Kabus Severler Derneği – 147. Sayı

 

10859369_10152926319839222_134142029_nYaman’ın korkulu sevdası…

Evet sanırım, nerede olduğumu kestirebiliyorum. Boş bir sokakta ilerliyordum. Almanca yazılar okuyordum binalar üzerinde asılı olan tabelalardan. Nereden geldiğimi ve nereye varmak istediğimi bilmiyordum. Geniş bir sokaktı ve üşüyordum. Soğuğun sokak lambaları üzerindeki etkisi aslında sokakta ne kadar yalnız olduğumun en büyük göstergesiydi. Böyle bir havada kimse dışarı çıkmazdı. Ben neden çıkmıştım, diye sordum kendime. Paltoma sarılmış ağır ağır ilerliyordum, sisten neredeyse önümü göremiyordum. Sokak bir kararıyor bir aydınlanıyordu. Soğuktan yapılmış bir bataklıkta yürür gibiydim. Hızlanamıyordum. Sırtımdaki yirmi kiloluk çantam belimi iyice büküyor, neredeyse kambur bir şekilde ilerliyordum. Gözlerimi açmakta zorlanıyordum ve canım deli gibi sigara içmek istiyordu. Ellerimi paltomun cebinden çıkartıp arka cebime götürmeye korkuyordum. Soğuk gittikçe kırbaçlıyordu bedenimi. Şeytanların beyazın koyu tonuna boyadığı bir dünyaya düşmüş gibiydim. Yakıcı bir soğuk sanki ayaklarımı yerden kesmiş de her adımımda boşluğa biraz daha düşüyordum. Uyumak nasıl da tatlı geliyordu. Şöyle bir duvarın kenarına kıvrılsam sabaha hiçbir şeyim kalmazmış gibi. Sanki sabah olacakmış gibi… evler gölgelerin ardına saklanmış, kapılarının ardına değil açık açık önüne örülmüştü duvarlar. Niyetlerini en baştan belli etmişti tüm ev sahipleri. Ne bir otel, ne bir benzinci, ne de beni ısıtacak dört duvar vardı etrafımda. Karenin dışına atılmış fazladan bir nokta gibiydim. Dilim neredeyse damağıma tamamen yapışmak üzereydi. O an cehennem nasıl da cazibeli gelmişti. Bir an durup nefes almak istesem kalbimde duracaktı. İlerlemeye devam ettim. Uzaktan bana doğru ilerleyen bir şey vardı. Benden daha hızlı ilerliyordu. Birkaç saniye sonra bir kaplan olduğunu fark ettim. Beyaz bir kaplan. Yüreğim azıma geldi, çıksa tam yeriydi. Cebimdeki silaha elim gitti ve üzerime doğru gelen kaplana ateş ettim, oracıkta yere serildi. Beyaz bir piyanodan tek tek gelen notalar gibi, ağır ağır yanına vardım. Adım adım, ürkekçe. Elim cebimde silahıma sıkıca sarılmıştı. Eğildim ve yüzüne baktım. Bir kadındı ama neden, nasıl? Uzun sarı saçları vardı. Sevdiğim kadındı bu, sevebildiğim tek kadın. Tüm vücudumu ateş sarmıştı. Soğugu, ölümü unutmuştum. N’aptığımı, nerede olduğumu, henüz hiçbir şey anlamamışken… Elimi cebimden yavaşta çıkartıp yüzüne dokundum. Hayır, diye inledi sesim boşlukta. Kadınımın kulaklarından içeriye hayır, dedim. Ve bir an da Fransa’nın güneyinde sıcak bir yaz gününde, sahilde denizin karşısında buldum kendimi. Yanımda sevdiğim kadın ağlıyordu. Ve o’na hayır, artık bitti, dediğimi duydum tam o anda. O an içimi buz kaplamış gibi donakaldım. Korktum ve neden böyle bir şey söylediğimi anlayamadan… Cebinden bir silah çıkartıp kafasına sıktı. Birkaç saniye içerisinde gözlerinin yavaşça düşüşünü izledim. Ense kökümden pompalı silahla beynimi toz haline çevirmiş silahın seni. Yapabileceğim en iyi şeyi yaptım. Uyandım.

Kendimin Neresindeyim?

Biliyor musun?

Senin gözlerin karanlık kadar siyah ve benim yüreğim gece kadar aydınlık. Şimdi bir sokak lambasının altında, az kirli bir camda geceye bakarken aslında kendime baktığımı gördüm. Ve gözlerimin siyahında senin gözlerini buldum. Bunun içindir bu satırları karalıyorum. İnsan yaşıyorsa yazabiliyor. Yazdıkça umduğumu bulmuyorum çünkü hayalin hala yanı başımda.

