Tütün Kokusu

            Dedemin hikâyesi bu, benim değil. Elli metre kare bir köy evinde on bir çocuk yetiştirdi. Babaannem erkek çocuklarını kayırırdı, dedem ise beni. İyi ve kötü kesindi onlar için. Benim ise kafam hâla karışık bu konuda. Böyle hissetmiştim hep dedem yanımda olduğunda. Ben henüz sekiz yaşındaydım. Dedem; bir gün cebinden çıkardığı tütünü sardı, bana uzattı, bir tane de kendine sardı. Beraber tüttürdük. İlk o gün tuttu parmaklarım sigarayı, tütünün kokusunu o gün duydum, dedemin elleri meğerse hep tütün kokarmış, bilmezdim. Onun yanından başka bir yerde içmezdim. O da bilirdi bunu ama ne anam bilirdi ne de babam. Sonra uzun uzun anlatırdı dedem gençliğini. Bense merak ve hayranlıkla dinlerdim.

Bahar henüz yeni hissettirmeye başlamıştı kendini. Doğunun sert geçen kış aylarından sonra güneş ilk kez göstermişti gücünü. Soğuktan yanan yanaklarımız ağır ağır gevşiyor, yüzümüzde ince keskin çizikler bırakıyordu. Evin önünden geçen dereye kar suları karışmış, bir anaç kaz yavrularının derenin duru, biraz da akışkan tadına varmaları ve onları diğer tüm tehlikelerden korumak için başlarında bekliyordu. Sonra babaannem geldi, dikildi tepemizde, o çalışmış kadının elleri sıkıca kavramıştı küreği. Bütün gün tarlada çalışır, evdeki herkesi yönlendirirdi. Sinirlendi mi hemen tembellik yapıyoruz diye, dedeme bir bakışı yeterdi. Dedem ise büyük bir olgunlukla hep aynı cümleyi kurardı. “Hanım gelip geçici bu dünya, ne çalışırsın bu kadar, yorma kendini.’’ Bana da laf söyletmezdi. “Ne anlatıp duruyon sen hâla el kadar çocuğa bir de eline sigara tutuşturmuşsun. Uydur uydur anlat, sen demez miydin be adam ‘boş duranı Allah sevmez’ diye. Kalk da bir işin ucundan tut. He madem anlatacaksın bir şeyler, dur, ben anlatıyım sana oğlum.’’ dedi ve coşkuyla başladı anlatmaya. “Biz daha dedenle yeni evliydik, dedeni askere çağırmışlar. Kıtlık ve sefalet dolu günlerdi. O zamanlar Ermeniler hala bu topraklarda yaşıyordu fakat göç dönemi başlatılmıştı. Erivan’a gitmek isteyen Ermeniler, bizim köyden ve komşu köylerden geçeceklerdi. Kötü haber tez yayılıyordu, Ermeniler geçtikleri köyleri yakıp yıkıyorlarmış. Tabii bizim köyde de doğru düzgün erkek kalmamış, hepsi askerdeydi o günlerde. Aldım elime tüfeğimi, çıktık dama, eki el sıktım havaya, çağırdım tüm köy kadınlarını, dedim bir şeyler yapmalıyız, birkaç güne kalmaz Ermeniler burada olur. Kimse korkusundan ne yapacağını bilmiyordu. Peşimden geleceklerdi, başka yol yoktu. Akşamında toplandık biz de, başladık istişare yapmaya. Velhâsıl kelam karara vardık, köydeki herkes yüzüne, vücuduna, evlerinin içine, mutfağa tezek sürecekti, tüm çocuklar, yaşlılar, kadınlar… Ah o kadınlar olmasaydı deden nah tüttürürdü sigarasını şimdi burada.’’ Dayanamadım kestim sözünü, sordum hemen, neden tezek sürdünüz, diye. “E onlar bizden iğrenirlerse bize dokunmazlar, namusumuzu kirletmezler. Onlar geldiğinde herkes ahırlara girdi. Hiç unutmam oğlum, geldi iri yapılı biri ahıra, yanımda halaların daha senin yaşlarında, bokun içine batırmışız kendimizi korkudan sinmişiz köşeye. Adam sinirle baktı, sonra, pis Türkler, deyip tükürüp çıktı. O gün ondan fazla kadını öldürmüşlerdi. Ama köyün her yeri ahır gibi koktuğu için kalmadılar köyde, daha sabah olmadan erkenden terk ettiler köyü. Ya oğlum deden de kim bilir neler anlatıyordur sana.’’ Böyle dimdik güçlü bir kadına sahipti dedem.

