Yağmur Kimdi?

Bu mavi grilik kimi hatırlatır bana? Kendimi bütün bütün unutmuşken, duyduğum ıslak toprak kokusunda hatırlamam gereken de kim?

Sorularım acaba bir gün bitecek mi diye merak etmiyor değilim. Yağmur yağıyor, en sevdiğim, soğuk yağmur…

Harap, beton bir köprünün üstündeyim; altındaki gecekondu mahallesini seyrediyorum. Hoşuma gidiyor evlere bakmak… Duyuyorum da insanlar zihinlerini dağıtmak için o kötücül şeye; televizyona bakıyorlarmış. Tuhaf…

Bense evleri seyrediyorum, hatırlayamamanın verdiği ızdırap hislerimi katledince, canımın acısı dinsin diye, tanımadığım evlerin içindeki hayatları hayal ediyorum…

Bir ikindi vakti, gene en sevdiğim…

Huzurludur ikindiler, yorgunluğun mecalsizliğini taşır omuzlarında, her şeyde bir sakinlik vardır; güneşte bile. O başka diyarlara gitmeye hazırlanır, insanlarsa evlerine…

Sessiz bir hazırlık…

Yalnızca nefesler duyulur yorgun çehrelerde. Rüzgâr ışıkları saklar büyük gölgelerde. Zihinlerde belki bir sofra, belki bir kahve; bu kez yorgunluğun masumiyetini beklemekte…

Dalgınlığımın içinde biraz kıpırdanıp boynumu ileri uzattım, mahallenin en sevimli sokağını görebilmek için. Benimle beraber güneş de kıpırdadı, biraz daha aşağı kaydı. Ben de hayallerimi aşağılara çekip sokaktaki kızıl gölgelere daldırdım; akşamın habercisi olan…

Akşam olur yollarda, akşam olur evlerde…

Mavi montlu adam evine gelir baktığım sokağın başından yavaş yavaş yürüyerek… Akşam sevgili olur, akşam bahçede bekleyen çocuk olur, akşam mutfakta oturmuş ikindinin siyah saçları olur…

Ve ben dostumu hatırladım, mavi montlu adam evinin perdelerini çekince; örtmeseydi keşke, izleseydi yağmuru…

Ben şimdi yalnızca kokusunu hatırladığım dostumun, gecenin yağmurla beraber aydınlattığı yüzünü, perdeleri ardına kadar açılmış çıplak camdan ıslak caddeyi seyrederken hayal ediyorum… Belki de hatırlıyorum…

Birlikte edilmiş bir dua…

Pencere kenarına durmuş gönüller…

Yağmur kokusu…

Hatırladım; yağmur dostumdu, bana karanlıkta yazmayı öğreten…

Başlıksız

yalnizlik_ve_huzunVee zaman mekana sığmıyor şimdi. Dar geliyor saatler. Geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman hiç olmadığı kadar dağınık. Alabildiğine hoyratça esen rüzgar, günlerimi çalıyor takvimden. Havada uçuşan yapraklara bakınca somutlaşıyor geçmiş kavramı. Tutmak istiyorum bir kaçını, hani elimde olurlarsa yeniden yaşarmışım o günleri gibi. Ancak rüzgar da değil bu bir fırtına sanki; götürdüğünü yakalayabilene aşk olsun…

Yalnız zaman yıkılmıyor bugün kentlerde; sokak lambaları, kaldırımlar ve adımlarım yerle bir oluyor. Yağmur düşüyor pencereme ve ağlıyor şehir. Hazan mevsiminde hüzün bulutu gökyüzünde. Bir damla bile yere düşmek için kendini tamamlamayı bekliyor, hüznü tamamlamayı… Sonra sağanak sağanak keder yağıyor gökyüzünden. Toprak üşüyor, topraktan çıkan çiçek titiriyor. Güneşi beklerken ufukta, bir şimşek daha çakıyor ve ardından gök gürültüsü, gelecek yeni fırtınanın habercisi…

Toprak soğuk şimdi, ayaklarım yalın ve adımlarım boşlukta. Sessiz bir ırmak; derinlerde çağlayan, zaman zaman dayanamayıp gözlerimden birkaç damla süzülen. Pınarlarıma varanların su aradığı, pek azına nasip olan kaynaklarım. Yalnız yüzünü yıka bir avuç suyla, çünkü ben orada bıraktım anıları. Belki dökülürler bir bir ve layık olanda kalır zaman kırıntılarım.

Sessizlik… Kendi sessizliğimin haykırışıyla çınlıyor kulağım. Çığlıklar şuracıkta ama duymak istemiyor kulaklarım. Biraz daha sükut istediğim, sakinlik ve yorumsuz bir dünya. Sözler ucu ateşli ok gibi; acıtmakla kalmıyor, yakıyor değdiği yeri. Yay bile ağlıyor fırlatırken, hedef desen onun hali nicedir. Bir ok kalıyor dimdik ileri, o da kendini yakıyor bitince işi. Yani vuran yaralı, vurulan yaralı şimdi…

görsel : atalaygeleri.blogcu.com

Doğanın Oyunu

Doğa… Bugün dışa vurdu duygularını haykıra haykıra. İçindeki fırtınalar kopup geldi uzaklardan, yağmur yüklü bulutlarını bıraktı gök yüzüne. Sonra tüm ırmaklarını boşalttı içine akıttığı, tutarsızca ağladı. Gözyaşları hırçın esintileriyle birleşti, yorulana dek akıttı.

Çok geçmeden içine sakladığı güneşi çıkardı ortaya, öyle yumuşak ve naifti ki inanamazdınız az önceki celalli tavrına. Islak sokaklar ve toprak kokusu şahit olabilirdi ancak kopan fırtınaya. Derken bir yenisi daha mı geliyor ne? Bir anda güneşin önünü örten kara bulutlar, oradan oraya kaçışmaya çalışan ağaçlar ve rüzgarın uğultusu… Yine ıslanmaya mahkum şehirler.

Ne kadar da bana benziyor bugün tabiat; değişken duygular, haykırışlar, umutlar ve gözyaşları. Bu kadar hızlı essem öfkem diner miydi ya da boşaltsam tüm pınarlarımı gözlerimin buğusu gider miydi? İçimdeki güneşi çıkarmak kolay olsaydı keşke ve fırtınanın izi ıslak sokakların kuruması kadar çabuk kaybolsaydı…

Bugün dışarıda yağan sadece yağmur değildi, iç dünyamın hava koşulları yaşanıyordu. İzlemem için olup bitenleri doğa küçük bir skeç hazırlamıştı bana. Her doğrultuda gökyüzünden inen damlalar; zihnime yönelttiğim sorular, kafa yorduğum  düşünceler gibiydi. Kimi zaman sırılsıklam oluyordum fikir sağanağında. Saati bilmem kaç km’yi bulan rüzgar geçmişten kopup geliyordu. İçine tüm yaşanmışlıkları da alıp Okumaya devam et