeksi* düşük olan tam tahılların tamamen sindirilip kana emilmesi zaman alır. Bu da, kan glukozundaki ani değişiklikleri önler, insülin direncine set kurar. Aynı zamanda tokluk sağlar. Bu yollarla, tip 2 diyabet riskini azaltır, obezite oranını düşürür, karın çevresi yağlanmasını azaltır; dolayısıyla kalp rahatsızlığına yakalanma riski azalır. Kalp rahatsızlığı riskinin azalmasında, tam tahılın kolesterol içermeyişi ve antioksidan maddelerin varlığıda etkildir. Antioksidan maddeler ayrıca gastrointestinal sistemde kanser riskini azaltmaya yardımcıdır.

Tam tahılı nasıl tanıyacağız?

İlk handikap, renktir. Koyu kahve rengi tam tahılı tanımamıza olanak verse de, gıdalarda kullanılan boyalar ve karamel, yanlışa düşürebilir. Renk, tam tahıl için garantili bir ayıraç değildir.

Ürünlerin üzerinde “çok tahıllı, %100 buğday, kepekli, yedi tahıllı, kırık buğday” gibi ifadeler bulunması sizi şaşırtabilir. Hiçbiri, yeterli değildir. Besininizi çok tahıllı değil, tam tahıllı olmasına özen göstermelisiniz. Yine, ‘içindekiler’ bölümünü kontrol edip, ‘tam tahıl’ ifadesini görmelisiniz.

Ülkemizde en çok bulunan tahıllar buğday, çavdar, arpa, yulaf, pirinç, karabuğday, mısırdır. Bulgur da ayrıca tam tahıldır. Mısırın patlamış olması, tam tahıl özelliğini bozmaz.

Tahıllardan bahsedip, Çölyaktan konuşmamak olmaz.

Çölyak, tahıllarda bulunan ‘glüten’ adlı maddenin sindirilemediği gastrointestinal sistem rahatsızlığıdır. Bu, Çölyak hastalarının hiçbir şekilde tahıl tüketemeyeceği anlamına gelmez. Buğday, çavdar, arpadan kaçınması gereken Çölyaklılar, mısır, esmer pirinç ve karabuğday gibi tahılları tüketebilirler.

Neden tam tahıl? Neden beslenme?

Tam tahıllar, yaklaşık bir yıldır ilgilendiğim bir konu. Özellikle arkadaş grubumun da beslenme, spor ve bilumum sağlık bileşeni konusunda duyarlı olması, bu ilgiyi taze tuttu. Son aylarda süreli yayınların bu konuya eğilmesi, ayrıca başta belirttiğim gibi, geçen sene Halk Sağlığı derslerimde bu konuyu çalışmış olmam, hepsi bir yana; beslenmenin hayatımızdaki yerini kavramı olmam en önemli etkenler sanırım. Sonuçta, ne kadar da öğrenci olsak (yazar burada bisküviyle geçiştirdiği kahvaltılara yanmaktadır) günümüzü yemek saatlerine göre düzenliyoruz: “Dur ya, yemeğe yarım saat var, sonra geçeriz alışverişe”, “Kahvaltı yapmadım, ne sunumu?!”, “Akşam aç mı geliyorsun, tok mu?” gibi çoğaltabileceğimiz örnekler, yemek yemenin, beslenmenin hayatımızı nasıl kontrol ettiğinin sadece küçük bir göstergesi. Çok küçük.

Ben ne tüketiyorum?

Lif içeriği en yüksek olan besin, yulaf. Kolay saklanabilir olması da büyük avantaj ben ve benim gibiler için, çünkü yurtta kalıyorum.
Nestle’nin meyveli müslisi kahvaltı için gayet iyi bir seçenek. Lif oranını artırmak maksadıyla ben, müsliye daha fazla yulaf ezmesi ekliyorum. Bu karışımdan beş kaşık alıp, yarım bardak da süt ekleyince kahvaltım hazır. Yulafı tek başına yoğurtla tüketenler de var. Çorbaya karıştırmak da öneriliyor.

Lif oranı yüksek başka besinler de var tabii, mesela mercimek (yazar iç geçirir) ve daha bir sürü farklı alternatif. Ama konumuz tam tahıllar olduğundan, onlara şimdi değinmiyorum.

Kapatırken;

Doğruluğu kesin olan bilgilere yer vermeye özen gösterdiğim bu yazı, umarım amaçladığım şekilde işlev görür. Konuyla ilgili başka bilgisi olanların veya düzeltmek istediği bir nokta olanların; sorusu olanların yorum olarak bırakmasını veya aşağıda yazacağım adresime yazmasını rica ediyor/öneriyorum.