Her şeye rağmen ikisi de sabah güneş doğmadan uyanır, namazlarını kılar, babaannem bütün gün çalışır, dedem bütün gün Kuran okur, tütün sarardı. Dedemin inancı, babaannemin çalışkanlığı ayakta tutuyordu tüm aileyi. Zaman değiştiriyordu her şeyi. Bir bir göç etti herkes uzak diyarlara, zaman bir anda ilerlemiş gibiydi. Annem evin tüm işlerini yapıyordu artık, babam sürekli başka şehirlerde çalışıyordu ancak altı ayda bir geliyordu. Babaannem kalp yetmezliğinden öldü, dedemin elleri artık tütün saramayacak kadar titriyordu. Kış çökmüştü üzerimize, kar lapa lapa yağıyordu Güney’in dağına ve tüm hayvanlarımız ahırda. Havada ağır bir temiz koku, gözüm kısık öylece bakıyordum uzaklara. Sanki babam Güney’in dağının hemen ardındaydı. Sanki, İzmir, İstanbul hep oradaydı. Çıkardım cebimden tabakayı sardım bir tane, yaktım hemen. Kar değmeden ellerime dedem beliriverdi kapı önünde, bir tane de ona sardım. Kar bütün gün yağdı, kar bütün kış yağdı. Bahar geldi, dedem hâla uyuyordu.

Şimdilerde sıkıldıkça içim kaçarım mezarlığa, ikisinin ortasına uzanır tütün sararım. Kendimi ancak o zaman mutlu ve güvende hissederim.

Kabus Severler Derneği – 147. Sayı

 

10859369_10152926319839222_134142029_nYaman’ın korkulu sevdası…

Evet sanırım, nerede olduğumu kestirebiliyorum. Boş bir sokakta ilerliyordum. Almanca yazılar okuyordum binalar üzerinde asılı olan tabelalardan. Nereden geldiğimi ve nereye varmak istediğimi bilmiyordum. Geniş bir sokaktı ve üşüyordum. Soğuğun sokak lambaları üzerindeki etkisi aslında sokakta ne kadar yalnız olduğumun en büyük göstergesiydi. Böyle bir havada kimse dışarı çıkmazdı. Ben neden çıkmıştım, diye sordum kendime. Paltoma sarılmış ağır ağır ilerliyordum, sisten neredeyse önümü göremiyordum. Sokak bir kararıyor bir aydınlanıyordu. Soğuktan yapılmış bir bataklıkta yürür gibiydim. Hızlanamıyordum. Sırtımdaki yirmi kiloluk çantam belimi iyice büküyor, neredeyse kambur bir şekilde ilerliyordum. Gözlerimi açmakta zorlanıyordum ve canım deli gibi sigara içmek istiyordu. Ellerimi paltomun cebinden çıkartıp arka cebime götürmeye korkuyordum. Soğuk gittikçe kırbaçlıyordu bedenimi. Şeytanların beyazın koyu tonuna boyadığı bir dünyaya düşmüş gibiydim. Yakıcı bir soğuk sanki ayaklarımı yerden kesmiş de her adımımda boşluğa biraz daha düşüyordum. Uyumak nasıl da tatlı geliyordu. Şöyle bir duvarın kenarına kıvrılsam sabaha hiçbir şeyim kalmazmış gibi. Sanki sabah olacakmış gibi… evler gölgelerin ardına saklanmış, kapılarının ardına değil açık açık önüne örülmüştü duvarlar. Niyetlerini en baştan belli etmişti tüm ev sahipleri. Ne bir otel, ne bir benzinci, ne de beni ısıtacak dört duvar vardı etrafımda. Karenin dışına atılmış fazladan bir nokta gibiydim. Dilim neredeyse damağıma tamamen yapışmak üzereydi. O an cehennem nasıl da cazibeli gelmişti. Bir an durup nefes almak istesem kalbimde duracaktı. İlerlemeye devam ettim. Uzaktan bana doğru ilerleyen bir şey vardı. Benden daha hızlı ilerliyordu. Birkaç saniye sonra bir kaplan olduğunu fark ettim. Beyaz bir kaplan. Yüreğim azıma geldi, çıksa tam yeriydi. Cebimdeki silaha elim gitti ve üzerime doğru gelen kaplana ateş ettim, oracıkta yere serildi. Beyaz bir piyanodan tek tek gelen notalar gibi, ağır ağır yanına vardım. Adım adım, ürkekçe. Elim cebimde silahıma sıkıca sarılmıştı. Eğildim ve yüzüne baktım. Bir kadındı ama neden, nasıl? Uzun sarı saçları vardı. Sevdiğim kadındı bu, sevebildiğim tek kadın. Tüm vücudumu ateş sarmıştı. Soğugu, ölümü unutmuştum. N’aptığımı, nerede olduğumu, henüz hiçbir şey anlamamışken… Elimi cebimden yavaşta çıkartıp yüzüne dokundum. Hayır, diye inledi sesim boşlukta. Kadınımın kulaklarından içeriye hayır, dedim. Ve bir an da Fransa’nın güneyinde sıcak bir yaz gününde, sahilde denizin karşısında buldum kendimi. Yanımda sevdiğim kadın ağlıyordu. Ve o’na hayır, artık bitti, dediğimi duydum tam o anda. O an içimi buz kaplamış gibi donakaldım. Korktum ve neden böyle bir şey söylediğimi anlayamadan… Cebinden bir silah çıkartıp kafasına sıktı. Birkaç saniye içerisinde gözlerinin yavaşça düşüşünü izledim. Ense kökümden pompalı silahla beynimi toz haline çevirmiş silahın seni. Yapabileceğim en iyi şeyi yaptım. Uyandım.

