Songs Of Innocence

IMG-20140915-WA0001Çoğumuzun malumu, geçtiğimiz hafta U2’nun yeni albümüyle tanıştık: Songs of Innocence. Benim haberi alışımın Twitter aracılığıyla olması, artık bu mecrayı daha ciddiye almam gerekiyor gibi hissettirse de, henüz oralara çok uzağız (Söz konusu eleştiri mi? İtinayla konudan sapılır).

Albümle ilgili yorumları derleyip buraya taşımak istesem de, hemen hepsi, değerlendirmeden ziyade iTunes kullanıcılarına albümün ücretsiz sunulması hakkında. En azından şimdilik. Ama haklarını vermek gerek, olay büyük!

Twitter’dan haberi aldığımın ertesi günü şarkıları başka bir ortamdan tek tek indirmiş olabilirim -övünmüyorum. Hemen ertesi günüyse babama yeni albümün haberini veren bir mail attım. Tüm şarkıları bir arada bulabileceği bir listenin linkini de ekleyecektim ama ne göreyim? Videolar telif hakları gereği sessize alınmış. Ucuz yırtmak mı desem, başka bahara mı…

Şarkılara gelecek olursak; senelerdir U2 dinleyen, en az 10 favori U2 şarkısı olan biri olarak, yeni albüm bende o etkiyi uyandırmadı, diyebilirim. One, With or Without You, Original Of The Species, Beautiful Day kadar hayran kalmadım. Ama albüm tabii ki çok güzel. Ve orijinalini edindiğimde çok daha büyük keyif alacağımdan şüphem yok. ‘Every Breaking Wave’e şimdiden kanım ısındı ♡

Albüm hakkında bilinmesi gereken önemli ayrıntılardan biri de şarkıların herbirinin bir hikayesi oluşu. Mesela Cedarwood Road ismini grubun solisti Bono’nun bir dönem yaşadığı sokaktan alıyor. Kendisini müziğe iten o korku ve öfkeye şarkısında da yer vermiş: ‘I’m still standing on that street/ Still need an enemy’. Raised by Wolves 70lerde Dublin’i kana bulayan bir dizi şiddet olayına dayanıyor. ‘Iris’te Bono annesine sesleniyor: ‘You took me by the hand/ I thought I was leading you…’*

Dediğim gibi, ilk dinlediğim an beni çarpan/sarsan/benden alan bir albüm olmasa da çocukça bir toz konduramama halim de mevcut. Kaldı ki eskiye nazaran her şeyi/herkesi küçük dünyalarımıza daha zor kabul ediyorken, hayatın en değerli, en vazgeçilmez tatlarından biri olan müzik de bundan payını almasa olmazdı.

Ben uzunca bir müddet albümü dinlemeye devam ederim. Size mutlu haftalar! 🙂

*Diğer şarkıların da hikayeleri için rollingstone.com

Katmerci

belki öğlendi, belki değildi. adam gökyüzüne baktı; gökyüzü berraktı. sonra ayaklarına baktı, adamın ayakları çıplaktı. adamın ayaklarındaki yaralar kanadı, adam aldırmadı. dikildi durdu; güneşin alnında…

yoldan geçen kadın, ona dik dik baktı. sanki ne vardı? herkes mi ayakkabı giymek zorundaydı? insanlar çok tamahkardı… insanlar, hep isterlerdi, çok isterlerdi. kimde ne vardıysa, herkeste olacaktı…

adam, alındı kadına. çünkü; varı yoğu yemeğe giderdi. adam toktu, koca cüssesi tok değildi. adam toktu, kahverengi gözleri tok değildi. adam toktu, hep dolu olan ağzı tok değildi. esasında o, tamahkar değildi. adamın derdi boğazıydı…

düşündü adam, ellerini göbeğinin üstünde kavuşturdu. başında 10 yıldır kullandığı lacivert şapkası vardı. sola çevirdi başını; katmerci dükkanına baktı. dükkanın içinde bir sürü kadın vardı. harıl harıl çalışıyorlardı. yuvarlak katmerler paketleniyor, raflara diziliyor, yerlerine durmadan yenileri yapılıyordu…  sokakta yürüyen insanlar, imalathaneden gelen kokuya kapılıp gülümsüyorlardı. kimileri, duraksayıp gittiği yolu geri dönüyor ve birkaç katmer alıyordu. kimileriyse, elini cebine atıyor ve yalnızca gülümsemekle yetiniyordu.

düşünürken, adamın gözü daldı. sonra, birden uyandı; göz göze geldi dükkanının önünde duran katmerciyle. adama bir tuhaf baktı. bakışlarını, farkında olmadan da olsa, ona dikmesinden rahatsız olmuş olacaktı…

katmerci, çok yaşlı bir adamdı. saçları bembeyazdı. hiç konuşmazdı, yalnızca tebessüm ederdi, katmer poşetini uzatırken insanlara. hep çalışırdı, hiç oturmazdı. yorulmaz mıydı? bilinmezdi… adam, başını çevirmedi. katmerci de imalathaneye geri girdi…

adamın karnı açtı. cebi boştu… keşke girmeseydi katmerci içeri. adam, ondan birkaç katmer isteyecekti. evet, birkaç katmer. tek bir tane yetmezdi. ah, bir dört tane verseydi… kim doyardı tek bir katmerle?

