Editör’den ;)

Merhabalarrrr,

Bir yandan nihayet düşen cemrelerin mutluluğunu yaşarken, diğer yandan Dilemma için planladığımız işleri halletmeye çalışmanın telaşıyla yuvarlanıyorum ve bir de tabir yerindeyse, kazan kaldıran birtakım arkadaşlarla uğraşıyorum ki yaptığınız şey ‘koltuk sevdası’ olarak nitelendirildiğinde, karşı tarafa yeniçeri muamelesi yapmak caizdir heralde. 🙂

Bugünlerde sosyal medyada sürekli tahriklerle uğraşıyorum sevgili okur, sorma. Pek değerli bir arkadaşımız, her cepheden savaş açmış şahsıma ki, cevabımı köşemden vermek istedim: ‘Sevgili dostum. İşsiz misin?’ 🙂 Ayrıca her yayın günü öncesi gecesi, tüm yazarlarımızı kısa mesaj bombardımanına tuttuğum doğrudur ki, ben işimi yapıyorum gençler, siz neredesiniz? (hilalyokrbaksuucanbalonum )

Şakalaşmalar bir kenarda bekleyedursun, aramıza katılan yeni yazarımızın mutluluğu var bu sayıda: Tuğba Coşkuner bundan böyle kitaplara dair değerli yorumlarını yazacak dergimizde. İlkini yayınladık bile. Bence okumadan geçmeyin.

Bizi facebook sayfamızdan da takip edebilirsiniz:

http://www.facebook.com/DilemmaDergi

Bu sayı da bizden bu kadar.

İyi okumalar, iyi baharlar! 🙂

Doğanın Oyunu

Doğa… Bugün dışa vurdu duygularını haykıra haykıra. İçindeki fırtınalar kopup geldi uzaklardan, yağmur yüklü bulutlarını bıraktı gök yüzüne. Sonra tüm ırmaklarını boşalttı içine akıttığı, tutarsızca ağladı. Gözyaşları hırçın esintileriyle birleşti, yorulana dek akıttı.

Çok geçmeden içine sakladığı güneşi çıkardı ortaya, öyle yumuşak ve naifti ki inanamazdınız az önceki celalli tavrına. Islak sokaklar ve toprak kokusu şahit olabilirdi ancak kopan fırtınaya. Derken bir yenisi daha mı geliyor ne? Bir anda güneşin önünü örten kara bulutlar, oradan oraya kaçışmaya çalışan ağaçlar ve rüzgarın uğultusu… Yine ıslanmaya mahkum şehirler.

Ne kadar da bana benziyor bugün tabiat; değişken duygular, haykırışlar, umutlar ve gözyaşları. Bu kadar hızlı essem öfkem diner miydi ya da boşaltsam tüm pınarlarımı gözlerimin buğusu gider miydi? İçimdeki güneşi çıkarmak kolay olsaydı keşke ve fırtınanın izi ıslak sokakların kuruması kadar çabuk kaybolsaydı…

Bugün dışarıda yağan sadece yağmur değildi, iç dünyamın hava koşulları yaşanıyordu. İzlemem için olup bitenleri doğa küçük bir skeç hazırlamıştı bana. Her doğrultuda gökyüzünden inen damlalar; zihnime yönelttiğim sorular, kafa yorduğum  düşünceler gibiydi. Kimi zaman sırılsıklam oluyordum fikir sağanağında. Saati bilmem kaç km’yi bulan rüzgar geçmişten kopup geliyordu. İçine tüm yaşanmışlıkları da alıp Okumaya devam et

Bob Dylan’ın Nergis Sevgisi

Geçenlerde Üsküdar’a bahar gelmişti. Gökyüzünü elimizden alan perdeleri sonuna kadar açmıştık. Pencerelerin açılacak sadece iki kanadı olması çok acıklıydı. Coşku insanın damarlarına bir kere doldu mu, hep daha fazlasını istetiyor. Sonra tüm aile pencereden atlamıştık. Tüm aile dediysem pencere kanadından sığabilen kadarımız. İlk coşku anının geçmesiyle, sıranın, arkada atlama sırasını bekleyen kişiye gelmesi aynı sürede oluyor olsa gerek, yarımız pencereden atlamamıştı. Korkmuş olduklarını söylemeyeceğim. Heyecanın alışkanlığa dönüşmesi sınırındaydılar ne de olsa. Korkacak bir şey yoktu, yukarısı pamuk aşağısı nergis doluydu. Nergisler bayıltıcı kokular saçarken bu paragrafın bitmesi gerektiğini düşünüyordum. Okumaya devam et

