Bahara Yolculuk

Bir dil bulacağız her yüreğe dokunan,
Özümüzdeki derinlikleri böyle,
Böyle cesur, böyle temiz,
böyle deli…
“Yürekleri Maviliklere Süreceğiz!”

Rüzgarlardan kanat takmış,
Barışa uçuşan üveyikler gibi
Böyle dostane,
Böyle kardeşçe

“Gönülleri rengarenk süsleyip,
Yüreklere Mavilikler Serpeceğiz!”

İşte, böyle mavi, böyle renkli
El ele gönül gönüle,
Ölesiye özgür, ölesiye sonsuz!
Sarmaş dolaş, dolaşacağız bu dünyada…

İşte hep böyle güzel, sevgiyle dopdolu,

“Yeni bir dünya”, kuracağız bu dünyada,
Bir sevgi dili, konuşacağız bu dünyada…

Konuk Yazar: Oktay UZUNAĞAÇ

Seni Seviyoruz Savrulan Adam*

Kendi-Icine-Dusenler-Ansiklopedisi-Selman-Bayer__55940113_0“Büyük insanların lekesi de mi büyük olur? Yalnızlık ancak kendini de ortadan kaldırdıktan sonra mümkün olmaz mı? Ben küçükken büyük yazardım; şimdi küçülüyor mu yazdıklarım?” 

Lisedeki ‘etüd saatleri‘ni hatırlıyorum. Her akşam iki tanelerdi ve katılmak zorundaydım. Çok şikayetçi olduğumdan değil, sonuçta ne yapmak istiyorsam, etüd saatinde etüd salonunda devam ediyordum onu yapmaya. Bunun, defterimi önüme alıp yazılar yazmak olduğu zamanlar da az değildi. Sorgulayan yazılar… Karşı çıkan, anlamaya çalışan yazılar… Duyguya boğulmuş yazılar… Sağlam cümlelerim vardı ama; ergenliğin eroinmanvari öz güveninden midir bilmiyorum, kolay kırılmazlardı. Ve kalabalıktı sayfalarım. Yazmak doğal olandı. Yazmamak tuhaf…

“Bazı arkadaşlarının deyimiyle artık daha önemli kitaplar okumaya başladığı sene üniversiteyi kazandı.” 

İçine sürüklendiği hayatın, hem de onayını kendi elleriyle verdiği bu hayatın nasıl bir şey olacağından haberi yoktu. Ama haberi olmadığının farkındaydı. Bu iyi bir şeydi.

Yaşamı boyunca çok farklı hayaller kurup, çok başka planlar yapmıştı bu basamak için fakat bu yaptığı seçimin daha önce ne hayallerinde, ne planlarında hiçbir zaman adı geçmemiş, izi olmamıştı. Bu defa hazırlıksız yakalanmıştı. Kotarabilecek miydi, kestiremiyordu.

“Yine de yeni bir şehre gidecekti, tek başına, kendisini sonuna kadar kurcalayacağı bir coğrafyaya hicret edecekti.” 

Abartmadı. Tek çanta yeterdi. Zaten, toplasan ne kadardı?

Annesinin olanca ısrarına rağmen teslim olmadı; sadece o peynirli poğaçaları alırdı, çayın yanına iyi giderdi, reçeller salçalar kalsındı.

Şehri, daha girişte sevdi. Merkeze varmadan gördü, hissetti; buranın mavisi güzeldi. Başka yanı kötü olsa bile, ne kadar kötü olabilirdi?

Kampüse girdiğinde, panik dalgasına en arka koltuktan bileti eline tutuşturduklarını hissetti. Başkaydı bu, sadece son dönem ergenlerinin kayıt telaşı değildi.

“Okulun yıkılacağına dair söylentiler okulun kulağına kadar gitti. Yüzü sarardı, hüzne boyandı… Arka bahçe şehre yenik düştü.”

Bütün bunları yalnızca o görüyor olamazdı. Herkes nasıl, ne zaman bu kadar hissizleşmişti?

O duru maviyle yetinmeye çalıştığı, ne yalan söylesin başarması zor olmamıştı, dört yıl geçirdi. Küskün arka bahçenin tek dostuydu. Arka bahçe de onun, tabii. Üniversite, anlattıkları gibi bir şey değildi, demek ki.