Sağlıklı Günler!

*Glisemik İndeks; karbonhidratların sindirildikten sonra emilip kana karışma hızını ifade eder. Yüksek olması, besinin kan glukozunu ani olarak artırdığını gösterir ki bu, istediğimiz bir şey değildir. İşlenmiş gıdaların glisemik indeksi yüksektir. Tam tahılların glisemik indeksi düşüktür.

görsel : kadinvekadin.net

Kaynaklar:

Bilim ve Teknik Dergisi, Mart 2013

mail : betulun91@hotmail.com

twitter : @unbetul

Seni Seviyoruz Savrulan Adam*

Kendi-Icine-Dusenler-Ansiklopedisi-Selman-Bayer__55940113_0“Büyük insanların lekesi de mi büyük olur? Yalnızlık ancak kendini de ortadan kaldırdıktan sonra mümkün olmaz mı? Ben küçükken büyük yazardım; şimdi küçülüyor mu yazdıklarım?” 

Lisedeki ‘etüd saatleri‘ni hatırlıyorum. Her akşam iki tanelerdi ve katılmak zorundaydım. Çok şikayetçi olduğumdan değil, sonuçta ne yapmak istiyorsam, etüd saatinde etüd salonunda devam ediyordum onu yapmaya. Bunun, defterimi önüme alıp yazılar yazmak olduğu zamanlar da az değildi. Sorgulayan yazılar… Karşı çıkan, anlamaya çalışan yazılar… Duyguya boğulmuş yazılar… Sağlam cümlelerim vardı ama; ergenliğin eroinmanvari öz güveninden midir bilmiyorum, kolay kırılmazlardı. Ve kalabalıktı sayfalarım. Yazmak doğal olandı. Yazmamak tuhaf…

“Bazı arkadaşlarının deyimiyle artık daha önemli kitaplar okumaya başladığı sene üniversiteyi kazandı.” 

İçine sürüklendiği hayatın, hem de onayını kendi elleriyle verdiği bu hayatın nasıl bir şey olacağından haberi yoktu. Ama haberi olmadığının farkındaydı. Bu iyi bir şeydi.

Yaşamı boyunca çok farklı hayaller kurup, çok başka planlar yapmıştı bu basamak için fakat bu yaptığı seçimin daha önce ne hayallerinde, ne planlarında hiçbir zaman adı geçmemiş, izi olmamıştı. Bu defa hazırlıksız yakalanmıştı. Kotarabilecek miydi, kestiremiyordu.

“Yine de yeni bir şehre gidecekti, tek başına, kendisini sonuna kadar kurcalayacağı bir coğrafyaya hicret edecekti.” 

Abartmadı. Tek çanta yeterdi. Zaten, toplasan ne kadardı?

Annesinin olanca ısrarına rağmen teslim olmadı; sadece o peynirli poğaçaları alırdı, çayın yanına iyi giderdi, reçeller salçalar kalsındı.

Şehri, daha girişte sevdi. Merkeze varmadan gördü, hissetti; buranın mavisi güzeldi. Başka yanı kötü olsa bile, ne kadar kötü olabilirdi?

Kampüse girdiğinde, panik dalgasına en arka koltuktan bileti eline tutuşturduklarını hissetti. Başkaydı bu, sadece son dönem ergenlerinin kayıt telaşı değildi.

“Okulun yıkılacağına dair söylentiler okulun kulağına kadar gitti. Yüzü sarardı, hüzne boyandı… Arka bahçe şehre yenik düştü.”

Bütün bunları yalnızca o görüyor olamazdı. Herkes nasıl, ne zaman bu kadar hissizleşmişti?

O duru maviyle yetinmeye çalıştığı, ne yalan söylesin başarması zor olmamıştı, dört yıl geçirdi. Küskün arka bahçenin tek dostuydu. Arka bahçe de onun, tabii. Üniversite, anlattıkları gibi bir şey değildi, demek ki.

