Skype*

betHepinizin malumatı üz’re, güneşin ‘Bunun ortası yok mu?’ dedirttiği bir devirden sesleniyorum. Her şeye rağmen bu günler, güzel günler (‘Şey’ kelimesini, ‘Her’ kelimesinden kim ayırdıysaa…) Çünkü ben şimdi bu güzel gecenin yazısını yazarken, camdan hafif serin bir rüzgâr odaya doluyor tüm zarafetiyle. Zarafet, çünkü hafif serin hava sıkmaz. Huzur verir. Tenini okşar. Yalnızlığını giderir. Şikayetçi olunacak hiçbir yanı yoktur.

Gördüğünüz gibi keyfim yerinde. Nasıl oldu ben de bilmiyorum. Bana gece, stres demekti. Stres gündüzlerime fazla gelirdi. Şimdiyse gece, tadından yenmiyor. Üstelik sınav temposundayken bu huzurum (Kıskanıp nazar değdirenin alnını karışlarım).

Alnını karışlamak dedim de aklıma geldi, kaç yazıdır Recep’e cevap vereceğim, olmuyor. Son gün telaşlarının arasında unutuyorum dostum, affola. Soyadımla yaptığın kelime oyunlarından bahsedecek olursak; talihim yok, bahtım kara. İlköğretim 1. sınıftan beri benzer ‘replik’lere maruz kalıyorum. Yeterli miktardaki egosuna rağmen, günü geldiğinde evleneceği adamın soyadını almakta bir mahzur görmeyecek, beynine optimum düzeyde ekilen feminizm tohumu bile bunu engellemeyen kadın: O benim. Zaman zaman Dilemma için kendimi parçalama krizlerine girişimin bir de senin yazılarında ima edilmesi yararıma mı, zararıma mı olacak, henüz kestiremiyorum 🙂 Ama Dilemma, bizim.

Bir hayal kırıklığı olarak

Cumartesi İzmir’de Tüyap’ın kitap fuarındaydık. Murat Menteş’in imza günüydü. Elimizde hangi kitapları varsa götürdük. Amaç tabii ki birkaç cümle konuşabilmekti. Çünkü onun kafasının çalışma şekline -bildiğim kadarıyla-  hayrandım. Hayran olmak ifadesini kullanmaktan da hoşlanmıyorum ama söylemenin en iyi şekli bu gibi. Kitaplarını büyük zevk alarak okudum. Dublörün Dilemması’nı lisede tanıtacağım zaman peş peşe iki defa okumuştum. Geçenlerde de üçüncüsü gerçekleşti. ‘Bir solukta’ dedikleri türden. Derginin adının oradan geldiğini de bizi takip edenler öğrendi daha önce. Daha bir sürü şey… Yaklaşık üç saat sıra bekledim. Kendim beklediğim gibi arkadaşlarımı da beklettim. Karşılaştığım şey ‘fiyasko’ nun gerçek-yan-mecaz büyün anlamlarını karşılıyordu. Şahsen kendisine küstüm. Belirteyim istedim. Hahah. Fuardan çıkarken ağlamak üzereydim sinirden. Buna rağmen güldüm kendime. Hâlâ da gülüyorum. Ama hakikaten dostum, imzayla bu kadar ciddi ne işimiz var sanıyorsun?

Aynı gün bambaşka, çok özel bir şey oldu. Biri bana ilk defa böyle güzel ufuk açtı: “Bu adama iyi bak. Dünyanın ömrünü onlar uzatıyor. Bütün çöpleri kategorisine göre ayırıyor. Herkes onu izliyor ama o umursamıyor. Ayrıştırıcılar gibi düşün. Cennette çok güzel yerleri olacak.”

Nur KAPLAN.

Teşekkür ederim.

Satın Alınan Kumbaradaki İroni

Şehirlere renk verecek olsam eğer,

İzmir gri olurdu.

Ama yine de penceremde kuşlar ötüyor sabahları. 

Ne mutlu bana ki bu defa yazıma uykudan yana şikayetlerle başlamadım. Şiircik yazdım. Devamında da yine bir parça ben: Yaz tatiline ertelenen planların akıbeti. Ve Snoopy!

Sene içinde, bu defa gerçekten çok yoğundum. Zaten hepiniz şahit olmak durumunda bırakıldınız önceki yazılarımla. Neyse. Yani, yaz için mutlu ve verimli olacağını hayal ettiğim planlar yapmam hoş karşılanabilirdi. Hele tatilden önceki son iki ay, ‘ömrümden ömür gitti’ sözünün gerçekte ne olduğunu, bu mahalde ‘ilmel yakin’den ‘aynel yakin’ e terfi edecek şekilde öğrendiğimden şüpheniz olmasın. Bu yüzden, yaz, beni bekleyen yoğun bir araştırma-üretme-hedeflerime ulaşma zamanıydı. Öyle hayal etmiştim. Sonra başladı tatil. Geldim İzmir’e. Ev ‘dandini’. Tadilat vardı ve ben yaklaşık bir ay boyunca çantalardan çıkamadım. Gerçek anlamda. Hiçbir eşyamı çıkaramadım yanımda getirdiğim çantalardan. Dolabım yok! Pencerelerde perde, yerde halı yok. Daha fazla anlatamaya dayanamayacağım, gerisini hayal gücünüzle doldurun.

Durum böyle olunca, erteleme davranışım devam etti. ‘Tadilat bitince başlarım’lar başladı. Ama tadilatlar bitmedi. Siz siz olun, evinizde tadilat Okumaya devam et

İzmir’de Bir Otobüs Yolculuğu

Otobüse bindiğimde zar zor bulduğum ters koltuğa kendimi bırakıveriyorum. Normalde belki midem bulanır diye ters gitmeye cesaret edemesem de, bugün fena yorulmuşum ki hiç tereddütsüz oturuyorum. Aynı yüzey alanı ve hacmi kaplayacakken, şu koltukları ters koyma sebeplerini bile sorgulamıyorum bu defa.