Ya da Gökkuşağından Kaymak Mesela

“Papatyalardan taç yapmak ilk günki anlamına bürünür, masum ve beyaz. ‘Nutuklar irad etmesi gereken kaza kaymakamı’nı nihayet anlarsınız. Hani şu kırlara çıkan… Ceketinin düğmelerini çözmüş, boyun bağını gevşetmiş. Otlara yüzü koyun uzanmış da çimen sapı çiğneyerek şiirler yazmaktadır. Bir yerlerde homurtulu ve ciddi bir kalabalık onu beklemektedir.” (*)

Herhalde gecenin bu vaktinde önümde kendilerini beynime kazımamı bekleyen ders notları, iki gün sonra sınav varken, ” O bana herseyi unutturur!” diye gittiğim İstanbul’dan dün sabah dönmüş, buralara ayak uyduramazken (Neden ‘buralar’ da, bir şehir ismi değil? Cevap veriyorum, çünkü yine gördüm ki İstanbul şehirse, gerisi başka birşeyler.), yüzümü böyle gevşetecek, beni böyle çocuksu bir sevince boğabilecek nadir manzaralardan biri bu kaymakam olurdu, mümkünse şayet.

Ya da bir uçan balon şenliğinde olmak? Hoş, ben uçan balon resmi görünce bile yüzüm yayılıyor, bi’ aptal gülüyorum. Ama fena mı olurdu? Yüzümü çevirdiğim her yer rengârenk. Dünya ve onun bütün saçmalıkları metrelerce aşağıda. Griye daha uzağız, maviye daha yakın. Teknik olarak oksijen yoğunluğu daha fazla. Bir de çekim yasası malum, henüz gökyüzünde asılı şehirler inşa edemiyoruz, onu ‘kirletecek’ teknolojiyi henüz yakalayamadık, çatılara, çimentoya ve tekerleklere ve siyah dumanların göz hizasında oluşuna oldukça yabancı o.

Nasıl bir psikoloji, nasıl bir halet-i ruhiyedir, alıntıladığım yazar bana ‘çimlere uzanmış afacan kaymakam’ çiziyor, ben ona küresel ısınma veriyorum. Neyse, tekrar pembeleşiyor ortam, tamam.

On-onbeş sene öncesine de gidebiliriz, tek derdi öğle uykusuna yatmaya tüm varlığıyla direnmek olan yaramazlar olabiliriz. Ben biraz daha farklıydım gerçi. Bizim evde öğle uykusu yoktu. Ben okula gidince çizgi filmleri kaçırdığım için ağlardım. Şimdi hâlâ, eksildiğini asla düşünmediğim bir heyecanla, Şirinler’i arıyorum; şu 3D olan değil, televizyonda parça parça izlediğimiz, içinde gerçek insan oynamayanından. Tom ve Jerry izlemek ve Jerry’den yana olmak, Tom’la dalga geçmek istiyorum ayrıca. Bir de Sevimli Üçüzler var. Açıkçası bayılıyordum ben onlara. Şimdi nette aratınca 0-3 yaş grubuna(!) hitap eden versiyonları çıkıyor, delleniyorum. Benim izlediklerimde her bölümde farklı bir masala sızıp akışı değiştiriyorlardı, veya tam tersi, tam hatırlamıyorum.

Ya da yaz gelebilir artık, ne dersiniz? Tamam, bahar olsun, ben de sevmiyorum aşırı güneşi. Bana çizdiği resim şu çünkü, sanki uzaylılar dünyayı istila edip, hepimizi makinelere bağlıyorlar ve bütün enerjimiz hücrelerimizden emiliyor, vakumlanmış gibi oluyoruz. Muhtemelen az önce gelmiş geçmiş en çarpıcı “güneş çarpması” tanımını yaptım. Ama şımarmak yok, hemen toparlıyorum; ‘yaz gelsin’den kasıt, ‘artık soğuk olmasın’dan ibaret. Artık montları ve botları ve kazakları kaldıralım. Hani çok fazla şey değil istediğim, hemen parmak arası terlikle gezelim demiyorum Allah’ım; azıcık kuş sesi, bi’ parça da beyaz çiçekler açmış erik ağaçları, bi’ de sağda solda tek tük papatya, bi’ de sokaklara dökülmüş insanlar. Kazık kadar olmuşken bile, hazirandan önce dondurma yerkenki o tatlı huzursuzluk, o ‘annemler anlarsa’ korkusu…

(*) İlk paragraf, Nazan Bekiroğlu”nun  ‘Mayıs İhtilâli’  isimli yazısından alıntılanmıştır.