Kore Savaşı

11426472_10206481564133841_401547169_n2002 Dünya Kupası’nda 3.lük maçımızı Güney Kore ile oynamıştık. Maçı izlerken tüm  dünya gibi ben de Kore ile aramızdaki dostluğa hayran olmuştum. Bir yandan da merak etmiştim elbet, bu Uzak Doğu ülkesiyle neden bu kadar yakındık ki? Cevabı sonraları öğrendim; meğer vakti zamanında  Kore Savaşı’nda biz Güney Kore’ye yardım etmişiz. Peki neydi bu Kore Savaşı?

2. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan soğuk savaş döneminin ilk ete kemiğe bürünmüş şekli olarak geçiyor Kore savaşı. 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile 1949 yılında Kore toprakları, Sovyetler Birliği’nin desteği altında bir Kuzey Kore Devleti ile ABD etkisi altında bir Güney Kore Devleti olarak ikiye bölünmüş. Sınır ise 38. enlem. Sınırın 38. enlem olması, 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikan Savunma Bakanlığı’nın “38. paralelin kuzeyindeki Japon kuvvetlerinin Sovyetlere, güneyindekilerin de Amerikan Komutanlığına teslim olmaları” yönündeki çağrısından ileri gelse gerek.

11659114_10206481570694005_1639585578_o1949 yılında bu düzenlemenin yapılmasının ardından 1950 yılında Kuzey Kore’nin 38. enlemi geçip Güney Koreye saldırması ile savaş başlamış olur. Bunun üzerine Amerika, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni 25 Haziran 1950’de toplantıya çağırmış ve konsey Kuzey Kore’nin barışı bozduğuna hükmetmiş. Kuzey Kore’ye yönelik bazı barış girişimleri sonuçsuz kalınca bölge barışını tekrar kazanmaya yönelik Birleşmiş Milletler üyelerine yardım çağrısında bulunulmuş.

Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu on altı devlet Birleşmiş Milletler’in çağrısına cevap vermiş ve bu devletlerin gönderdiği yardımlardan Birleşmiş Milletler Kuvvetleri oluşturulmuş. Kore’deki Birleşmiş Milletler Kuvvetleri’nin başkomutanlığına 24 Temmuz 1950’de Amerikalı general Douglas Mc Arthur atanmış.

Birleşmiş Milletler Kuvvetleri’nin yapılan bir dizi savaşlar sonrasında Çin sınırlarına dayanmasının ardından, Çin, komşusunun işgaline kayıtsız kalamayacağını ilan etmiş. Kore’nin kendisi için Okumaya devam et

İdam

11325517_10206230194569759_1088944902_n

Ölüm cezası, bir devletin suçun karşılığı olarak bir mahkumun hayatına son vermesidir. Cezanın infaz edilmesine ise ‘idam’ denir sözlüksel anlam olarak.

Son dönemde yaşanan olaylar sonucu idam cezasının varlığı ve  yokluğu ülke gündemimizi çokça meşgul etmekte. Özellikle bir dönem Abdullah Öcalan’a karşı bu cezanın uygulanmamasını çokça eleştirmiştik toplumca…

Tarih boyunca çok farklı şekillerde uygulanmış idam cezası. Protestanların kılıçla isyancıların kafalarını uçurmaları, Mısır’da Firavun’un bu amaçla elektrikli sandalyeyi icad edip bizlere miras bırakması(!), Hindistan’da mahkumun fillerin altında ezilmesi dikkat çekici örnekler arasında.

11329551_10206230195609785_355229419_n

İdam yakın tarihimize kadar çokça halkın gözü önünde gerçekleştirilmiş. Bunda “İbret-i Alem” düşüncesinin payı büyük olsa gerek. Buna en bilindik örnekse; Saddam Hüseyin’in 2006’daki infazının sosyal medya ile evlerimize kadar getirilmesi sanırım.