***

Dalıyorum yeniden.

İyi de benim rengim kahverengi…

Ağladıkça daha bir güzel oluyor sanki  gözlerim. Göz bebeklerimin parıltısı mutluluktan değil, hep ağlamaktan; neden diye sorma işte. Ve kirpiklerim küçükken çok uzun diye kestiğim için kısa. Uzarlar sanmıştım oysa, bilemedim.

Bildiğim bir şey var ama.

Bu gece de uzamayacak, gün elbet doğacak. Gün doğacak ve ben uyanmak zorunda kalacağım. Ölüm uğramazsa kapıma eğer…

***

İtiraf etmek gerekirse ben aslında öldüm, bir ölü olarak bunları yazıyorum. Hatıralar kattığım sürece hayata ve hayat gibi sürüp gitmediği sürece onlar, hepimiz bir parça ölmeyecek miyiz?

Siz de ölüyorsunuz.

Bu gece neye ağlanıyorsa, hangi hatıranın fotoğrafıysa zihinlerdeki, onlar işte bizi öldürüyor…. Bir de şey var, ölümlerin hep ansızın geldiği. Hiç de değil. Doğduktan sonra ölmeye başlıyor insan azar azar. Biz sadece alışıyoruz.

***

Alışmak deyince ben hep unutmak nimetini hatırlarım. Şu zıtlığa bak! Unutmak nimetini hatırlamak.

Unutayım istiyorum Allah’ım.

Zihnimde geçmişe dair ne varsa birer birer… Ve ardından anlamak, hatırlamak istediğim tek şey var. Aşkın en yalın, en gerçek hali. Aşkın sen hali.

***

Cama baktıkça kendime bakıyorum. Gerçek aşkı sorgulamak şimdi işim değil. Derdim kendimle. Bana bakanlar neyi görüyor bilmiyorum. Güzel şeyler görmediklerini düşünüyorum, karanlık bir cama dahi baktığımda bunu anlamak mümkün. Sonra elimi kalbime götürüyorum, göğsümde bir deprem. Şiddetini ölçmek mümkün değil ama ya hiddeti? Neyse.Tüm güzelliğim orada bunu biliyorum, bunu onlar da biliyor mu?

***

Bir şeyi bilmediğim zamanlarda seni daha çok özlüyorum. Ne yazık ki senin de beni onlar gibi sevmediğini biliyorum.

Çok şey bilmek insana zarar veriyor. Bak gece bitti gün doğuyor. Bırakın beni aydınlıkta bari uyuyayım. Zaten gece saçlarım gibi hüzün kokuyor, başkalarının elleri saçlarım gibi geceye de dokunuyor…

***

Sahi unutmak bir nimet. Ben hatırlamayayım. Geceye çok var, bırakın beni uyuyayım!

H.A./ Ağustos 2013

Kaçışın Yok! Öleceksin!

Meşhurdur, ‘Ölmeden önce en son ne yapmak isterdin?’ sorusu.

Bunu yazılarda okuruz, muhabbetini açar konuşuruz. Listeler yaparız kafamızda, ölümün aslında ne kadar yakın olduğundan bahseder ‘herkes nasılsa bir gün ölecek’ diye edebiyatın dibine felan vururuz. Ama aslında bakılınca da pek azdır gerçekten öleceği anı bilerek, o ana kadar bir şeyleri yetiştirmeye çalışanlar. Sonuçta doğum belgemizin üzerine bir de ölüm tarihimizi arasında ufacık bir tire ile karalamıyorlar, karalayamıyorlar. Çünkü hayatı murad edenden başkası bilmiyor ölüm anının saatini.

Ölümü konu edinip muhabbetin en hasını da yapsak, malesef kimse gerçekten ölebileceğine kalpten inandıramıyor kendisini. Çok uzak geliyor hep, en azından bana öyle geliyordu. Aklen ölümün varlığını ve birliğini, kaçınılmazlığını etrafımda gördüğüm delillerle beraber kabullenmiş de görünsem, kendimin ölümü bana hep çok uzak gelirdi. Geleceğe dair kurduğum milyonlarca hayalden biliyorum bunu. Sanki hiç ölmeyecekmişim gibi yılların yaşam planı var kafamda. Halbuki ölenler de hep hayalleriyle öldüler. Onların da istekleri, beklentileri, yaşamak istedikleri vardı. Ama hayat onları da hep beklemedikleri bir anda aldı. Hastalığın en ağır pençesinde de savaşsa, son nefes anına kadar ölüm insana hep uzak görünür. Ne zaman ki artık sona yaklaşır, o zaman başlar vedalara.