Kar, Kış ve Aşk

Belki karlı bir sabaha açarım gözlerimi, zaman dolmadıysa eğer. Bu küçük yerde minik kar taneleri aydınlatıyor yıldızsız geceyi.

Kış mevsimini seviyorum. Usulca değmesini de kar tanelerinin saçlarıma. Aslında hava soğuk, belki dışarıda olup çok üşüyen insan var, aklıma gelmiyor, kalbim sızlamıyor değil. Bazen bu yüzden çok sevmeme rağmen ‘kar yağmasa da olur’ diyorum. Merhamet güzel duygu. Karın yokluğuna içimin sıcaklığını bahane ederek katlanıyorum..

Evet eylül, ekim derken kış geleli çok oluyor. Ve soğuklar da. Ben insanın içini ısıtan şeyin güneş olmadığına inandığım için seviyorum kış mevsimini. Asıl güneş insanın tam orta yerinde, kalbinde olmalı, diyorum bu yüzden…

Bazen aklıma düşüyor sorular. Neden herkesin içi sıcak değil ki? Kimyamız aynıyken nihayetinde. Uzunca zaman cevap bulamıyorum. Zaten kaç soruya cevap bulurum aşikar.

Bir arkadaşım diyor. Kimilerinin içini sevgi ısıtıyor, kimilerininkini yine sevgi soğutuyor. Sonra aşk düşüyor kalemime. Aşk diyorum, uzak dur. Kendime yazarken söz geçiremiyorum. Ne yazık!

***

Aşk kimilerine göre tek hecedir. Ağızdan çıkan en güzel sözdür. En keyifli akşam yemeği üzerine çok sevdiğin tatlının ikram edilmesi misal. Mutluluk verir. İnsanı daha insan yapar kim bilir…

Aşk kimilerine göre herhangi bir kelimeden öte gitmez. Kimileri hiç ağzına almaz. Sanki bu sözcüğü dile getirmek yasaya göre suç işlemektir. Ve kimilerinin anayasası yüreklerinde yer alır…

Bu yasa  bir darbe sonucu ortaya çıkmış gibidir. Biraz zorunluluktan, biraz ders alınması gereken yaşanmışlıklardan. Maddeleri az ya da çok, esnek ya da değil bilinmez. Doğruluğu ya da yanlışlığı tartışılır! Hal böyleyken bu yasa özneldir.. Belki uzun cümleler içerir, art arda noktalı virgüllerden sonra gelen. Belki tek bir kelimedir. “Yasaktır”.

Aşk kimilerine yasaktır. Bu çok sevmekten, çok sevip aradığını bulamamaktan ya da sevememekten(!) meydana gelen bir hastalıktır. Uykusuz geceler baş mimarıdır. Aynalar öyle söyler ki: kan çanağına dönmüş gözler, kendinden geçmiş aksine dans edip dağılan saçlar, “Bu ben miyim?” dedirten yüz en açık belirtisidir hastalığın. Aynalarla anlaşma yapan sesler vardır yakın çevreden duyulan: “Derdin ne senin?” “Niye bu kadar dalgınsın?” “Hiç iştahın yok, eriyorsun.” gibi.. En çileden çıkartanı ise “Abartmıyor musun?”

***

Yapılan şey abartmaksa abartın, birlikte abartalım.

Hz. Meryem’i çizerken kiliseye karşı gelip bir sevdiği kadının yüzünü Meryem yapan ressam kadar korkusuzca, belki günah pahasına abartalım.

Hem iki insan arasına kurulacak o zorlu köprüyü bir türlü kuramıyorsak, dokunamıyorsak birilerinin kalplerine yahut kurduklarımızı sil baştan yapıyorsak bırakın abartalım.

Eğer inanıyorsak, aşkın yukarılardan, kutsal bir amaç uğruna indiğine ve buna rağman aşkı bulamıyorsak, taşıyamıyorsak, yakıştıramıyorsak bir elbise gibi üzerimize, biz bırakın abartalım.

Biz bırakın abartalım, abartıp hatta biz ölelim.

Adımız aşkla yan yana anılmıyorsa nefes alsak ne fayda?

***

Şu an kışa kızgınım.

Kara da.

Beni nerelere getirdi. Neler söyledim ben yine haddim olmayarak.

Of kış, içim sıcak, içi sıcak olanlar da çok… Kimler bilip kimler anlıyor ama???

***

Yazarken hatırladım şubat da gelmiş, kış gidiyor. Doyamadan kar da. Şimdi ben neyi, kimi seveceğim??

Hiişşş.

Hatırlamak bize göre değil.

Hadi unutalım.

Gece uzun uyuyalım.

H.A./ Şubat 2013