Fark Etmez ki*

Screenshot_2014-12-01-00-41-57-1Binaların yüksek.

Kenarlarda yürüyorum, duvarlara yapışık. Hiçbir saniyem boşa gitmesin, tek isteğim bu. O uçağa adım atana kadar tenime işleteceğim seni sanki. Sanki ne kadar sık nefes alırsam, o kadar içimde kalacaksın. Sanki, sadece benim ol.

Cadden özgür. Cadden kayıp.

Sanki görünmezim selin ortasında. Sanki kanatlanıp uçsamla aynı düşüp bayılsam. Değerlendiriyorum. Bilinmemeyi, görülmemeyi, umursanmamayı; yalnızlığımı alıyorum baş ucuma. Gözlerimi ayırmıyorum üzerinden. Dalıp gitsem, sabahım daha yalnız. Gülüyorum. Öylesine değil. Öylesine mutlu.

Denizin bir tutam.

Ama sanki hepimize yetiyorsun. Sanki daha bir bu kadar olsak, yine bitmezsin. Heybetin kelimelere üstten bakıyor, ben aciz. En uçsuz, en sefil süründürüldüğüm aşk bu oldu. Bir de övünürdüm. Tadını bilmem.

Sen ki şehr-i ölümsüz;

Kaldırımlara çarpıyorsun bedenimi, yine de dönüyorum.

*Ara sıra dinlenmesi gereken şarkılar vol.1

‘Ugh, comfortable shoes?’

???????????????????????????????Kendimden çok uzaklaştığımı, bunun anlık gelişen bir şeyden öte hayatımın içinde çözünmüş bir zehir olduğunu ve ara ara bunu fark ediyor olmama güvenmeyip, iş işten geçmeden gereken önlemleri almam gerektiğini, böyle uzun cümlelerin sağlığa zarar verdiğini derinden hissediyorum.

Bildiklerimi, gördüklerimi, okuduklarımı, dinlediklerimi kim, nereye sakladı??

Bazen on yıl sonrasını düşünüp, kendimi nerede gördüğümü sorguluyorum. Her zaman olmasa da, bu aralar gözüme şu sahne geliyor: Sevdiğim o mekanda, ılık bir akşamda, en güzel masada yalnız oturmuş, kafa dinliyorum. Bu yazıyı yazarken aynı sorgulamayı yeniden yaptığımda değişen ayrıntılar oldu. Hepsini değil ama birini, en önemlisini paylaşacağım: İstanbul’dayım.

Bu değişikliğin sebebi; her ne kadar çoğu zaman “Bu şehir sakin; bu şehir sessiz, temiz; her şey elimin altında; hem mezun olana kadar herkes de tanımış olacak beni…” diye artılar listesi çıkarsam da Denizli hakkında; içimdeki metropolden vazgeçemeyişimdir. Günümün hızının, kafamın hızına yetişebileceği ve hatta onu solda sıfır bırakacağı o şehre mecburum ben ve ona aşığım ben. Abartısız.

Daha geçen hafta arkadaşlarla konuştuk aynısını. Şöyle bir şeyler dedim: Öğlen bir saatlik boşluğumda alelacele kız arkadaşlarımla buluşup, yemek aramı sanki muhabbet içinmişçesine sömürüp, yemeği kahkaha aralarına sıkıştırıp; sonra yine en acelesinden işe dönmek istiyorum. 5’e kadar vızır vızır çalışıp; sonrasında o ceketi alıp bina kapısından çıktığım anda ise kapının önünde durup, gözlerimi kapatıp, derin bir nefes alıp; bütün günü, kendisini yaşamak için çalışarak geçirdiğim o hayatı yaşamaya gitmek istiyorum.

Hem, will you still love me when I’m no longer young and beautiful?*

*Bir sonraki yazının sözünü kestik o zaman. Gatsby’yi hangi yayın evinden okusam? Babam böyle pasta yapmayı nereden öğrendi?