“Yıllar böyle geçti. Üniversite bitti. Sühan bir akşam üzeri eve döndü… Serviler boylarını bükmüşler, parkın kamburu çıkmış, evler suratlarını asmışlardı… Ekmek aslanın midesine sürgün edilmişti. Sühan’ın bundan haberi yoktu. Aslanlarla da arası pek hoş değildi zaten… Sokaklar kalabalıktı. Ne olduğunu merak etmişti. Yolda rastladığı birine ne için bağırdıklarını sordu. Çocuk biraz da şaşırarak sesini hiç azaltmadan ‘Milli maç var abi,’ diye bağırdı, sonra da bağırmasının anlamsızlığını fark edip, gülerek daha alçak bir sesle ‘Bizim takım kazandı abi!’ dedi. Sühan gülümseyerek karşılık verdi:

‘Bizim takım kazanmayalı çok oluyor.’ “

İtalik cümlelerin ve başlığın alıntılandığı Kendi İçine Düşenler Ansiklopedisi’ne sevgi, yazarı Selman Bayer’e saygı ile…

Bölüm : Hicret

Twitter : @dilemmadergi @unbetul

Mail : dilemmadergi@hotmail.com.tr;  betulun91@hotmail.com

Hatırlar Mısınız?

Ne aşk diyeceğim bu defa, ne aşkı hatırlatan cümleler kuracağım. Rahatsızım; rahatsızlık vermeye çalışacağım. Bir ucundan tutacağım dünya denen hengâmenin, öbür ucunda bırakacağım. İnsanlardan dem vurup, yakınıp; yine en sonunda onları seveceğim. Eyvah! Sözümde duramıyorum. Kaçalım bu satırdan.

İnsanlar, insanlar ve dahi insanlar. Şu durmadan her an dönen dünya üzerinde yaşayan- yaşamaya çalışan- insanlar. Her biri ayrı renk, ayrı telden insanlar…

Annem ben daha çok küçükken hepimizin aynı güç tarafından çamurdan yaratıldığını söylerdi. Bunu her duyduğumda koşardım toprak ananın bağrına. Çamurdan minik adamlar yapardım. Düz taşların üzerine. Başka çocuklar severdi, sevinirdi, bense üzülürdüm. Çünkü hiçbir zaman farklı renkte adamlar yapamadım çamurdan, hepsi aynıydı; bildiğimiz çamur kokuyordu ve toprak rengindeydi. Düşünürdüm sonra nasıl yapardı O? Hadi yaptı, hepsi neden farklı renkte?..

Cevabı anlamaya başladım, sağ olsun Galilei’nin, Dünya’nın yuvarlak olup döndüğünü söylediğini okuduğumda bir kitaptan. Evet, herkesin kaşı gözü teni, evet herkesin ruhu ayrı renkteydi; çünkü o herkesi farklı yaratan gücün içine bir ressam kaçmıştı. Evet, dünya döndükçe bizim renklerimizden gökyüzüne doğru yükselen muazzam bir tablo yükseliyordu…

Öyle bir tablo ki o, mümkün olsaydı beraber seyre dalalım isterdim, biz en iyisi mi hayal edelim. Uyum diye bir şey vardı orada, en zıt renkler yan yana geldiğinde bile beliren. Mutluluk vardı, el ele tutuşunca tüm renkler, yıldızlara ulaştıran.  Sıfatı yokken bile adlarının önünde –yani mavi yalnızca mavi- her rengin denkliği aynıydı ve önemi olmayan renk yoktu. Her renk koşulsuzca severdi bir diğerini.

Sonra hepsi bir araya gelince bir gülümseme düşerdi tanrıya. O gökyüzünden bize gülümserdi.

***

Zaman geçti, çok sonra oldu.

Çok sonra, sadece geceyi ve yıldızları oluşturalım diye verilen siyah, tüm sinsiliği ile aldattı beyazı. Renklerse kaybolmaya mahkum.

Ben doğdu ilk olarak. Bizi hatırlayanların sayısı azaldı, sesleri de kısıldı; belki hepsi faranjitten! öldü.

Sağ kalanların isimlerinin önüne sıfatlar eklendi. Saygılar sıfatlara yüklenir oldu ve insanlar kürküne göre ağırlanır…

Beklenmedik bir misafire kucak açtı dünya. Kimliği yanlış bir “çok” geldi uzaklardan. Daha çok vermek daha “çok” almaya bıraktı yerini ve hiçbir “çok” doyurmaya yetmez oldu gözleri.

Ardından başkalarının çoklarına uzattık ellerimizi. Hiç düşünmedik “çok”ların kırmızıyla siyahı dost edeceğini. İkisi dost oldu, çocuklar ağladı, çocuklar kanadı, çocuklar öldü. Oysa ince bir ayrıntı vardı, ölen bir çocuk ölen milyonlarca vicdan demekti; kaçırdık.

***

Ve vicdansızlık sevginin yokluğuydu… Yokluğunu geçtim de, sevgi de neydi, yahut kimdi?

***

Tanrının gözyaşları düşüyor avuçlarıma…

“Akıtma onları, sen iyi bir ressamsın” demek geliyor içimden. O duyuyordur, inanıyorum. Sen siyahı bunun için vermedin, onu da biliyorum.