Gelelim ülkemize. Türkiye’de 1920 ile 2000 yılları arasında %15’i kadın olmak üzere 712 infazı yapılmış idam bulunuyor. Tabii bunlara İstiklal Mahkemeleri’nin verdiği idamlar ekli değil. İstiklal Mahkemeleri’nin idam kararlarının ise 1000 civarında olduğu tahmin ediliyor.

İdamlar 1965’e  kadar gündüzleri ve halkın izleyebilmesi için alenen ve belirli noktalarda, İstanbul’da Sultan Ahmet Meydanı’nda, 1965 yılından sonra ise, İnfaz Kanunu’nda yapılan düzenleme ile cezaevi avlularında, güneş doğmadan önce, gizli olarak yapılmış.

712 kişilik idam kararına bakacak olursak eğer; çoğunluğu 20-30 yaş aralığını oluşturan bu kitlenin büyük bir kısmının idam cezasını aldığı suç dışında bir sabıkası yokmuş, yani işledikleri ilk ve son suç olmuş. İşledikleri her ne ise…

Ceza Kanunu’na göre 18 yaşın altında ve  65 yaşın üzerinde idam cezası uygulanamıyor. Bu durum akla 1983’te idamı uygulanan Erdal Eren’i getiriyor. Erdal Eren ceza infaz edildiğinde resmi kayıtlara göre 18 yaşını 7 ay kadar geçmiş ancak avukatı resmiyette büyük olduğunu ama aslen küçük olduğunu savunmuş ve kemik tahlili istemiş. Lakin infaz gene de gerçekleştirilmiş. 65 yaşın üstü ise 1960 Darbesi’nde Adnan Menderes’in idam edildiği sıralarda hakkında idam kararı verilen ama 78 yaşında olduğu için infaz edilmeyen Celal Bayar’ı düşündürüyor.

Türkiye’de görülen son idam kararının infazı 24 Temmuz 1984 tarihinde sol örgüt mensubu Hıdır Arslan için gerçekleştirilmiş. Bu tarihten sonra pek çok idam kararı verilmiş ancak meclis onaylamadığı için hiç biri infaz edilmemiş.

Ölüm cezası önce 2001’de savaş tehdidi ve terör suçları halleri dışında, 2002’de ise ‘Savaş ve çok yakın savaş tehdidi halleri hariç’ ibaresi eklenerek ve sonunda 2004’te tamamen Türk Ceza Kanunu’ndan kaldırılmış.

Kısaca 1984’ten bu yana fiilen 2004’ten itibaren de hukuken ölüm cezası ülkemizde yok.

Selametle…

11270867_10206230199969894_1126607997_n

Kaynaklar

arsiv.ntv.com.tr

porttakal.com

blog.milliyet.com.tr

tahavi.com/tarih

smegilmezer.blogspot.com.tr

wikipedia.org

Kara Fatma

11188090_10205950227170749_288525879_oSavaşçı kadınlar her zaman hayran olduğumuz yerlerinde olmayı hayal ettiğimiz insanlardır. Jan Dark, Zeyna… Peki kendi kadın kahramanlarımız? Onlardan söz edilmez hiç neredeyse… Üstelik tarihimiz kahraman Türk kadınlarıyla doluyken… Kara Fatma kimdir bilir misiniz hiç?

Kurtuluş Savaşı milletçe verdiğimiz, kahramanlığımızı ortaya koyduğumuz bir destandır, evet. Ama hiç Kurtuluş Savaşı’nda kadın bir komutan hayal ettiniz mi? Sizi bilmem ama ben etmedim. İşte Kara Fatma olarak bilinen gerçek ismi Fatma Seher Erden olan bu kadın Kurtuluş Savaşı’nda yüzlerce kişiyi komuta etmiş üsteğmenliğe kadar yükselmiş bir kadın komutan.

