‘Ugh, comfortable shoes?’

???????????????????????????????Kendimden çok uzaklaştığımı, bunun anlık gelişen bir şeyden öte hayatımın içinde çözünmüş bir zehir olduğunu ve ara ara bunu fark ediyor olmama güvenmeyip, iş işten geçmeden gereken önlemleri almam gerektiğini, böyle uzun cümlelerin sağlığa zarar verdiğini derinden hissediyorum.

Bildiklerimi, gördüklerimi, okuduklarımı, dinlediklerimi kim, nereye sakladı??

Bazen on yıl sonrasını düşünüp, kendimi nerede gördüğümü sorguluyorum. Her zaman olmasa da, bu aralar gözüme şu sahne geliyor: Sevdiğim o mekanda, ılık bir akşamda, en güzel masada yalnız oturmuş, kafa dinliyorum. Bu yazıyı yazarken aynı sorgulamayı yeniden yaptığımda değişen ayrıntılar oldu. Hepsini değil ama birini, en önemlisini paylaşacağım: İstanbul’dayım.

Bu değişikliğin sebebi; her ne kadar çoğu zaman “Bu şehir sakin; bu şehir sessiz, temiz; her şey elimin altında; hem mezun olana kadar herkes de tanımış olacak beni…” diye artılar listesi çıkarsam da Denizli hakkında; içimdeki metropolden vazgeçemeyişimdir. Günümün hızının, kafamın hızına yetişebileceği ve hatta onu solda sıfır bırakacağı o şehre mecburum ben ve ona aşığım ben. Abartısız.

Daha geçen hafta arkadaşlarla konuştuk aynısını. Şöyle bir şeyler dedim: Öğlen bir saatlik boşluğumda alelacele kız arkadaşlarımla buluşup, yemek aramı sanki muhabbet içinmişçesine sömürüp, yemeği kahkaha aralarına sıkıştırıp; sonra yine en acelesinden işe dönmek istiyorum. 5’e kadar vızır vızır çalışıp; sonrasında o ceketi alıp bina kapısından çıktığım anda ise kapının önünde durup, gözlerimi kapatıp, derin bir nefes alıp; bütün günü, kendisini yaşamak için çalışarak geçirdiğim o hayatı yaşamaya gitmek istiyorum.

Hem, will you still love me when I’m no longer young and beautiful?*

*Bir sonraki yazının sözünü kestik o zaman. Gatsby’yi hangi yayın evinden okusam? Babam böyle pasta yapmayı nereden öğrendi?

Mutlu bayramlar! 😉

Mail: betulun91@hotmail.com

Twitter: @unbetul

Karanlık Şehir

kar

 

Karanlık bir şehrin ıssız sokakları…

Işıklar sönmüş, yalnız göğün aydınlığı düşüyor kente. Neyse ki ayın on dördü yeni geçti ve dolunay henüz çok şey kaybetmedi dolunaylığından…

Gece seviyor bu kenti. O yüzden midir bilmem, karanlıkta düşüyor hep yağmur taneleri. Öyle narin ki gökten inenler, ıssız sokaklara şefkatli bir el olup okşuyor saçlarını. Sonra ıslanıyor artık adımlar, o adımlar ki ne bir ayak izi taşıyor, ne de insan kokusu. Sahi insan kokusu olmadığından mı şehir toprak kokusundan ibaret? Ve doğa o yüzden mi bu kadar cömert?

Gece uzun ve karanlık derin.

Koyulaştıkça ortalık, ay daha da parlıyor gökyüzünde. İnsanlar olsa gölgeleri düşerdi ardlarına bu ışıkta. Ama göğün kandili yanmazdı o zaman bu kadar ve biz aydınlık sanardık her yeri, ışıklarını yaktığımız dünyada.

