Sevda Sözleri

“Ah Maria, niçin seninle bir pencere kenarında oturup konuşamıyoruz? Niçin rüzgârlı sonbahar akşamlarında, sessizce yan yana yürüyerek tumblr_meje82gUp61qa2r4ho1_500ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz? Niçin yanımda değilsin?” (1)

Sana da garip gelmiyor mu? Çok güçlü olabiliyor bir adam, kiloları taşıyabiliyor sırtında. Çok zeki olabiliyor bir başkası, aynı anda bir sürü yere ulaşabiliyor zihni, herkesin anlayamadığını anlayabiliyor mesela. Ama hiçbir adam çok sevdalı olamıyor yalnız başına. İkinci biri olmadan, bir sevda, ‘ol’amıyor. Ve ben de sıradan bir adamım işte Maria. İki elim var, iki gözüm, bir burnum. Bir de, biliyorsun ya, bir kalbim var Maria.

“Yine mektubumu ilgisiz yerlere saptırıyorum. Oysa ben çevirilerinizin güzelliğinden söz açıp övmek istiyordum onları. Bu arada “Bazlı” sözcüğü için bana ne kadar kızsanız haklısınız. Zaten son zamanlarda en çok yaptığınız iş bu herhalde. Hayır, sakın yanlış anlamayın, bundan şikâyetçi olduğum yok. Tüm hayatımı sizin karşınızda azarlanan bir öğrenci olarak geçirmek isterdim doğrusu.” (2)

Olmaz mı? Sürekli adımı söyleyin diye olmadık çocukluklar yapardım tahta sıramda. Sürekli benimle ilgilenin diye bile bile yanlışı yapar, mutlulukla, vereceğiniz cezayı beklerdim. Şanslı günümse şayet, akşam olup tüm sınıf dağıldıktan sonra sizinle sınıfta beklemekle ‘ceza’landırırdınız beni. Belki biraz daha abartıp, sizi annemle tanıştırırdım.

Fazla mı çocukça?

“Seni tam bulduğum anda yitirmenin korkusu

Tam yitirdiğim anda bulmanın sevinci,

Seni bilmem hangi zalim kurşunun

Kırdığı kanadına söz geçiremeyen

Göçmen kuşun çaresizliği,

Seni zorlu yıllardan sonra karşılaşan

Kavga arkadaşlarının neşesiyle,

Batarak kirpiklerime kadar gümüşten denizlere

Vur emriyle aranan bir kaçakmışsın gibi

Taşırım can evimin en saklı yerinde…” (3)

Okyanuslarla yarışıyorum, sevdamın gelgitleri akla zarar. Issız bir adada asırlarca beklemiş gibi, saç sakal birbirine karışmış hani; hayatı unutmuş, medeniyeti silmişim beynimden ama ‘umut’ derler 4 harfli bir kelimem var hâlâ. Belki uzağım gerçeklerinize biraz. Bir parça oynamış olabilir cıvatalarım. Ama buralarda dolunay en parlak. Dalgalar sanki ‘denizler krallığı’nın ebedî gelini. Gün doğumunu bildiğinizi ise hiç sanmayın benim gözümle görmedikçe. Çünkü ‘aşk’ deniyor benim taktığım gözlüğe ve çünkü aklım fikrim ‘biri’nde.

Ve sizin de, “O’ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa,” (4)

Siz de “özlemi,  sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu…” (5)

… bu adada tüm insanlığa yer var.

Bu güneş, hepimize birden doğabilir.

Yıldızlar, milyarlarca;

Aşk, ömürde bir tane.

– – –

1. Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali

2. Kafka’dan Ruha Dokunan Düşünceler

3. Sokağın Zulası, Ahmet Ümit

4. Yarim Haziran, Can Dündar

5. Yarim Haziran, Can Dündar

– – –

görsel : birbardakistanbul.tumblr.com

13 Numaralı Yolcu

Saat 23.07.

Geceye yakın.

Kalabalık. Alabildiğine kalabalık.

İnsanlar. Her telden yığınla insan.

Doğudan batıdan kuzeyden güneyden.

Belki Avrupa’dan, belki Asya’dan. Dünyadan.

Bavullar.

En az insanlar kadar çoklar, hatta daha çoklar.

Saklı umut taşıyıcıları onlar, kimi az kimi çok dolu.

 

Saat 23.12

Burası başkent.

Bu satırların karalandığı yer Aşti. Bir nevi melce.

 

Saat23.17

Bir romana konu olacak şeyler yaşanır burada. İnsanlar kalabalık yalnızlıklarıyla meşguller.

Köşede bir adam. Tüm aidiyatını oraya bırakmış. Elinde bir kitap. Öylesine dalgın, öylesine yaşayarak okuyor. Dışarıya sağır. Otobüs saatini kaçırmasından ben tedirgin oluyorum. Merakın azgın kapılarına varıyorum, güya ayakkabımın bağı çözülmüş, saçlarım yeri süpürüyor. Kitap, mavi kapaklı bir kitap. Sanki Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sı. Gözümde canlanan bir şeyler var kitaptan belli belirsiz. Yine bir otobüs terminalinde geçen bir sahne…

Adamın sağında bir kadın. Epey yaşlıca. Kıvrılmış bedeniyle metal banklara uzanmış, acaba canı yanmıyor mu? Yansaydı böyle ağır uykuda olmazdı herhalde, nefes aldığı bile belli olmayacak derinlikte uyuyor. Derinlik. Uykusu kadar derin çizgileri var yüzünde. Kim bilir kaç yıllık izler. Her biri ne acılar taşır! Ellerine kayıyor gözlerim. Buruşmuş teninden güçsüz kemikleri sırıtıyor, yaşını ele verircesine. Kemiklerinden daha çok dikkat çeken bir şeyler var ellerinde. Yüzükleri. Tam üç yüzük takmış yaşlı kadın. Her biri diğerinden afili. Teninin çirkinliğini saklamak arzusu duyuyor belki de içinde. Kendi yansımamı görüyorum ardından onda. Yaşlanmaktan korktuğum herkesçe aşikâr.

