Bazen Aşure Gibidir Yazılanlar

Hayat.

İnsanlar.

Roller ve bazenler.

Hepimizin bazenleri vardır yaşam kıyılarında ve bazenlerin çoğaldığı anlar.

Bazen canın çok sıkılır mesela.

Bazen insanlar seni anlamaz. Zaten ne zaman anladılar ki yahut ne kadar doğru? Anladılarsa eğer gereksiz söylemlerde bulundular. İhtiyacın olanın sadece yanında olmak olduğunu fark edemediler ve sadece seni dinleme görevini üstlenemediler. Ne yazık!

Bazense yakın tarihli bir sınavın oldu, gecelerini sana sormadan kâbuslarla pay eden, yıllardır veremediğin. Sınavı da geçtim, bazen okula dahi gitmek istemez canın, yolunun güzel gökyüzüne yoldaş olması bir şey ifade etmez senin için, gökyüzüne gözlerini dahi açmak istemediğinden. Uyuyayım, uyuyalım ister insan. On yıl, yüz yıl. Sonraaa. Sonrası sadece masallarda oluyor. Çok pembemsi.

***

Şimdilerde altmış ayrı dünyanın içinde altmış birinci dünya rolünü sergilemekteyim. Şu daracık mekâna bu kadar “ayrılık” nasıl sığıyor anlamış değilim. İşte zorunluluk, işte sistem! Hiç girmeyelim…

Zaten aklım ne bunlarda ne de şu havada uçuşan sayılar, üç-dört- beş köşeli şekiller, yatay ve dikey çizgilerde değil. Lakin endişeliyim. Birazdan şuracığa gelip, kocaman elleriyle sırtıma Sevgili Pisagor dokunacak ve “Evlat! Senin yaşlarındayken  ben sadece Pisagor’dum ama bunları önemseyerek senin bildiğin Pisagor oldum. Aklını başına topla.” diyecek diye. “Kusura bakma Sevgili Pisagor, ben kelimelerle, sayılarla olan ilişkimden daha mutluyum! Ayrıca senin de söylediğin gibi ‘Çok şey bilme akıllı olmayı öğretmez’…”  Kendi silahıyla vurulan Pisagor usulca ayrılacak yanı başımdan, şu sağımdaki dar pencereden.

***

Şu pencereler ve gri gökyüzü. Çocukken sonbaharın griye âşık olduğunu düşünürdüm. Evet öyle. Aralarında anlaşılmaz bir çekim var. Sanki Kasım da onların günahının meyvesi gibi. Kasımda aşklar bu yüzden böyle olmalı. Daha çekici, daha kışkırtıcı. Havanın erken kararması mubah sayıyor bir köşede işlenen günahları. Sonra yağmur, yağmur. Islak kaldırımlar ve birbirine karışmış sürüklenip giden çer çöp. Yağmurla beraber yıkanan binalar, sokaklar, caddeler, toprak, biz (nefesimiz, içimiz…). Kendi kendini vaftiz ediyor gökyüzü lakin hüznün yakasına yapıştığından habersiz.

***

Bu yazı çok ondan, bundan oldu. Aşure gibi. Besin değeri de tartışılır. Tüm bunlar bir kenara hüzün demişken son cümlede aklıma gelmeden edemedi Turgut Uyar. Son söz onun.

                                                                                 H.A./ Kasım 2012

Hayal Şehirden Terennümler

Güneşin kendini çekmesiyle beraber tüm kirlerin, sancıların ve acıların ortaya çıktığı, geceleri sarhoş naralarıyla şenlenen bir şehirden yazıyorum. Yazmak benim derdim.

Güneş birazdan terk-i diyar edecek. İlkokul çocuklarının yanlış ezberi yeniden can bulacak. Güneş doğudan doğduğu gibi batıdan batacak.

Saat mesai bitimi anını gösterdiğinde sinesine hüzün çökmüş, yorgun insanlar evlerine dolmak üzere makineleşmekten tiksinecekler. Kimi cebindeki anahtarla, kimi ona kapıyı açan umutlu, umutsuz, mutlu, mutsuz yani yüzüne bakıldığında ne halde olduğu anlaşılan bir kadınla karşılanacak yahut adamla.

Bir çocuk. Tüm yaşamı sokakta geçmiş, geçiyor, geçecek olan. Adını sokak çocuğu koyduğumuz. Öpülesi kirli elleri, ellerinden temiz yüreği olan. Sokağın misafir odasına atacak kendini. En güzel köşeye dayayıp sırtını, ya avuç açacak boynu bükük, ya cam silecek yalvar yakar. Vicdanı oralarda bir yerlerde olup, merhamet duygusunun m’sini taşıyanların verdiği üç kuruşla üç gün tok uyumaya çalışacak; kendi üç kuruş etmeyen üç günlük dünyada.

Tüm bunlar yaşanırken arızalanmış sayılacak bir trafik ışığı. Dalgınlığı ve kafa karışıklığı üzerinde olan bir adama ve günlerdir evden çıkmamış, renklerin ne ifade ettiğini unutmaya yüz tutmuş bir kadına…

Ardından bacası tütecek bir evin ve diğerinin yıkılacak. Biri kollarını açarken mutluluğa, öbürü hüzne satacak kendini. Birbirine yakın olan iki evden biri düğüne biri yasa koşacak anlaşılan.

Ve şehre daha bir ağırlık çökecek.