Yanlışlıkla eski bir Türk filminin içine düşmüş gibi hissediyorum. Arka fonda yükselen “şiki şiki babaa”  melodisi, kokan pazar torbaları, dedikoducu teyzeler de olsa tam olacakmış. Bense bezgin Kemal Sunal’ı oynuyorum sanki. Ama bırakın o ortamda altılı ganyanı tutturmayı, kendimde en ufak bir şans kırıntısı bile hissetmiyorum.

Karşımda iki kadın oturuyor. Biri en az 50, diğeri 45 yaşında var. Yaptıkları yoğun makyaj ya da genç özentisi giyimleri bir yaş bile genç gösterememiş onları. Telefonum sürekli “batarya zayıf” diye uyarı verdiği için müzik dinlemem söz konusu değil. Mecburen onların sohbetlerini dinliyorum. İngilizce kursundan çıkmışlar, derste gördüklerinden bahsediyorlar. Gencecik yaşımdan ve kıt İngilizce bilgimden utanıyorum. Bu mereti bir gün hiç unutmamak üzere öğrenecek miyim acaba, merak ediyorum.

Bu saatlerde otobüsler hınca hınç dolu oluyor. E malum iş çıkışı, eve dönüş. Belli bir yaşın üzerindeki teyzelerle göz göze gelmemeye çalışıyorum. Özellikle ayakta kalmış olanlarla. Çok ayıp bu yaptığım biliyorum ama ayaklarım nasıl ağrıyor bir bilseniz. Kendimi daha geçenlerde yer verdiğim teyzeyi düşünerek rahatlatıyorum.

Tam o sırada “Bakiyeniz yetersiz” sesiyle irkiliyorum. Otobüse yeni binen birinin bastığı karttan kaynaklanıyor ses. “Bakiyeniz yetersiz” diyen o berbat ses, her şeyi afişe edercesine yankılanıyor otobüste. Başına geldiğinde insanı sebepsizce yerin dibine sokan bir durum, inanın bana. Kartımda fazladan para kalmış olsaydı vermeyi teklif edebilirdim ama bir “bakiyeniz yetersiz”i daha kaldırabileceğini zannetmiyorum zavallının.

“Ay bunu nasıl bilmezsin ayol, derste anlatmıştı Selda Hanım” diyor karşımdaki hanımlardan yaşlıca olanı, yanındakine. Diğeri bozuluyor, mimiklerinden belli. Saçını şöööyle bir geriye attırışı var sormayın. Ah şu ego nasıl bir şeydir? Devam ediyorlar konuşmaya. Gezme tozma planları, pasta börek tarifleri… Yanımdaki kulaklığını takmış, camdan dışarı bakan kıza nasıl özeniyorum o an. Belki de gerçekten teyzenin birine yer vermeliydim, en azında zihnen yorulmazdım diyorum kendime.

Dikkatimi başka yerlere vermeye çalışıyorum. “Metro çalışması bitti/ bitiyor/ bitecek…” yazan ve artık en ufak bir heyecan uyandırmayan afişten gözlerimi kaçırıyorum. Evet tahmin etmek çok zor değil sanırım, İzmir’deyim. Bitememiş metrosu, kalabalık ve seyrek otobüsleri bile içimdeki İzmir aşkını silemiyor sanırım. Belki de senelerin verdiği alışkanlıktan. Ama bu içimdeki sevginin son zamanlarda gittikçe arttığını söyleyebilirim size.

Bağrışmalarla kendime geliyorum. Birkaç kişi tartışıyor. Kavga ediyorlar diye düşünüyorum ama yanılmışım. Anlaşılan az evvelki yetersiz bakiye mağduruna biri yardım eli uzatmış bile çoktan. Sevgili mağdurumuz da karşılık olarak gereken parayı yardımseverine vermeye çalışıyor. Ama beriki “Aaaa valla olmaz, asla almam” diye yaygarayı basıyor. Diğeri de ısrar belirten sözcükler sarf ediyor vs… Bu da çok alışık olduğumuz bir görüntü, bindiğimiz her iki otobüsten birinde mutlaka yaşanan senaryo. Sonuç hangi tarafın daha inatçı olduğuyla alakalı olarak değişiyor.

Dengesini kaybetmek pahasına kız arkadaşının elini bırakmayan çocuğa takılıyor gözüm. Bunlardan ise her otobüste en az beş tane bulmak mümkün. Haddim olmayarak sorguluyorum ciddiyetlerini. Yanındaki öyle biri olmalı ki diyorum… Turgut Uyar’ın dizeleri dudaklarımdan tereddütsüzce dökülüversin:

“Ama Allah bilir ya ne saklayayım

Yanında ihtiyarlamak istiyorum”.

Önyargılı davranmak değil, yalnızca bu dizeler öylece kolaylıkla çıkamaz gibi geliyor insanın ağzından. İnsan bekleyebilmeli, beklemeyi bilmeli. Beklemeye aşık olmalı uzunca bir zaman. Bu dizelere inanmamak, hatta yeri geldiğinde nefret duymak pahasına bile bekleyebilmeli. Marifet değil tersini yapmak, öyle düşünüyorum.

İşte bu nedenle o an, Uyar’dansa Cemal Süreya’nın kelimeleri daha ağır basıyor içimde:

“İşte bu ellerimle yalnızım işte bu, inanmazsan bak

Bu saçlarımla, bu iyi giyimlerimle, paralarımla

Sen varsın ya sen çoğu kez yetmiyorsun

Uzakta mısın sen misin söylemiyorsun”