Kusura bakma, biz kendi tineri fazla kokladık. Kusura bakma biz bile bile ayrı düştük…

***

Hatırlar gibi oluyorum, sevmek, gerçekten sevmek, tanrının gülümsemesiydi. Belki yeniden seversek O gülümser, belki o zaman beyazın önündeki parmaklıklar kırılır!

Hatırlar gibi misiniz siz de?

H.A./ Aralık 2012

Hayal Şehirden Terennümler

Güneşin kendini çekmesiyle beraber tüm kirlerin, sancıların ve acıların ortaya çıktığı, geceleri sarhoş naralarıyla şenlenen bir şehirden yazıyorum. Yazmak benim derdim.

Güneş birazdan terk-i diyar edecek. İlkokul çocuklarının yanlış ezberi yeniden can bulacak. Güneş doğudan doğduğu gibi batıdan batacak.

Saat mesai bitimi anını gösterdiğinde sinesine hüzün çökmüş, yorgun insanlar evlerine dolmak üzere makineleşmekten tiksinecekler. Kimi cebindeki anahtarla, kimi ona kapıyı açan umutlu, umutsuz, mutlu, mutsuz yani yüzüne bakıldığında ne halde olduğu anlaşılan bir kadınla karşılanacak yahut adamla.

Bir çocuk. Tüm yaşamı sokakta geçmiş, geçiyor, geçecek olan. Adını sokak çocuğu koyduğumuz. Öpülesi kirli elleri, ellerinden temiz yüreği olan. Sokağın misafir odasına atacak kendini. En güzel köşeye dayayıp sırtını, ya avuç açacak boynu bükük, ya cam silecek yalvar yakar. Vicdanı oralarda bir yerlerde olup, merhamet duygusunun m’sini taşıyanların verdiği üç kuruşla üç gün tok uyumaya çalışacak; kendi üç kuruş etmeyen üç günlük dünyada.

Tüm bunlar yaşanırken arızalanmış sayılacak bir trafik ışığı. Dalgınlığı ve kafa karışıklığı üzerinde olan bir adama ve günlerdir evden çıkmamış, renklerin ne ifade ettiğini unutmaya yüz tutmuş bir kadına…

Ardından bacası tütecek bir evin ve diğerinin yıkılacak. Biri kollarını açarken mutluluğa, öbürü hüzne satacak kendini. Birbirine yakın olan iki evden biri düğüne biri yasa koşacak anlaşılan.

Ve şehre daha bir ağırlık çökecek.

Gök kubbe hamal olmuş da tüm arş sırtındaymışçasına!

Bir adam adresini bilmediği bir yatakta geçirecek gecesini. Gireceği günahları mübah sayarak kendine… Ne de olsa tanrının unuttuğu adam o. Sol yanında kalem tutam mahlukat yok veya mahlukata inancı. Yağmur yağar mı bilinmez!

Bir kadın önceki gün girdiği günahtan temizlenebilmek için kırk kat yıkanacak, üzerinden sıyrılan kirli su toprağa değecek. Kadın tüm zamanları kul edecek duasına. Yağmur yağar mı bilinmez!

Sarhoş adamın narasıyla yırtılacak o an gece. Sokak ağırlayacak dibini gördüğü yetmişliklerin sayısı gün geçtikçe artan, ama ne diye içtiği bilinmeyen adamı. Bir küfür dökülecek dilinden, savrulup kelimelerden biri adama, biri kadına değecek. Küfür, ibadeti gibi onun geceleri.

O an küfre bir bebek uyanacak. Ağlayışında “Uyanın insanlar!” telaşıyla. Tatlı rüyasından irkildi ya beklediği sıcak kucağı annesinin. Sesi kısılana kadar bekleyecek. Ve aynı sabırla çivisi çıkmış dünyanın ne menem bir şey olduğunu bekleyecek.

***

Dünya.

Bir öküzün boynunda yahut tepsi gibi dümdüz!

Ne büyük yalanmış…

Ne olduğu aşikâr; bilmeyi bilene!

Dünya. İnsanlar. Biz.

Dünya döndükçe dönüp duran, kısırlığın göbeğinde biz.

Mayası aynı olup, adı Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma olan.

Farklı şehirlerde aynı “şeyleri” tekrarlayan.

-bitmez-

***

Bu yazıya bir son gelsin istenmedi.

Böyle uzayıp gitsin. Gittiğim yollar kadar. Gecenin karanlık derinliği kadar. Hissettiğim kadar. Kafamın içinde oluşan kurgu kadar. Lakin  sınırı olamayan dünyada sınırı olan çok şey var…

Madem bitecek dedim, kalemin durduğu yerde Turgut Uyar başlasın istedim ve en çok yakışırdı bu hayal fabrikasyonu yazıya.

H. A. / Eylül 2012