Yaşamın Kıyısında

Bir köşede yaşanmayı bekleyen hayat. O bekliyorsa eğer, şu anki var olan ne? Bu yürüdüğüm yol, yanımdaki insanlar, önünden geçtiğim evler; beklerken hayat bir yanda, ne oluyorlar? Neden yanımdalar ve benimleler… Ne dersiniz hayat mı yanlış yerde duruyor, yoksa ben mi?

Kimin yanlış yerde olduğunu bilmiyorum ama ben hep yaşamın kıyısında duruyorum. Tam ortasında olamadım hiç, ciğerlerim yanana kadar nefes alamadım ve yaşadım diyecek kadar hissetmedim hiçbir anı… Mesela bir çocuğun tebessümünde kaldım sadece, oysa çocuk olmak kahkahalarla gülmek ve neşeyle coşmaktı. Baharda bir çiçeğin tomurcuğunda buldum kendimi; açamadan rengarenk, kayboldum… Gökyüzünde gürledim, bir türlü yağmur olup yağamadım. Yumurtadan çıktım ufacık kuş misali, ama uçmayı beceremedim. Hayat hep kaçtı ellerimden, daha ben koşmayı öğrenemeden kaçtı; yakalayamadım… Yalnızca baktım ardından. Sonra o bir köşede beklerken bakmak yeter oldu bana.

Ve günden güne daha da sıradanlaştı her şey. Yaşamak şöyle dursun, bakmaya bile takati kalmadı gözlerimin. Eskiden en azından bir tebessüm, tomurcuk ya da yavru bir kuş olabilen ben, şimdi bir şeylere başlangıç olmayı da bıraktım. Özne hükmünden çıkıp, nesnelere karıştım. Öyle olunca ne fiilin önemi kaldı, ne de failin…

Artık hayat ağlıyor bir köşede. Çünkü bekleyen, içinde umudu en çok besleyendir. Ve beklemek, karşıdakinin gelme ihtimali varsa ancak eylemdir. Yoksa mastardan ibaret tüm fiiller, bir cümleye girmeyince. Ben onun umudunu da tükettim yaşanmaya dair, fiillerini de ortada bıraktım yalın ve kimsesiz. Yakında ağlamak da anlamını yitirecek ve ben gözyaşının olmayacağı o zamanlardan çok korkuyorum…

Zaman, Ruh ve Beden

bigstockphoto_turn_back_time_10456Hayat yüceleşiyor her geçen dakika insanın zihninde, fikrinde ve dilinde. Yaşamak tarifi mümkün olmayan saadet. Ve yalnızca yaşamak uğruna tükeniyor insanlar, tıpkı yanan bir mum gibi. Alevi sönünce bir karanlık kalıyor saadetten geriye…

Hep yaşamak için uğraşıyoruz. Hep bir sonraki anı yakalamak için. Gelecekler için şimdiyi feda ederken yaşadık zannediyoruz istikbalin eşiğinde. Çoktan geçip gitmiş mazi ve henüz gelmemiş zamanların arasında sıkışıp kalıyor bedenimiz. Beden diyorum, çünkü zaman yalnız fiziki şartlarda gösteriyor kendini. Somut olan her şeyi kölesi yapıyor; beden onun arkasından koşarken yıpranıp gücünü, takatini yitiriyor. Ancak ruh girmiyor zamanın buyruğu altına. O’nun için geçmişinde geleceğinde kapıları açık. Ve her yerde soluk alıp yaşatabiliyor kendini. Ama yetmiyor ruhun özgürlüğü insanın yaşamak dediği şeye. Bedene kavuşturamayınca ruhun hürriyetini, bir mahkum oluyor dünya üzerinde. Zamanın, saatlerin ve dakikaların mahkumu. Yazık ki; yalnız O’nu tüketmek için çalışıyor zaman bekçileri gibi dönen saat ibreleri…

Ve farkında değil kimse hapsolduğu karanlığın. Dünle yarın arası kadar kısa zindanda geçen bir ömür. Çaresiz bir kuytuda bekliyor dizginlediği ruhu. Her şey maddeden ibaret şimdi. Geleceğe çalışan eller ayaklar, hemen şuracıktaki geleceğe, sonsuzluktan habersiz. Bilinmez bir sona götürürken onları çok sevdikleri dünyaları; bu çaba, bu hırs biraz daha ayakta kalmak için. Havasına doyamadıkları yeryüzünden bir nefes daha almak için. Bugün de yaşadım, diyebilmek için her şey; yaşamanın da bir gün biteceğini düşünmeden.