Karanlıkta parlayan bir çift göz…

Hani şu geceleri uyumayıp gözlerini açan, gündüzleri görmemek için gözlerini kapatan Baykuş. Kötü bilinir hep, ama söylenenin aksine mübarek bir kuşmuş ya da ben öyle olduğuna inanmak istiyorum. Hem öyle bir dünyada yaşamıyor muyuz? Neye inanmak istersen doğrular ve gerçekler o kalıba giriyor. Kısacası karanlık şehrin bekçisi bizimki, dolunayın seyircisi… İnsanlar olsa uğursuz olurdu, hem de kötü… Neyse ki yoklar.

Karanlığı seviyorum.

Üzerini örtüyor şehrin. Üşümüyor toprak ve görünmüyor ıssızlığa terk edilmiş sokaklar. Çünkü ayak sesleri yok, yalnızlık volta atmıyor oradan oraya. Kendi yalnızlığını duymak için bile var olmak gerek ama burada var olmak yok. İnsanlar yok. Olsalar ne böyle güzel olurdu karanlık, ne de ıslanmış şehrin sokakları ıssız. Dolunay beklemezdi üzerine düşmek için bir dahaki ayın on dördünü, ne de olsa karanlık terk etmişti onlar gelince şehri. Ve artık deva derdini yitirirdi. Giderken toprak kokusunu da alırdı yanına ve şehir buram buram insan kokardı…

Ama yoklar…

Olmasınlar diye çok uzakta bu şehir. Girmesinler diye kapıları kapalı ve gezinmesinler diye sokakları ıssız. En önemlisi, hiç bilmesinler diye karanlık. Bağrında aydınlığı saklayan zifiri karanlık…

görsel : ilhankaplan.blogspot.com

 

Hayal Şehirden Terennümler

Güneşin kendini çekmesiyle beraber tüm kirlerin, sancıların ve acıların ortaya çıktığı, geceleri sarhoş naralarıyla şenlenen bir şehirden yazıyorum. Yazmak benim derdim.

Güneş birazdan terk-i diyar edecek. İlkokul çocuklarının yanlış ezberi yeniden can bulacak. Güneş doğudan doğduğu gibi batıdan batacak.

Saat mesai bitimi anını gösterdiğinde sinesine hüzün çökmüş, yorgun insanlar evlerine dolmak üzere makineleşmekten tiksinecekler. Kimi cebindeki anahtarla, kimi ona kapıyı açan umutlu, umutsuz, mutlu, mutsuz yani yüzüne bakıldığında ne halde olduğu anlaşılan bir kadınla karşılanacak yahut adamla.

Bir çocuk. Tüm yaşamı sokakta geçmiş, geçiyor, geçecek olan. Adını sokak çocuğu koyduğumuz. Öpülesi kirli elleri, ellerinden temiz yüreği olan. Sokağın misafir odasına atacak kendini. En güzel köşeye dayayıp sırtını, ya avuç açacak boynu bükük, ya cam silecek yalvar yakar. Vicdanı oralarda bir yerlerde olup, merhamet duygusunun m’sini taşıyanların verdiği üç kuruşla üç gün tok uyumaya çalışacak; kendi üç kuruş etmeyen üç günlük dünyada.

Tüm bunlar yaşanırken arızalanmış sayılacak bir trafik ışığı. Dalgınlığı ve kafa karışıklığı üzerinde olan bir adama ve günlerdir evden çıkmamış, renklerin ne ifade ettiğini unutmaya yüz tutmuş bir kadına…

Ardından bacası tütecek bir evin ve diğerinin yıkılacak. Biri kollarını açarken mutluluğa, öbürü hüzne satacak kendini. Birbirine yakın olan iki evden biri düğüne biri yasa koşacak anlaşılan.

Ve şehre daha bir ağırlık çökecek.

Gök kubbe hamal olmuş da tüm arş sırtındaymışçasına!