“Yıllar böyle geçti. Üniversite bitti. Sühan bir akşam üzeri eve döndü… Serviler boylarını bükmüşler, parkın kamburu çıkmış, evler suratlarını asmışlardı… Ekmek aslanın midesine sürgün edilmişti. Sühan’ın bundan haberi yoktu. Aslanlarla da arası pek hoş değildi zaten… Sokaklar kalabalıktı. Ne olduğunu merak etmişti. Yolda rastladığı birine ne için bağırdıklarını sordu. Çocuk biraz da şaşırarak sesini hiç azaltmadan ‘Milli maç var abi,’ diye bağırdı, sonra da bağırmasının anlamsızlığını fark edip, gülerek daha alçak bir sesle ‘Bizim takım kazandı abi!’ dedi. Sühan gülümseyerek karşılık verdi:

‘Bizim takım kazanmayalı çok oluyor.’ “

İtalik cümlelerin ve başlığın alıntılandığı Kendi İçine Düşenler Ansiklopedisi’ne sevgi, yazarı Selman Bayer’e saygı ile…

Bölüm : Hicret

Twitter : @dilemmadergi @unbetul

Mail : dilemmadergi@hotmail.com.tr;  betulun91@hotmail.com

Skype*

betHepinizin malumatı üz’re, güneşin ‘Bunun ortası yok mu?’ dedirttiği bir devirden sesleniyorum. Her şeye rağmen bu günler, güzel günler (‘Şey’ kelimesini, ‘Her’ kelimesinden kim ayırdıysaa…) Çünkü ben şimdi bu güzel gecenin yazısını yazarken, camdan hafif serin bir rüzgâr odaya doluyor tüm zarafetiyle. Zarafet, çünkü hafif serin hava sıkmaz. Huzur verir. Tenini okşar. Yalnızlığını giderir. Şikayetçi olunacak hiçbir yanı yoktur.

Gördüğünüz gibi keyfim yerinde. Nasıl oldu ben de bilmiyorum. Bana gece, stres demekti. Stres gündüzlerime fazla gelirdi. Şimdiyse gece, tadından yenmiyor. Üstelik sınav temposundayken bu huzurum (Kıskanıp nazar değdirenin alnını karışlarım).

Alnını karışlamak dedim de aklıma geldi, kaç yazıdır Recep’e cevap vereceğim, olmuyor. Son gün telaşlarının arasında unutuyorum dostum, affola. Soyadımla yaptığın kelime oyunlarından bahsedecek olursak; talihim yok, bahtım kara. İlköğretim 1. sınıftan beri benzer ‘replik’lere maruz kalıyorum. Yeterli miktardaki egosuna rağmen, günü geldiğinde evleneceği adamın soyadını almakta bir mahzur görmeyecek, beynine optimum düzeyde ekilen feminizm tohumu bile bunu engellemeyen kadın: O benim. Zaman zaman Dilemma için kendimi parçalama krizlerine girişimin bir de senin yazılarında ima edilmesi yararıma mı, zararıma mı olacak, henüz kestiremiyorum 🙂 Ama Dilemma, bizim.

Bir hayal kırıklığı olarak

Cumartesi İzmir’de Tüyap’ın kitap fuarındaydık. Murat Menteş’in imza günüydü. Elimizde hangi kitapları varsa götürdük. Amaç tabii ki birkaç cümle konuşabilmekti. Çünkü onun kafasının çalışma şekline -bildiğim kadarıyla-  hayrandım. Hayran olmak ifadesini kullanmaktan da hoşlanmıyorum ama söylemenin en iyi şekli bu gibi. Kitaplarını büyük zevk alarak okudum. Dublörün Dilemması’nı lisede tanıtacağım zaman peş peşe iki defa okumuştum. Geçenlerde de üçüncüsü gerçekleşti. ‘Bir solukta’ dedikleri türden. Derginin adının oradan geldiğini de bizi takip edenler öğrendi daha önce. Daha bir sürü şey… Yaklaşık üç saat sıra bekledim. Kendim beklediğim gibi arkadaşlarımı da beklettim. Karşılaştığım şey ‘fiyasko’ nun gerçek-yan-mecaz büyün anlamlarını karşılıyordu. Şahsen kendisine küstüm. Belirteyim istedim. Hahah. Fuardan çıkarken ağlamak üzereydim sinirden. Buna rağmen güldüm kendime. Hâlâ da gülüyorum. Ama hakikaten dostum, imzayla bu kadar ciddi ne işimiz var sanıyorsun?

Aynı gün bambaşka, çok özel bir şey oldu. Biri bana ilk defa böyle güzel ufuk açtı: “Bu adama iyi bak. Dünyanın ömrünü onlar uzatıyor. Bütün çöpleri kategorisine göre ayırıyor. Herkes onu izliyor ama o umursamıyor. Ayrıştırıcılar gibi düşün. Cennette çok güzel yerleri olacak.”

Nur KAPLAN.

Teşekkür ederim.