ağzını eliyle kapadı adam. sanki aklından geçirdikleri dudaklarından dökülüverecekti. zannediyordu ki, katmerci, tamahkar kimseleri sevmezdi. o sebepten, kaç katmer istediğini diyemezdi. ama yok, adam tamahkar değildi. o, sadece çok açtı…

peki ya, katmer isteyebilir miydi? hem istese, katmerci verecek miydi? yok, katmerci vermezdi. çünkü o, çok çalışkan biriydi. çalışkan olmayan adama katmer yoktu. ama, adam da esasında çalışkandı. bazı günler inşaatta çok çalışırdı. ancak, parası pek azdı.

elini cebine daldırdı. sanki, çokça bozukluk çıkacaktı. çıkmadı… yalnızca 50 kuruşu vardı. katmerler, güzel güzel koktu. adam, tebessüm edemedi. çevresine bakındı. katmerciye 10 adım kadar uzaktı. sağ tarafında kahve vardı. ve sokağın köşesindeki evin bahçesinin önünde duran manav. el arabasında meyve satıyordu. kimseyle bir alakası yoktu. sessizce gazetesini okuyor, arada bir kahveden çay alıyordu…

içi sıkıldı adamın. düşündü… acaba manavın evi var mıydı? herhalde vardı, üstü başı çok temizdi. adamınki değildi. hem, evi de yoktu. ne çıkardı?.. çok zaman geçmiş olacaktı ki, adam ikindinin getirdiği esintide titredi. belki gece soğuk olurdu…

katmerciye ne diyecekti? adamın karnı açtı, hem de utangaçtı. başını yerden kaldırıp, maviliklerin arasından yeni yeni zuhur eden aya baktı. o da katmerler gibi yusyuvarlaktı. koca bir katmer…

adam, hele zaman baktı aya, boynu yoruldu. hava da kararmak istiyordu artık. başını indirirken gözü manava ilişti. adama bakıyordu. tebessüm etti üstelik. adam, sevindi. manav, eliyle işaret etti, çağırdı adamı. adam, yürüdü manava doğru. o esnada manav, iki büyük elmayı, sarı renkli bir kese kağıdına sardı. adam, yanına varınca ona uzattı. adam utandı, sakallarının üstünde görünen yanakları kızardı. manav, kızdı. iteledi keseyi, adam aldı. dişlerini göstererek güldü ve hantal vücudunu hızlıca oradan uzaklaştırdı… önünden geçerken, katmerciye vakur bir bakış attı. ihtiyar katmerci, oralı olmadı…

adam, bir çocuk gibi bastırdı göbeğine kesesini koşarken. adamın sevinci saftı. katmerciden bir şey istemek zorunda kalmamıştı. bu ona ders olacaktı. kanaatkar olmak lazımdı. manav iyi bir adamdı. katmerci de tamahkardı, o halden anlamadı. ama manav anladı. karnı doyacaktı. birden durup arkasında kalan manava baktı.

keşke manav 4 elma verseydi…

                                                                                        sa’d

Muamma – (Habersiz)

Habersiz

“Geçtik oturduk yine denize en yakın taburelere. Hüsnü Abi’yle zaman geçirmek iyiydi. Dedim ya, ilgimi çekmese de konuştuğu şeyler, kafamı dağıtmama yarıyordu. Eve gitmekten kaçmak için de iyi bir bahaneydi. Onun yanında olduğum sürece, başımın etini yiyen olmazdı. Merak et-miş gibi yapan olmazdı. ‘İşin gücün aylaklık. Bu okuldan da atılırsan bozuşuruz.’ diyen babam, söz konusu Hüsnü Abi olunca o kadar da sert çıkmıyordu. Bazen merak ediyordum bizimkilerin gözünde onu neyin farklı kıldığını.

Neyse. Düşünmelere ara versem iyi olacak. Köfteler de geldi zaten.”

Ahmet birkaç saat daha eve gitmeyecek olmanın keyfini sürerken, evde önemli konular konuşuluyordu:

-Bu sıralar Hüsnü’yle biraz fazla zaman geçirmiyor mu sence de? Korkuyorum Hulusi. Gerçeği öğrenip bize set çekmesinden çok korkuyorum.

-Olmaz bir şey merak etme. Unuttun mu, Hüsnü’yle bir anlaşmamız var. Ağzını açamaz.

-Haklısın, biliyorum ama elimde değil. Bunca yıl sonra gerçek ailesi olmadığımızı öğrense neler olur bir düşünsene. Onu asla geri kazanamayız. Ben Ahmet’im olmadan n’aparım? Allah’tan Hüsnü’ye değil de annesine benziyor.