Alıntı

“Bir birey olarak yetiştirmek istiyorum on elimden geldiğince. Neye yeteneği varsa onu bulsun hayatta. Balet olacaksa balet, mühendis olacaksa mühendis… Önüne birtakım şeyler koyup, fırsatlar tanıyıp, kendi seçimlerinde serbest bırakmak niyetim. O koruma güdüsü var ya, orda işte, insan çuvallayabiliyor. Ben Leon’un biraz özgür ruhlu olmasını arzu ediyorum. Kendi endişelerimi dizginleyip çocuğa da fırsat vermek gerektiğini hatırımdan çıkarmamaya çalışacağım. O da kendi hatalarını yapsın. İnşallah iyi bir insan olur…”

Hande ATAİZİ, Vogue Türkiye Eylül 2015

Orda, Bir Ev Var Uzakta

Bir akrabaya, ya da bir tanıdığa yatılı misafirliğe gidildiğinde, o gece uyumadan önce, annesine gizlice “Anne, neden evimizde değiliz?” diye mızmızlanan çocuklardık hepimiz. Yatağımızı özlerdik, uykuya dalmadan önce odanın tavanını seyrederekten hayaller kurduğumuz üzerinde; ya da kanepeyi salondaki, hafta sonları gece saat “geç” olmuşken kanepeye yayılarak TV seyretmenin verdiği o zevki isterdik, özellikle de baba evde yoksa ya da uyuyorsa. Evimiz pahabiçilmezdi bizim için; odamız, mutfağımız – daha dogrusu buzdolabından ibaret gördüğümüz mutfağımız – , banyomuz bile yeri dolmaz cinstendi başka evinkiyle, öyle evcildik biz. Sonra gün geldi, büyüdük. Kendi başımıza geçirdiğimiz zamanlar artmaya başladı. Annemizi daha seyrek görmeye başladık mesela. Artık dışarda yemek yemeye başladığımız günler gelmişti. Arkadaş ortamı denilen kavramla tanışmıştık, evin varken aynı şehirde, kalkıp arkadaşının evinde, bir süre sonra da okulunun yurdunda kalmaya başladık. Ya da başka şehirde yaşamaya başladık direkmen, okulun sürüklemesi ile. Şartların gerektirmesi ile, veya zamanla, hep dışarıyı tercih eder olduk, evimizin yerine. Gözümüz dışardaydı, dışarıya ait olmaya çalıştık hep. Ailemizden çok arkadaşlarımızla vakit geçirmeye çalıştık; eve geç gelip, sabah erkenden çıkıp gitmek istedik. “Nerdesin, kaçta geleceksin eve?” soruları en nefret edilen sorular sıralamasında, hocanın “Ödevini neden yapmadın?” sorusu ile birincilik için kapışırdı. Bu dışarıcıllık dönemi öyle bir dönemdi ki, bir süre sonra değil evimizden uzak yaşamayı, memleketimizden, hatta bazen ülkemizden başka yere gitmenin, mümkünse oralarda yaşamanın hayalini kurardık. Hayal kurmak güzel şeydi, ama davulun sesi uzaktan hoş gelirdi, özellikle de elindekinin değerini bilmediği zaman insan …  Kendine ait olan bir odanın kıymetini, bir valize sığacak kadar eşyası ile ordan oraya şehir değiştirip duran insan bilir. Her sabah ekmek almaya gitmekten şikayet eden çocuğun hali, başka kültüre sahip bir ülkede yılı aşkın süre, ekmeğe hasret yaşamış adam için anlamsızdır; her ne kadar ikisi de farklı yıllara ait aynı kişiler olsalar da.  Aylar geçer de, bir ezan sesi duymazsın, ezanın değerini işte o zaman anlarsın. Evin değerini, memleketin değerini, ailenin değerini, insan gerçekten uzak kalınca anlarmış. Ama insanın yurt dışındayken elde ettiği en büyük kazanım şu olsa gerek: Hiç bir zaman şikayet etme. İlla ki her gittiği yerde insanın öğrendiği şeyler olur, hiç bir şey öğrenmese de, geldiği yerin kıymetini öğrenir. Ben ilk Kore’ye gideceğimi söylediğimde “Ne işin var orda?” diye soranlar, şimdi artık geri gelmek istediğimi söylediğimde “Ne işin var burda?” diye soruyor.  =)

Hayat, ilginç bir bulmaca, komşunun tavuğu hep insana kaz görünüyor.