Mutlu bayramlar! 😉

Mail: betulun91@hotmail.com

Twitter: @unbetul

Hayat En Çok Bana Yakışır

Hayat en çok beklemek gibi.

Bir tren istasyonunda, bir otobüs durağında ya da şu bizim köşe başında.

Güneş doğarken, yaprak düşerken, günler gecelere devrolurken, ömrün kadar, zamansızca.

En güzeli yağmurlu bir günde pencere önünde yahut ağustos sıcağında akasya gölgesinde…

Hayat en çok beklemek gibi.

Anne misali. Karnında taşıdığı bebeğin gelişini beklercesine sabırla ve o karın içinde yuvarlanan bebeğin dünyaya duyduğu merakla.

Gittikçe büyüyen, büyüdükçe  güzelleşen, güzelleştikçe daha çok kanayan bir kalple. Kanamayı adet edinmekle… Kanaya  yana..

Beklemek gibi hayat.

İdam sehpasına yatırıp şüpheyi,

Gelecek ya da gelmeyecek olanı,

Ellerin ellerinde, ellerin ceplerinde, Okumaya devam et

Kız Kulesi

Çok sıradan değil mi? Ben şimdi yazacağım durmadan o eşsiz yeri,onun güzelliğini… tabiki tartışılmaz bile o eşsiz güzellik ,o harika manzara . ama bazen bakarken ona düşünürüm, acaba o neler düşünüyor bizim hakkımızda, içinden geçen duyguları neler…

Evet ya onunda duyguları olmalı, oda hissetmeli ona karşı duyulan sevgiyi, saygıyı… yoksa bunca güzelliğinin taşından ,kiremitinden olduğunu söylemek çok büyük yanlış olur bence…

Ondaki güzelliği görmek onu hissetmekte bence, neler düşündüğünü anlayabilmekte saklı. Yoksa denizin ortasındaki bir taş yığını olmaktan öteye geçemez.

Peki o ne düşünüyor? Bunu düşündüm uzun uzun onun karşısına geçip oturmuşken. Baktım şöyle bir o yanına bir bu yanına. Öncelikle gözüme yılların getirmiş olduğu yorgunluk ilişti, ama bir o kadarda olgunluk tabiki…  Dimdik ayaktaydı bütün heybetiyle. ‘hey gidi hey kimler geldi kimler geçti’ der gibiydi adeta. Onu anladığımı söyledi bana bir anda ne olduğunu anlamaya çalışırken konuşmaya başladı benimle.  Konuştuk uzun uzun, İstanbul aşığı olduğundan bahsetti bana , herkes onu izlerken oda İstanbulu izlermiş hayranlıkla. Bana güzel yerlerinide bir bir anlattı mutlaka  git dedi birçok yer için.

Ve sonrasında beni doğrularcasına insanlar onu seyrederken onlarla bir bağ kurma çabasından bahsetti bana ki bugüne kadar hep başarmış bunu. Evet bingo. Bende öyle düşünmüştüm, aksi bir durum düşünülemez zaten. Bu güzellik duyguların, hislerin güzelliği olabilirdi yanlızca. Bu konuda fikir birliğine varmamız beni çok sevindirdi.

Sonra yalnızlığından bahsetti, bu kadar tanınmış bir yalnız olmaktan. Tek derdi vardı aslında oda yalnızlık. Evet bende hak verdim anlattıklarına , hergün yüzlerce kişi seni izleyip izleyip gidiyor. Ne bir hatır soran oluyor nede birşeye ihtiyacı olup olmadığını soran…

Ama biz çok iyi anlaştık onunla. Bana daha sık gelmemi tembihledi sıkı sıkı. Daha neler konuştuk neler ama söz verdim kimseye anlatamam onları şimdilik bu kadar. Merak ederseniz eğer birgün gidin oturun karşısına bakın size neler anlatacak neler…