Gök kubbe hamal olmuş da tüm arş sırtındaymışçasına!

Bir adam adresini bilmediği bir yatakta geçirecek gecesini. Gireceği günahları mübah sayarak kendine… Ne de olsa tanrının unuttuğu adam o. Sol yanında kalem tutam mahlukat yok veya mahlukata inancı. Yağmur yağar mı bilinmez!

Bir kadın önceki gün girdiği günahtan temizlenebilmek için kırk kat yıkanacak, üzerinden sıyrılan kirli su toprağa değecek. Kadın tüm zamanları kul edecek duasına. Yağmur yağar mı bilinmez!

Sarhoş adamın narasıyla yırtılacak o an gece. Sokak ağırlayacak dibini gördüğü yetmişliklerin sayısı gün geçtikçe artan, ama ne diye içtiği bilinmeyen adamı. Bir küfür dökülecek dilinden, savrulup kelimelerden biri adama, biri kadına değecek. Küfür, ibadeti gibi onun geceleri.

O an küfre bir bebek uyanacak. Ağlayışında “Uyanın insanlar!” telaşıyla. Tatlı rüyasından irkildi ya beklediği sıcak kucağı annesinin. Sesi kısılana kadar bekleyecek. Ve aynı sabırla çivisi çıkmış dünyanın ne menem bir şey olduğunu bekleyecek.

***

Dünya.

Bir öküzün boynunda yahut tepsi gibi dümdüz!

Ne büyük yalanmış…

Ne olduğu aşikâr; bilmeyi bilene!

Dünya. İnsanlar. Biz.

Dünya döndükçe dönüp duran, kısırlığın göbeğinde biz.

Mayası aynı olup, adı Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma olan.

Farklı şehirlerde aynı “şeyleri” tekrarlayan.

-bitmez-

***

Bu yazıya bir son gelsin istenmedi.

Böyle uzayıp gitsin. Gittiğim yollar kadar. Gecenin karanlık derinliği kadar. Hissettiğim kadar. Kafamın içinde oluşan kurgu kadar. Lakin  sınırı olamayan dünyada sınırı olan çok şey var…

Madem bitecek dedim, kalemin durduğu yerde Turgut Uyar başlasın istedim ve en çok yakışırdı bu hayal fabrikasyonu yazıya.

H. A. / Eylül 2012

Hüzünden Parfüm

Hüzne yer var hayatımızda.

Sabah ve akşam vakitlerinde, hatta her saatinde günün. Bilakis gecelerde.

Odalar hüzün kokuyor, binalar hüzün kokuyor, sokaklar, caddeler ve hatta şehirler hüzün kokuyor.

Tren istasyonlarında, otobüs garlarında, hava alanlarında, gökyüzünde ve yeryüzünde hüzün var.

Çıkan çivisi sanki dünyanın hüzün üzerine çakılmış gibi, hangi yöne çevirsem başımı ve neye dalsa gözlerim hüzne batıyor…

Yürüdüğümüz şu asfalt yollarda,

Yollar üzerine konup göçen mevsimlerde ve en çok sonbaharda,

Yollar üzerinde birleşmeyi becerememiş ikişer aynı tenlerde,

Ucundan dahi tutamadığımız zamanlarda hüzün var.

Oyuncağım kırıldı diye ağlayan bir çocuğun gözyaşlarında,

Oyuncağı boş odasında duran yaşamla ilişiğini çoktan kesmiş bir çocuğun annesinin yıkık yüreğinde,

Gelmesi mümkün olup da gelmek nedir bilmeyen bir evlada sahip babanın vicdanında,

Ve yalnızlığı su niyetine tüketmiş, suya dahi doymuş bir bedende hüzün var.

Bir kadının akan makyajının altında ve onu akıtan suda,

Bir erkeğin ağaran saç telinde ve ona değen makasta hüzün var.

Tüm bunların içinde, dışında ve ardında hüzne batan şeylerin çokluğu o denli fazla ki.. Neye dokunsa bu kalem adını hüzne satıyor mürekkep. Mürekkep hüzün kokuyor.

Oysa bir kadın, bir elinde kerpeten bir elinde çekiç, çıkan çivisini dünyanın, hüzünden koparıp mutluluğa götürmek istiyor. Akrep ve yelkovanı mutluluğa akıtmak yeniden. Hep.

Lakin

Yazım,

Ağzım,

Gözlerim hüzne batıyor.

Ellerim, ellerimdekiler???

“Bu ellerimi nereye koysam yakışmıyor, dedim ki kucağında dursun.” *

Nihayetinde saçlarım da hüzün kokuyor, hüzün parfüm gibi…

*Turgut Uyar/Atlıkarınca

H. Alan, Ağustos 2012

Ölümsüz Gibiyim Yalnızlığımda

Yalnızlık ne demek biliyor musun? Cümle kurmaktan bile aciz olduğunu hissedecek kadar ifadesiz kalmak kimi zaman. Nerede ve kimi en son kaybettikten sonra bu derece başı boş kaldığını anlayamamak. Ve hatta ağlayamamak bir zaman sonra. Eskiden olsa hüngür hüngür ağlayacağın bir şeyin artık içini cız ettirmekten öteye geçememesi. Yalnızlık, hayatın manasını yitirmek ve arayamayacak kadar unutmuş olmak o mananın ne olduğunu.

“Sabaha karşı oturup ağladınız

Ama mesela şimdi ben

Ne aradığımı bilmiyorum” Okumaya devam et