1888 yılında Erzurum’da doğan Fatma Seher Hanım, bir aşiret lideri olan Yusuf Ağa’nın kızıdır. Eşi ise Binbaşı Derviş Bey’dir. Fatma Seher Hanım askerlik hayatına eşiyle birlikte I. Balkan Harbi’ne katılarak başlamıştır. Sonrasında ise kendi ailesinden 10 kadını örgütleyerek I. Dünya Savaşına katılmıştır. Maalesef Mondros Mütarekesi’nden sonra eşinin vefat haberini almış ve Erzurum’a geri dönmüştür.

Yurdun kan ağladığı o kara günlerde elinden bir şey gelmediği hissiyatıyla yanan Fatma Seher Hanım, Mustafa Kemal Paşa’nın Sivas’ta faaliyet yaptığını öğrenir öğrenmez onu ziyarete, Sivas’a gider.

Fatma Seher Hanım bu ziyareti hatıralarında kendi ağzından şöyle anlatmaktadır:

“Mustafa Kemal’in huzuruna çıkabilmek için muhtelif kıyafetlere girerek üç günlük bir mücadeleden sonra devamlı bir takibin neticesi olarak, Sivas’ta öğle yemeğine davetli bulunduğu bir yere giderken onu yolda yakaladım. Üzerimde çarşaf vardı ve yüzüm peçe ile kapalıydı. Kendisiyle bir mesele hakkında görüşmek istediğimi söyleyince ilk defa sert bir lisan kullanarak “Ne görüşeceksin?” dedi. Kalbimdeki vatan aşkı bu sert muameleye üstün gelerek derhal peçemi kaldırdı ve İstanbul’dan buraya kadar kendisiyle görüşmek için geldiğimi söyledikten ve maruzatımı bir dakika için dinlemesini ısrarla rica ettikten sonra, pek yakınımızda bulunan küçük bir lokantaya beni kabul ettiler” bilgisini vermiştir. Mustafa Kemal ona adını, silah kullanmayı, ata binmeyi bilip bilmediğini sormuş ve aldığı cevaplardan memnun olarak “Bütün kadınlar senin gibi olsa idi Kara Fatma” demiş ve adı bundan sonra Kara Fatma kalmıştır. “Kendi eli ile yazdığı kağıdı vesika olarak bana verdi. ‘Sıkışık vaziyetlerde sana yarar. Haydi göreyim seni, verdiğim talimatı unutma, bir an evvel İstanbul’a git, hazırlan ve işe başla.’ ”

Kara Fatma aldığı talimatla hemen İstanbul’a gelmiş ve 15 kişilik bir çete kurmuş. Buradan muhacir kılığında İzmit’e giderek sayılarını artırmaya çalışmışlar ve kısa sürede 96 kişi olmuşlar. Bu aralarda Fındıktepe’yi düşman işgalinden kurtarmışlar.

İzmit düşman işgali altında iken köylü kadını kılığında pazara inip silah kaçırmaya çalıştığı sırada düşman tarafından yakalanıp hapse atılmış ve 19 gün boyunca dövülmüş. Serbest kaldıktan sonra artık çetenin reisi bizzat Kara Fatma olmuş.

Kara Fatma altında bulunan 43 kadın ve 700 erkekten oluşan çetesi ile birlikte I. ve II. İnönü Savaşları ile Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ne katılmış. Afyon civarındaki bir taarruz sırasında kemend atılarak düşman tarafından yakalanmış.

11178610_10205950227450756_92384645_nBu olayı kendisinden dinleyecek olursak;

“Beni yakaladıkları zaman gözlerim bağlanarak, kendi mevzilerinin iki saat gerisinde bir yere götürülmüştüm ve burada gözlerimdeki mendil çözüldü ve sürmeli köyünde kurmuş oldukları karargâhlarında yarım saat isticvap edildim; benden izahat almak için mütemadiyen sıkıştırıyorlardı; ben de verdiğim cevaplarda kaçamak cevaplar veriyordum. Bunlar arzu ettikleri maksadı temin edemediler. Bunun üzerine, başkumandanları olan Tirikopis’in yanına götürdüler. Beni görünce son derece hayretle bana bakıyordu ve “Sen Kara Fatma!” diye üç defa hayretle ismimi tekrarladı. Biraz sonra hayret ettiğinin sebebini son sualinden anladım. Meğer bunlar, Kara Fatma’yı devâsâ bir şey tahayyül ediyorlarmış ve ben de bunlara cevaben “Anadolu’daki Kara Fatmalar’ın en kuvvetlisi benim” demiştim. Beni bilahara bir yere kapadılar.

