Hatırlar Mısınız?

Ne aşk diyeceğim bu defa, ne aşkı hatırlatan cümleler kuracağım. Rahatsızım; rahatsızlık vermeye çalışacağım. Bir ucundan tutacağım dünya denen hengâmenin, öbür ucunda bırakacağım. İnsanlardan dem vurup, yakınıp; yine en sonunda onları seveceğim. Eyvah! Sözümde duramıyorum. Kaçalım bu satırdan.

İnsanlar, insanlar ve dahi insanlar. Şu durmadan her an dönen dünya üzerinde yaşayan- yaşamaya çalışan- insanlar. Her biri ayrı renk, ayrı telden insanlar…

Annem ben daha çok küçükken hepimizin aynı güç tarafından çamurdan yaratıldığını söylerdi. Bunu her duyduğumda koşardım toprak ananın bağrına. Çamurdan minik adamlar yapardım. Düz taşların üzerine. Başka çocuklar severdi, sevinirdi, bense üzülürdüm. Çünkü hiçbir zaman farklı renkte adamlar yapamadım çamurdan, hepsi aynıydı; bildiğimiz çamur kokuyordu ve toprak rengindeydi. Düşünürdüm sonra nasıl yapardı O? Hadi yaptı, hepsi neden farklı renkte?..

Cevabı anlamaya başladım, sağ olsun Galilei’nin, Dünya’nın yuvarlak olup döndüğünü söylediğini okuduğumda bir kitaptan. Evet, herkesin kaşı gözü teni, evet herkesin ruhu ayrı renkteydi; çünkü o herkesi farklı yaratan gücün içine bir ressam kaçmıştı. Evet, dünya döndükçe bizim renklerimizden gökyüzüne doğru yükselen muazzam bir tablo yükseliyordu…

Öyle bir tablo ki o, mümkün olsaydı beraber seyre dalalım isterdim, biz en iyisi mi hayal edelim. Uyum diye bir şey vardı orada, en zıt renkler yan yana geldiğinde bile beliren. Mutluluk vardı, el ele tutuşunca tüm renkler, yıldızlara ulaştıran.  Sıfatı yokken bile adlarının önünde –yani mavi yalnızca mavi- her rengin denkliği aynıydı ve önemi olmayan renk yoktu. Her renk koşulsuzca severdi bir diğerini.

Sonra hepsi bir araya gelince bir gülümseme düşerdi tanrıya. O gökyüzünden bize gülümserdi.

***

Zaman geçti, çok sonra oldu.

Çok sonra, sadece geceyi ve yıldızları oluşturalım diye verilen siyah, tüm sinsiliği ile aldattı beyazı. Renklerse kaybolmaya mahkum.

Ben doğdu ilk olarak. Bizi hatırlayanların sayısı azaldı, sesleri de kısıldı; belki hepsi faranjitten! öldü.

Sağ kalanların isimlerinin önüne sıfatlar eklendi. Saygılar sıfatlara yüklenir oldu ve insanlar kürküne göre ağırlanır…

Beklenmedik bir misafire kucak açtı dünya. Kimliği yanlış bir “çok” geldi uzaklardan. Daha çok vermek daha “çok” almaya bıraktı yerini ve hiçbir “çok” doyurmaya yetmez oldu gözleri.

Ardından başkalarının çoklarına uzattık ellerimizi. Hiç düşünmedik “çok”ların kırmızıyla siyahı dost edeceğini. İkisi dost oldu, çocuklar ağladı, çocuklar kanadı, çocuklar öldü. Oysa ince bir ayrıntı vardı, ölen bir çocuk ölen milyonlarca vicdan demekti; kaçırdık.

***

Ve vicdansızlık sevginin yokluğuydu… Yokluğunu geçtim de, sevgi de neydi, yahut kimdi?

***

Tanrının gözyaşları düşüyor avuçlarıma…

“Akıtma onları, sen iyi bir ressamsın” demek geliyor içimden. O duyuyordur, inanıyorum. Sen siyahı bunun için vermedin, onu da biliyorum.

Kusura bakma, biz kendi tineri fazla kokladık. Kusura bakma biz bile bile ayrı düştük…

***

Hatırlar gibi oluyorum, sevmek, gerçekten sevmek, tanrının gülümsemesiydi. Belki yeniden seversek O gülümser, belki o zaman beyazın önündeki parmaklıklar kırılır!

Hatırlar gibi misiniz siz de?

H.A./ Aralık 2012