Kendimin Neresindeyim?

Biliyor musun?

Senin gözlerin karanlık kadar siyah ve benim yüreğim gece kadar aydınlık. Şimdi bir sokak lambasının altında, az kirli bir camda geceye bakarken aslında kendime baktığımı gördüm. Ve gözlerimin siyahında senin gözlerini buldum. Bunun içindir bu satırları karalıyorum. İnsan yaşıyorsa yazabiliyor. Yazdıkça umduğumu bulmuyorum çünkü hayalin hala yanı başımda.

***

Dalıyorum yeniden.

İyi de benim rengim kahverengi…

Ağladıkça daha bir güzel oluyor sanki  gözlerim. Göz bebeklerimin parıltısı mutluluktan değil, hep ağlamaktan; neden diye sorma işte. Ve kirpiklerim küçükken çok uzun diye kestiğim için kısa. Uzarlar sanmıştım oysa, bilemedim.

Bildiğim bir şey var ama.

Bu gece de uzamayacak, gün elbet doğacak. Gün doğacak ve ben uyanmak zorunda kalacağım. Ölüm uğramazsa kapıma eğer…

***

İtiraf etmek gerekirse ben aslında öldüm, bir ölü olarak bunları yazıyorum. Hatıralar kattığım sürece hayata ve hayat gibi sürüp gitmediği sürece onlar, hepimiz bir parça ölmeyecek miyiz?

Siz de ölüyorsunuz.

Bu gece neye ağlanıyorsa, hangi hatıranın fotoğrafıysa zihinlerdeki, onlar işte bizi öldürüyor…. Bir de şey var, ölümlerin hep ansızın geldiği. Hiç de değil. Doğduktan sonra ölmeye başlıyor insan azar azar. Biz sadece alışıyoruz.

***

Alışmak deyince ben hep unutmak nimetini hatırlarım. Şu zıtlığa bak! Unutmak nimetini hatırlamak.

Unutayım istiyorum Allah’ım.

Zihnimde geçmişe dair ne varsa birer birer… Ve ardından anlamak, hatırlamak istediğim tek şey var. Aşkın en yalın, en gerçek hali. Aşkın sen hali.

***

Cama baktıkça kendime bakıyorum. Gerçek aşkı sorgulamak şimdi işim değil. Derdim kendimle. Bana bakanlar neyi görüyor bilmiyorum. Güzel şeyler görmediklerini düşünüyorum, karanlık bir cama dahi baktığımda bunu anlamak mümkün. Sonra elimi kalbime götürüyorum, göğsümde bir deprem. Şiddetini ölçmek mümkün değil ama ya hiddeti? Neyse.Tüm güzelliğim orada bunu biliyorum, bunu onlar da biliyor mu?

***

Bir şeyi bilmediğim zamanlarda seni daha çok özlüyorum. Ne yazık ki senin de beni onlar gibi sevmediğini biliyorum.

Çok şey bilmek insana zarar veriyor. Bak gece bitti gün doğuyor. Bırakın beni aydınlıkta bari uyuyayım. Zaten gece saçlarım gibi hüzün kokuyor, başkalarının elleri saçlarım gibi geceye de dokunuyor…

***

Sahi unutmak bir nimet. Ben hatırlamayayım. Geceye çok var, bırakın beni uyuyayım!

H.A./ Ağustos 2013

Gece

Gece-Resimleri-11 (1)Vee geceydi karanlığın pençesinde. Yıldızlar ve ay yarışıyordu aydınlatmak için gökyüzünü, benim pencereme ise hiçbir ışık düşmüyordu. Ay adeta raks ediyordu samanyolu takımıyla ancak bu neşveden payıma düşen siyah gölgelerdi.

Siyah gölgeler…

Onlarcası etrafımda;

Sağımda, solumda, önümde, arkamda ve içimde…

İçimin de taa içinde; zihnimde ve kalbimde.

Tek bildiğim renk var şimdi, nereye baksam kara görünüyor. Gözyaşlarım bile siyaha çalıyor yanaklarımdan süzülürken. Nereye gittiniz renklerim; yeşil, sarı, mor, turuncu, mavim… Neredesiniz? Gökkuşağı dahi utanırdı dünyamın üstünde durmaya renksizliğinden. O’nu bile kıskandıran sevinçlerim, gün doğmadan gelin. Gelin ki karanlığa boğulduğunuzu görmesin, görüp de ben buraların rengi, neşesiyim, diye böbürlenmesin.