Evvela başıma dört tane süngülü nöbetçi diktiler; birkaç gün geçtikten sonra bir kişiye indirilmişti. Hergün beni mütemadiyen dövüyorlardı. Gücüm tükenmeye başlamıştı. Bir gün nöbetçinin yanına bir misafir arkadaşı geldi. Şarap içiyorlardı. Misafir olan arkadaşı kalktı gitti. Bu nöbetçi şarap içmeye devam ediyordu. Herhalde çok içmiş olmalı ki sabaha karşı sızdığını gördüm. Fakat bir türlü inanamıyordum. Bir iki yoklamadan sonra hakikaten sarhoş olduğuna kanaat getirmiştim. Elindeki silahı alarak ortalık ağarmadan yola çıktım. Ondokuz gün esaretin öldürücü ezalarına maruz kaldıktan sonra nihayet bir hayli müşkülattan sonra kaçmaya muvaffak oldum. Bursa’nın işgalini duyunca halime bakmadan Sürmeli Köyü’ndeki ovada kıtamın başına geçtim. Bu muvaffakiyetimden dolayı üsteğmenliğe terfi edildim.”

Bursa’nın da düşman işgalinden kurtarılmasından sonra Fatma Seher Hanım üsteğmen olarak emekliye ayrılmış ve kendisine emekli maaşı bağlanmış. Ancak bu yüce gönüllü kahraman kadın “Ben para için savaşmadım” diyerek verilen maaşı Kızılay’a bağışlamış. Ayrıca kendisine bir de İstiklal Madalyası verilmiş.

Vatanı için savaştığı sırada Fatma  Seher Hanım’ın kızı Fatma ve oğlu Seyfettin de yanında imiş. Onların da anneleri gibi üstün hizmetleri olmuş. Savaş sırasında kızı Fatma koluna saplanan bir şarapnel sonucu sağ elini kaybetmiş.

Milleti için canını dişine takan bu kadın kahraman maalesef ömrünün son zamanlarında çok zor günler geçirmiş. Rus manastırına sığınan Fatma Seher Hanım’a 1954 yılında tekrar maaş bağlanmış ve bundan bir yıl sonra Erzurum’da vafat etmiş.

Selametle…

11195429_10205950228250776_721998144_nkaynaklar;

wikipedia.org

Milliyet Gazetesi – Milli Mücadele Kahramanı Kara Fatma; Mustafa Yolcu

atam.gov.tr – Bursa’nın Kurtuluşuna İmza Atmış Bir Mücahid Kadınımız Fatma Seher; İlknur Kalıpçı

aton.ttu.edu – Milli Mücadele’nin Bayraklaşan Kahramanı: Kara Fatma; Oğuz Köroğlu

biyografi.net – Kara Fatma

Tütün Kokusu

            Dedemin hikâyesi bu, benim değil. Elli metre kare bir köy evinde on bir çocuk yetiştirdi. Babaannem erkek çocuklarını kayırırdı, dedem ise beni. İyi ve kötü kesindi onlar için. Benim ise kafam hâla karışık bu konuda. Böyle hissetmiştim hep dedem yanımda olduğunda. Ben henüz sekiz yaşındaydım. Dedem; bir gün cebinden çıkardığı tütünü sardı, bana uzattı, bir tane de kendine sardı. Beraber tüttürdük. İlk o gün tuttu parmaklarım sigarayı, tütünün kokusunu o gün duydum, dedemin elleri meğerse hep tütün kokarmış, bilmezdim. Onun yanından başka bir yerde içmezdim. O da bilirdi bunu ama ne anam bilirdi ne de babam. Sonra uzun uzun anlatırdı dedem gençliğini. Bense merak ve hayranlıkla dinlerdim.