Bir adam adresini bilmediği bir yatakta geçirecek gecesini. Gireceği günahları mübah sayarak kendine… Ne de olsa tanrının unuttuğu adam o. Sol yanında kalem tutam mahlukat yok veya mahlukata inancı. Yağmur yağar mı bilinmez!

Bir kadın önceki gün girdiği günahtan temizlenebilmek için kırk kat yıkanacak, üzerinden sıyrılan kirli su toprağa değecek. Kadın tüm zamanları kul edecek duasına. Yağmur yağar mı bilinmez!

Sarhoş adamın narasıyla yırtılacak o an gece. Sokak ağırlayacak dibini gördüğü yetmişliklerin sayısı gün geçtikçe artan, ama ne diye içtiği bilinmeyen adamı. Bir küfür dökülecek dilinden, savrulup kelimelerden biri adama, biri kadına değecek. Küfür, ibadeti gibi onun geceleri.

O an küfre bir bebek uyanacak. Ağlayışında “Uyanın insanlar!” telaşıyla. Tatlı rüyasından irkildi ya beklediği sıcak kucağı annesinin. Sesi kısılana kadar bekleyecek. Ve aynı sabırla çivisi çıkmış dünyanın ne menem bir şey olduğunu bekleyecek.

***

Dünya.

Bir öküzün boynunda yahut tepsi gibi dümdüz!

Ne büyük yalanmış…

Ne olduğu aşikâr; bilmeyi bilene!

Dünya. İnsanlar. Biz.

Dünya döndükçe dönüp duran, kısırlığın göbeğinde biz.

Mayası aynı olup, adı Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma olan.

Farklı şehirlerde aynı “şeyleri” tekrarlayan.

-bitmez-

***

Bu yazıya bir son gelsin istenmedi.

Böyle uzayıp gitsin. Gittiğim yollar kadar. Gecenin karanlık derinliği kadar. Hissettiğim kadar. Kafamın içinde oluşan kurgu kadar. Lakin  sınırı olamayan dünyada sınırı olan çok şey var…

Madem bitecek dedim, kalemin durduğu yerde Turgut Uyar başlasın istedim ve en çok yakışırdı bu hayal fabrikasyonu yazıya.

H. A. / Eylül 2012

Bu Şehir

Gece sessiz, karanlık ve soğuk. Gözlerim asfalt yolda, ellerim ceplerimde. İçimde biraz korku, biraz özlem…

Fark ettim ki bu şehirde geceler sana benziyor. Sessizliği seven, karanlıklar içinde geceler. Yalnızlığı seven, bir o kadar da yalnızlığa mahkum. Batıp giden güneşi özleyen, ama elinden hiç bir şey gelmeyen. Apansızın yağmur getiriveren, böylesi değişken olduğu için içten içe kızdığım… Gizli gizli yağmayı yeğleyen. İnsanları rahatsız etmeden, saklayarak akıtan yaşlarını. Bu şehirde geceler bana seni hatırlatıyor.

Sokakları da sana benziyor buraların. Uzayıp giden dar yollar… İnsana yolunu şaşırtacak kadar karışık. Ufak bir söz söylesen yankı yapıyor. Belli ki en ufak bir sese hasret. Yürüdükçe kaybolunan, kayboldukça yürünen sokaklar… Üzerinden geçen onlarca, yüzlerce insanın hiç birini benimseyememiş, hala kendi kendine yetmeye çalışan ıssız sokaklar. Yürüdükçe yorulduğum, yoruldukça mutlu olduğum. Sonunu göremeden, bilemeden sadece yürüdüğüm sokaklar, ne çok benziyorlar sana…

Ve deniz… Abartıyorum sanıyorsun, biliyorum, ama o da sana benziyor. Kimi zaman dalgalı, kimi zamansa durgun. Gösterdiği kadarıyla sığ, ancak biraz yaklaşırsam derinliğini anlayabildiğim… Güneş doğuyorsa coşkulu bir mavi, ay doğuyorsa hüzünlü bir siyah Okumaya devam et