Ben Uçan Balonum !!!

Garip geliyor ilk bakışta biliyorum. ‘İnsan neden uçan balon olmak ister ki?’ diye düşünülebilir. Madem kendini bir şeye benzeteceksin, araba de, gemi de, tren de, uçak de ne bileyim işte, daha teknolojik bir şeyler de, değil mi? Ama aslında durum farklı, sorunun kendisine bakınca cevap orada gizli; ‘uçan’ ‘balon’.

Uçmak denildiğinde herkesin sempatiyle yaklaştığı bir eylem söz konusu oluyor aslında. Bu durum aynı şekilde benim için de geçerli. Kanatlanmak, uçmak her zaman ilgimi çekmiştir, her zaman isteklerim arasında kendisine en ön koltuklardan yer bulmuştur. Çünkü uçmak, insanın kendi becerileri arasında olmayan farklı bir durum. Okumaya devam et

Ya da Gökkuşağından Kaymak Mesela

“Papatyalardan taç yapmak ilk günki anlamına bürünür, masum ve beyaz. ‘Nutuklar irad etmesi gereken kaza kaymakamı’nı nihayet anlarsınız. Hani şu kırlara çıkan… Ceketinin düğmelerini çözmüş, boyun bağını gevşetmiş. Otlara yüzü koyun uzanmış da çimen sapı çiğneyerek şiirler yazmaktadır. Bir yerlerde homurtulu ve ciddi bir kalabalık onu beklemektedir.” (*)

Herhalde gecenin bu vaktinde önümde kendilerini beynime kazımamı bekleyen ders notları, iki gün sonra sınav varken, ” O bana herseyi unutturur!” diye gittiğim İstanbul’dan dün sabah dönmüş, buralara ayak uyduramazken (Neden ‘buralar’ da, bir şehir ismi değil? Cevap veriyorum, çünkü yine gördüm ki İstanbul şehirse, gerisi başka birşeyler.), yüzümü böyle gevşetecek, beni böyle çocuksu bir sevince boğabilecek nadir manzaralardan biri bu kaymakam olurdu, mümkünse şayet.

Ya da bir uçan balon şenliğinde olmak? Hoş, ben uçan balon resmi görünce bile yüzüm yayılıyor, bi’ aptal gülüyorum. Ama fena mı olurdu? Yüzümü çevirdiğim her yer rengârenk. Dünya ve onun bütün saçmalıkları metrelerce aşağıda. Griye daha uzağız, maviye daha yakın. Teknik olarak oksijen yoğunluğu daha fazla. Bir de çekim yasası malum, henüz gökyüzünde asılı şehirler inşa edemiyoruz, onu ‘kirletecek’ teknolojiyi henüz yakalayamadık, çatılara, çimentoya ve tekerleklere ve siyah dumanların göz hizasında oluşuna oldukça yabancı o.

Nasıl bir psikoloji, nasıl bir halet-i ruhiyedir, alıntıladığım yazar bana ‘çimlere uzanmış afacan kaymakam’ çiziyor, ben ona küresel ısınma veriyorum. Neyse, tekrar pembeleşiyor ortam, tamam.

On-onbeş sene öncesine de gidebiliriz, tek derdi öğle uykusuna yatmaya tüm varlığıyla direnmek olan yaramazlar olabiliriz. Ben biraz daha farklıydım gerçi. Bizim evde öğle uykusu yoktu. Ben okula gidince çizgi filmleri kaçırdığım için ağlardım. Şimdi hâlâ, eksildiğini asla düşünmediğim bir heyecanla, Şirinler’i arıyorum; şu 3D olan değil, televizyonda parça parça izlediğimiz, içinde gerçek insan oynamayanından. Tom ve Jerry izlemek ve Jerry’den yana olmak, Tom’la dalga geçmek istiyorum ayrıca. Bir de Sevimli Üçüzler var. Açıkçası bayılıyordum ben onlara. Şimdi nette aratınca 0-3 yaş grubuna(!) hitap eden versiyonları çıkıyor, delleniyorum. Benim izlediklerimde her bölümde farklı bir masala sızıp akışı değiştiriyorlardı, veya tam tersi, tam hatırlamıyorum.

Ya da yaz gelebilir artık, ne dersiniz? Tamam, bahar olsun, ben de sevmiyorum aşırı güneşi. Bana çizdiği resim şu çünkü, sanki uzaylılar dünyayı istila edip, hepimizi makinelere bağlıyorlar ve bütün enerjimiz hücrelerimizden emiliyor, vakumlanmış gibi oluyoruz. Muhtemelen az önce gelmiş geçmiş en çarpıcı “güneş çarpması” tanımını yaptım. Ama şımarmak yok, hemen toparlıyorum; ‘yaz gelsin’den kasıt, ‘artık soğuk olmasın’dan ibaret. Artık montları ve botları ve kazakları kaldıralım. Hani çok fazla şey değil istediğim, hemen parmak arası terlikle gezelim demiyorum Allah’ım; azıcık kuş sesi, bi’ parça da beyaz çiçekler açmış erik ağaçları, bi’ de sağda solda tek tük papatya, bi’ de sokaklara dökülmüş insanlar. Kazık kadar olmuşken bile, hazirandan önce dondurma yerkenki o tatlı huzursuzluk, o ‘annemler anlarsa’ korkusu…

(*) İlk paragraf, Nazan Bekiroğlu”nun  ‘Mayıs İhtilâli’  isimli yazısından alıntılanmıştır.