Uğruna yaşadığımız hayatın ve onu tüketen zamanın kölesi olmak yerine; kendimizi köle edecek başka değerlerin çok daha büyük efendileri var. Bizi tutsaklıktan kurtarıp ebedi sultanlığa terfi ettirecek nice yollar beklemekte yürümek için. Zamanın bedeni sınırlayamadığı; ruhun cana nefes olduğu, yaşamanın manaya kavuştuğu yerler var dünya üzerinde insan için. Öyle keşfedilmemiş kıtalar, aşılmamış denizardlarında da değil. Bazen bir yürekte, bazen bir niyette, bazen içten bir nidada ve bazen de bir yalvarışta. Ruhların özgürleştiği, zindanların karanlıktan aydınlığa erdiği herhangi bir yer dünyanın en güzel yeri. Belki tam da üzerinde durduğun yer; bir toprak parçası olmaktan ziyade hükümranlığını süreceğin güzel memleketin eşiği…

görsel : pbailetisim.blogspot.com

Yaşama Sevdası

Bir sevdayla başladı yaşamak

Ağacın toprağa, toprağın yeşile

Yeşilin yağmura sevdasıylaydı

Tohumu meyve yapmak

Bahar vardı arka plandaki resimde

Bu sefer doğa sevdalıydı gökyüzüne

Demet demet çiçeklerden buket yaptı

Kurdelasını da yedi renkle süsleyip, gökkuşağı taktı

Hayat böyle sevdalara gebeydi her seferinde

Mesela zaman geçmeliydi ansızın ve birdenbire

Çocuklar büyümeli, insanlar ölmeliydi

Akrebin yelkovana sevdasındandı hepsi

Sevip de kavuşamamasından.

İlla ki imkansız olmalıydı aşklar

Öyle ki ancak dünya dursa bir araya gelecekti onlar

Ama dünya da güneşe sevdasından dönüyordu

Bıkmadan, usanmadan

Hani öyle bir sevgi ki;

Kavuşsa yanacak,

Bir adım uzaklaşsa boşlukta kaybolacak

Taa ezeldendi bu kara sevda

Vuslatı olmayan ancak yaşayanlar aşkına

Kainat kendinden vazgeçti hayatlar uğruna

Ama bir şey kaybetmedi aşktan, aşıklıktan yana

Sevda vardı toprağının her karışında

Yetişen her fidanda, açan her çiçekte

Bir yağmur damlasında ve büyüyen her bebekte

Yani yaşamın olduğu her yerde

O büyük aşktan en azından bir zerre

Karınca aşkla taşıyordu kendinden onlarca kat fazla yükü

Sevgiydi, sevgiliydi genişleten o nokta kadar gönlü

Baharda yeşeren yapraklar bir bir düşerken hazan mevsimine

Özgürlük sevdasıydı bu kez uçabilmek için göklere

Biz doğadan öğrendik sevdalanmayı

Öylesine muazzam aşklar var ki yaşamak adına

Ve kara sevdalar yaşatmak uğruna

Hakkını vermek gerek

Yalnız nefes almak yetmez!

Tohumunda herkesten fazla aşk olan insan

Eksik mi bir karıncadan ya da yapraktan

Nokta kadar gönlü genişleten

Esirger mi sevdayı insan yüreğinden

Sevenlerin hakkı için;

Kıymetini bilmek gerek  geçip gitmeden zaman.

Hayat; sevdayla hazırlanmış,

Gökkuşağından kurdelasıyla bize verilen en güzel armağan…

Akıllı Olmadığı Sanılan Birinin Akıl Defterinden : Yaşamak

Sokaklardan başlayalım söze, yürümekten girişelim işe.

Sokaklarda yürümek öyle her kişinin işi değildir. Ne yazık ki yürümeye gücü yetmeyenler değil kastedilen.. Ne kadar sağlıklı olursa olsun yürümek her kişinin harcı değildir.

Ben sokakların adamıyım. Dolayısıyla şehirlerin. Bir uçtan diğerine yürürüm. Sokaklar meyimdir, meyhanemdir. Sanmayın ki alkoldendir sarhoşluğum! Kaybettiğim bir şey dolandırır ayaklarımı…

Ben her sokakta aynı şeyi kaybeder aynı şeyi ararım. Başımı çıkarınca kabuğumdan kaplumbağa misali kimliğimi ifşa edecek ne varsa köşe başında ki çöp kovasına satarım. Her gün Ayşe’nin oğlu, Mehmet’in kızı olurum.

Kendimi kaybeder, kendimi ararım!

Başlarım kaldırımları süpürmeye adımlarımla. Ağır aksak, eleye dokuya.

İnsanlarla çakışır odak noktam. İnsan? Cismi sizce de aşikar… Lakin ben onların cisimlerine aldırmam. Delilik bu ya içlerine bakmak gelir derinlerden bir yerden. Yüzlerine bakıp hallerini tahayyül Okumaya devam et