Ben de öyle yaptım.

Amerika’yı vuran Sandy kasırgasını Kanada’da da çaresizce bekledik. Günler öncesinden tüm ülkeyi uyarılar sardı. Batı yakasını deprem vurdu, tsunamiler toprak yuttu. Biz de doğu yakası olarak çaresizce beklemeye başladık. Evin her köşesini su ve yiyecekle depoladık. Uzmanların uyarılarına göre en az yetmiş iki saat boyunca su ve elektrik kesintisi bulunduğum şehrin her yerinde boy gösterecekti. Başta kâle almadım. Nasılsa ne yağmurlar görmüştüm Kanada serüvenim boyunca. Ama birkaç arkadaşın evinin önündeki devasa ağaçların zeminle bir olduğunu duyup, sokakları hafifçe terleten o minik yağmur damlaları fırtına şiddetinde evimin duvarlarını da sarsana kadar. İşte o an başladı herşey; ‘ya sabaha çıkamadan ölürsem?’

Bu ufak kuruntu önce ‘oh okul derdi bitmiş olacak’ diye bi’ sevimli geldi. Sonra öbür dünyanın sorgu sual kısmını düşününce bi’ ürperdim. Annesinden babasından uzakta yaşayan biri olarak onlara olan hasretimi daha bir derinden soludum. Evet gerçekten ‘öleceğini bilsen ne yapardın?’ diye defalarca muhabbetini yaptığım bu kısa cümlecikle o an yüzleşiyordum. Aman Allah’ım ne çok şey vardı! İster inanın ister inanmayın kendisini son gün sınava çalışan bir öğrenci gibi hissettim (malum öğrenci de olduğumdan bu hisse hiç yabancı değilim). Anlayacağınız şiddetli derecede bir stres kapladı içimi. Ne çok konu vardı o kaçınılmaz sınavda çıkacak olan ve benim kendimi hazır hissetmediğim! Vakit kaybetmeden ailemi aradım. Onlar da Kanada içinde farklı bir şehirde olduklarından, onların sıhhatleri açısından da endişeliydim. Telefonda konuşurken iki taraf da birbirini telaşlandırmadan dikkat uyarılarını ve sevgisini belirtiyordu.

Helalleştik.

Çok garip.

Küçükken son anımı hep ailemin yanında hayal ederdim. Ve o an ailemden kilometrelerce uzaktaydım. Bu hissin verdiği yalnızlıkla diğer sevdiklerimi de aradım. Sona yaklaşma hissiyatının tedirginliğiyle ve son olduğunu düşündüğüm bir hüzünle onları çok sevdiğimi söyledim. Bir de haklarını helal etmelerini. Ne çok bağıra bağıra sevdiğimi ilan etmek istediklerim vardı o an. Özür dilemek istediklerim. Son kez sesini duymak istediklerim. Ve ne zaman olduğunu bilmeyip de ensemde hissettiğim ölüm solukları. Ömrüm olduğundan yüzde yüz emin olsam belki gururumun ve nefsimin engellerinden yapamayacağım birçok şeyi, o an yapmak istedim. Çünkü eğer fırtınanın pençesine hapsolursam bir daha asla yapamayacağımı biliyordum. Yine o son günlük talebe hissiyatı kapladı her yanımı. Bunca senelik ömrümü bi ‘keşke günlük çalışsaydım!’ ızdırabıyla gözden geçirdim. ‘Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz.’1 hakikatı ürpertti beni. Bu yaşantı ikinci devresi cennet bahçesi olan bir başlangıçla sonlanır mıydı? Emin olamadım. Hem de hiç.

Bir de komik olan, eğer ölürsem içemem diye bol bol çay içtim. Fırtınadan odamın pencereleri sarsılırken bile ölümü tam manasıyla ciddiye alamayışım, cennet bahçesi mevzuunda daha bir endişelendirdi beni. Belki tüm ömrümü hakkıyla bu doğrultuda yaşasaydım, o an bu kadar korkmazdım. O an endişesini yaşadığım kadar evvel ömrümde de ‘’ EVET BEN ÖLECEĞİM ‘’ bilinciyle bir hayat sürseydim, belki de ölüm bana bu ızdıraplı dünya hayatından bir geçiş tadında cennet anahtarı görünecek, bu ayrılık endişesi daha sevgili onlara dair bir vuslata dönüşecekti…

Ne çok şey vardı düşünülecek, yaşanacak.. İşin garip yanı da, ölümü beklediğim o günün bir öncesinin de doğum günüm olmasıydı. Ömür iki gün… İki han kapısı arası mesafe. Bir ezan ile selâ arası kadarcık.