Gözlerimi kapatınca kararırdı evvelden dünyam. Şimdi göz kapaklarımın altındaki aydınlığa sığınıyorum, çaresiz… Çünkü orada hala ışığa dair bir umut var, tutunacak küçük bir dal. Belki rüyalarımda görürüm beyazı, sarıyı hatta kırmızıyı. Gün doğar dağların ardından ve uyanır renklerim. Birkaç saniyelik olur belki ama aydınlık varsa ucunda; kirpiklerimle bağlayıp göz kapaklarımı, geceye direnirim… Karanlık geceye…

Gölgelerini üzerime düşüren, geceme hüzün şarkıları dinleten!

Siyahını bırakma bende. Al götür; şehirlerimi, sokaklarımı, yüreğimi örten karanlığını.

Burası bahar,

Burası hazan,

Burası yaz

Ve burası kışta bembeyaz;

Ama hiçbir zaman zifiri değil en koyu geceleri, en çetin mevsimleri bile.

İlla ki diyorsan siyahımla geldim, ver bana onu, renk cümbüşüme katık edeyim. Sen bırakma öyle kafana göre, bulduğun her boş yere. Çoksa eğer, yetmeyecekse renklerim kapamaya kara delikleri; o zaman biz de gökyüzüne katık ederiz tüm siyahları. Hem orası uçsuz bucaksız, sonsuz ve evvelsiz. Alır onca karaltıların hepsini, bir de yıldızlarla süsleyip sonra mehtabı bile seyrettirir.

Gece…

Karanlığı gizler, karanlık da gölgeleri ve ay ışığı doldurur sokakları. Renkler adını bilir, uykular tadını. Böylece bir rüyada kalmaz ümitler;

ümit hayat olur,

ümit yaşamak olur.

Ama aydınlığı rüyalara bırakırsak karanlık kaderimiz olur.

Biz, yalnız göz kapaklarımızın altındaki karanlığı bilelim.

Ve gölgeler güneşten ardımıza düşenler olsun sadece.

Aydınlık günlere…

Karanlık Şehir

kar

 

Karanlık bir şehrin ıssız sokakları…

Işıklar sönmüş, yalnız göğün aydınlığı düşüyor kente. Neyse ki ayın on dördü yeni geçti ve dolunay henüz çok şey kaybetmedi dolunaylığından…

Gece seviyor bu kenti. O yüzden midir bilmem, karanlıkta düşüyor hep yağmur taneleri. Öyle narin ki gökten inenler, ıssız sokaklara şefkatli bir el olup okşuyor saçlarını. Sonra ıslanıyor artık adımlar, o adımlar ki ne bir ayak izi taşıyor, ne de insan kokusu. Sahi insan kokusu olmadığından mı şehir toprak kokusundan ibaret? Ve doğa o yüzden mi bu kadar cömert?

Gece uzun ve karanlık derin.

Koyulaştıkça ortalık, ay daha da parlıyor gökyüzünde. İnsanlar olsa gölgeleri düşerdi ardlarına bu ışıkta. Ama göğün kandili yanmazdı o zaman bu kadar ve biz aydınlık sanardık her yeri, ışıklarını yaktığımız dünyada.

Karanlıkta parlayan bir çift göz…

Hani şu geceleri uyumayıp gözlerini açan, gündüzleri görmemek için gözlerini kapatan Baykuş. Kötü bilinir hep, ama söylenenin aksine mübarek bir kuşmuş ya da ben öyle olduğuna inanmak istiyorum. Hem öyle bir dünyada yaşamıyor muyuz? Neye inanmak istersen doğrular ve gerçekler o kalıba giriyor. Kısacası karanlık şehrin bekçisi bizimki, dolunayın seyircisi… İnsanlar olsa uğursuz olurdu, hem de kötü… Neyse ki yoklar.

Karanlığı seviyorum.

Üzerini örtüyor şehrin. Üşümüyor toprak ve görünmüyor ıssızlığa terk edilmiş sokaklar. Çünkü ayak sesleri yok, yalnızlık volta atmıyor oradan oraya. Kendi yalnızlığını duymak için bile var olmak gerek ama burada var olmak yok. İnsanlar yok. Olsalar ne böyle güzel olurdu karanlık, ne de ıslanmış şehrin sokakları ıssız. Dolunay beklemezdi üzerine düşmek için bir dahaki ayın on dördünü, ne de olsa karanlık terk etmişti onlar gelince şehri. Ve artık deva derdini yitirirdi. Giderken toprak kokusunu da alırdı yanına ve şehir buram buram insan kokardı…

Ama yoklar…

Olmasınlar diye çok uzakta bu şehir. Girmesinler diye kapıları kapalı ve gezinmesinler diye sokakları ıssız. En önemlisi, hiç bilmesinler diye karanlık. Bağrında aydınlığı saklayan zifiri karanlık…

görsel : ilhankaplan.blogspot.com