“Çaaay! Çaay, taze çay isteyen var mı?” diye bağırıyor seyyar çaycısı buranın. Duymazdan gelir herkes. Adam hâlâ kitabında, yaşlı kadın uykusunda. Alıcıları açık bir ben varım. Her zamanki dalgınlığımı beni buraya bırakan taksicide bıraktım az önce, şoföre fark ettirmeden. Çaycının hemen yanında insanlardan arda kalanları toplayan bir hizmetli. Çöp kutularıyla beraber geriye kalmış her şeyi katıyor süpürgesinin sönük renklerine. Biraz umut, biraz mutluluk, biraz hüzün, biraz neşe… Aniden içimi kaplayan bir his, çöp küreğinde bir zerre olmak istiyorum! Âcizane. Duyguların içine karışmak, orada yoğrulmak.

Yan tarafımda bir genç. Telefonunun diğer ucunda bir kadın. Yüksek sesli konuşmaya misafir kulaklarım.

Özledim!

Ben daha çok.

 Benden daha çok olamaz. Neyse ki az kaldı. Saatler kadar az.

Saatler şimdi günler kadar uzun.

Sabret! Aşk sabretmektir çünkü…

Durdum. Bozuk bir plâk gibi beynimde takılı kaldı bu cümle. Ne güzel serzenişti. Bir mısralık bir şiir olabilecek kadar tat verici, bir o kadar anlamlıydı. Aşkın adı sabır! Ardından işitilenler bir fısıltıdan öteye geçemedi benim için, muhtemel sevgi cümleleri sıralandı ardı boyunca. Onlar sevilmenin verdiği hazzı tadarken ben kendime yakışmayan bu misafirliğin utancını yaşıyordum.

Bir kıpırdanma. Bir titreşim. Az önceki suçluluk duygusundan sıyrılıp gözbebeklerim yönünü değiştirdi. Bakışları bakışlarıma değen, bakışları çok şeye şahit olmuş, baktıkları yüreğinde sancılar bırakan bir bey amca. Şu hacı sakalı olanlardan. Öyle sevimli, öyle sempatik. Yüzündeki insaniyetine inanıp bir tebessüm salıveriyorum dudaklarıma, bir terennüm. Solgun yüzüm canlanıyor. Yanıtsız kalmayan bir gülümsemeye sahibim. Bakışlar çok şey anlatıyor… Aklımızdan geçenler farklı değil, hissediyorum. Ben onlu yaşlarımı, o benli yaşlarını düşünüyor. Suyun akışıyla zamanın akışını kıyas ediyoruz, biz ikimiz, herkes gibi işte. Varılan sonuç aynı: Zaman çok aceleci.

Zaman, zaman, sahi kaça vuruyor akreple yelkovan?

 

Saat 23.50

Köşedeki adam son sayfasını çeviriyor kitabın; sağındaki yaşlı kadın hastalıklı son nefesini veriyor, çaycı son bardağı dolduruyor, hizmetli vardiyasının son anlarını kovalıyor, genç son mesajında, yaşlı adam son doğruluşunu yapıyor.

Kitap bitti, adam bitirdi kitabını. Kadın son nefesini verdi, son Hu’ sunu, kadın öldü. Bir damla çay süzüldü bardaktan dışarı, çay tükendi. Son duygular taşındı çöp küreğine, hizmetli vardiyasından ayrıldı, iş bitti. Gencin mesajı vardı sevdiğine. Bey amca yer çekimine direndi. Hareketlenen bavulların tıkırtıları kalabalık gürültüye karıştı. Hayat süreğen. Kahramanlar kendi istikametinde yol almaya kaldıkları yerden devam ettiler; yalnız yaşlı kadın hariç…

Bir adım bin adıma karıştı. Gelenler gelmeye, gidenler gitmeye devam etti. Bir romana konu olacak şeyler yaşandı, yaşanıyor, yaşanacak daha burada…

 

Saat 23.56

Bir kadın ilk adımını attı otobüse usulca. O an bir damla düştü karanlık gökyüzünden. Gözlerine varıp dudaklarından aşağı süzülerek indi. Gözyaşı yağmura karıştı; bir nakaratı tekrar etti sessizce: “Beni sevmezsen yağmurları sev.” Gitmekle kalmak arasında. Silkelendi. İkinci adımını attı ardından gayet kararlı. Bir teşebbüste daha bulundu, çekinerek istedi bu şehirde kalan parçasını. Sesi rüzgâra karıştı. Kulaklarında bir uğultu, üzerinde tuhaf bir hal. Birkaç saniye duraksadı. Gelen olmadı. Kadere eğilen bir boyun da onunki oldu. Ne yazık!

 

Saat 00.00

Bir kadın ayrıldı şehirden.

Bilmem hangi otobüs firmasının “on üç” numaralı koltuğuna kendini, sancılarını ve yarım kalmış muştularını sığdırmak mecburiyetiyle.

Bir kadın ayrıldı Ankara’dan.

Yarım bir ‘Hoşça kal!’ ısmarlayıp geride kalanlara,

Sevdiği her şeyi, aslında tek şeyi orada bırakıp,

Kadın ben, ben hiçbir şey olarak!

 

                                                                                   Hilal ALAN, Haziran 2012