Bunları düşünürken içimdeki fırtına mı daha şiddetliydi yoksa dışarıyı talan eden mi, bilemedim. Şu an bunları okuduğunuza göre sanırım hâlâ ölmemişim. Ama ölümü hatırlamak için ikinci bir fırtınayı beklemeye de pek niyetim yok.

Bu arada;

Biliyor musun, bir gün sen de öleceksin?

‘Ölümün bizi nerede beklediği belli değil. En iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim..’2

 

 

  1. Hadis-i Şerif
  2. Michel de Montaigne

bu defa dualarla

sıradan bir gündür

sıradan bir cumartesi sabahı

öğleden önce gözlerini açmak gibi bir şey aklının ucundan bile geçmemiştir önceki gece geç saatte koyarken başını yastığa

öyledir çünkü uyku öğlene kadardır kahvaltı en erken 12dedir cumartesi sabahlarında

neyse kalkarsın sonra

yıkar yüzünü açılırsın

uyuşuk uyuşuktur adımların

hiçbir acelen olmamasının tadını fena çıkarırsın

ve bütün işler iki kat uzun sürer diğer günlere kıyasla haftasonunda

cumartesidir işte ne bir eksik ne bir fazla

ama bazen değişir işler

11dir saat

gözlerinin ve dahası bilincinin birden neden açıldığını anlayamazsın

sinir bozucu o sesin telefondan geldiğini farkedersin sonra

ve açar dinlersin

sadece dinlersin

en zor zamanlarda en kolay kabullenişler güçlü bir tevekkül hissinden midir yoksa şok etkisi denen şey midir bu bilemiyorum

ama ağır basıyor bence ikincisi

çünkü kendi adıma güçlü bir tevekkülden bahsedemem hiçbir zaman

ama böyle bir durumdayken şok pekala olabilir

ya hiçbir şey düşünemezsin ya da çok derinlerde bulursun kendini bir anda

bazı şeyler vardır bir başkası yaşadığında çok normaldir olağandır hatta hayatın kanunudur bile yerine göre

ama kendi başına gelmesi sanki imkansızdır ya da çok sevdiğin birinin başından geçerse o tecrübe nedense çok şaşırtıcıdır

gerçek değildir hatta

uzun bir süre gerçekmiş gibi gelmez insana

cumartesi sabahı bana olan da buydu işte

bazı şeyler taş keser insanı

dinleyebiliyorsundur sadece

dinlersin sen de

biraz repliktir biraz klişe biraz klasiktir hayatı film şeridi gibi gözlerinin önünden geçer insanların bazen

ama o film şeridinde başkasının hayatını izlemek az insanın yaşadığı şeydir herhalde

ben de amcamınkini izledim o sabah ve o gün o hafta

gençlik yıllarında nerelerde yaşadığını düşündüm

o olmasaydı belki de babasız büyümek zorunda kalacağımı o günlerde

bize yazdığı mektupları hatırladım senelerdir saklarım hala bir ayakkabı kutusunun içinde tekdüze hayatlarını yaşıyorlar

ara sıra çıkarılıp okunmak sayılmazsa elbette

ama en azından ölmüyor mektuplar mürekkepleriyle her şeyleriyle canlılar imzalar da öyle sahiplerinin aksine

onu kaybettiğimizi biraz biraz kabullenmeye başlayınca yaşını düşündüm

hepimiz öyle yapmaz mıyız yaşa bakarmış gibi ölüm

tuhaftır bilmediğimi farkettim amcamın yaşını sordum babama

kırk dediğinde şaşırdım çok

benim gözümde en fazla otuz olabilirdi iki eksik veya olsa olsa iki fazla

ama kırk olamazdı

bana sayıyla fazla gelen bu ömrü doğru dürüst bir mutluluk tadamadan o nasıl yaşadı hiç bilmiyorum görünüşe bakılırsa bundan sonra da bilme şansım olmayacak

ama şunu biliyorum o öyle güzel bir insandı ki vefatından sonra evi günlerce boşalmadı öyle seviliyordu ve hatta seviliyor ki o arkasında kendisi için dua eden bu kadar insan kendisine sadık bir eş kalbi buruk dili tutuk yeğenlerini bıraktı

ruhun daim huzur içinde mekanın cennet olsun güzel insan

sakın kalmasın aklın buralarda