Bahar henüz yeni hissettirmeye başlamıştı kendini. Doğunun sert geçen kış aylarından sonra güneş ilk kez göstermişti gücünü. Soğuktan yanan yanaklarımız ağır ağır gevşiyor, yüzümüzde ince keskin çizikler bırakıyordu. Evin önünden geçen dereye kar suları karışmış, bir anaç kaz yavrularının derenin duru, biraz da akışkan tadına varmaları ve onları diğer tüm tehlikelerden korumak için başlarında bekliyordu. Sonra babaannem geldi, dikildi tepemizde, o çalışmış kadının elleri sıkıca kavramıştı küreği. Bütün gün tarlada çalışır, evdeki herkesi yönlendirirdi. Sinirlendi mi hemen tembellik yapıyoruz diye, dedeme bir bakışı yeterdi. Dedem ise büyük bir olgunlukla hep aynı cümleyi kurardı. “Hanım gelip geçici bu dünya, ne çalışırsın bu kadar, yorma kendini.’’ Bana da laf söyletmezdi. “Ne anlatıp duruyon sen hâla el kadar çocuğa bir de eline sigara tutuşturmuşsun. Uydur uydur anlat, sen demez miydin be adam ‘boş duranı Allah sevmez’ diye. Kalk da bir işin ucundan tut. He madem anlatacaksın bir şeyler, dur, ben anlatıyım sana oğlum.’’ dedi ve coşkuyla başladı anlatmaya. “Biz daha dedenle yeni evliydik, dedeni askere çağırmışlar. Kıtlık ve sefalet dolu günlerdi. O zamanlar Ermeniler hala bu topraklarda yaşıyordu fakat göç dönemi başlatılmıştı. Erivan’a gitmek isteyen Ermeniler, bizim köyden ve komşu köylerden geçeceklerdi. Kötü haber tez yayılıyordu, Ermeniler geçtikleri köyleri yakıp yıkıyorlarmış. Tabii bizim köyde de doğru düzgün erkek kalmamış, hepsi askerdeydi o günlerde. Aldım elime tüfeğimi, çıktık dama, eki el sıktım havaya, çağırdım tüm köy kadınlarını, dedim bir şeyler yapmalıyız, birkaç güne kalmaz Ermeniler burada olur. Kimse korkusundan ne yapacağını bilmiyordu. Peşimden geleceklerdi, başka yol yoktu. Akşamında toplandık biz de, başladık istişare yapmaya. Velhâsıl kelam karara vardık, köydeki herkes yüzüne, vücuduna, evlerinin içine, mutfağa tezek sürecekti, tüm çocuklar, yaşlılar, kadınlar… Ah o kadınlar olmasaydı deden nah tüttürürdü sigarasını şimdi burada.’’ Dayanamadım kestim sözünü, sordum hemen, neden tezek sürdünüz, diye. “E onlar bizden iğrenirlerse bize dokunmazlar, namusumuzu kirletmezler. Onlar geldiğinde herkes ahırlara girdi. Hiç unutmam oğlum, geldi iri yapılı biri ahıra, yanımda halaların daha senin yaşlarında, bokun içine batırmışız kendimizi korkudan sinmişiz köşeye. Adam sinirle baktı, sonra, pis Türkler, deyip tükürüp çıktı. O gün ondan fazla kadını öldürmüşlerdi. Ama köyün her yeri ahır gibi koktuğu için kalmadılar köyde, daha sabah olmadan erkenden terk ettiler köyü. Ya oğlum deden de kim bilir neler anlatıyordur sana.’’ Böyle dimdik güçlü bir kadına sahipti dedem.

Her şeye rağmen ikisi de sabah güneş doğmadan uyanır, namazlarını kılar, babaannem bütün gün çalışır, dedem bütün gün Kuran okur, tütün sarardı. Dedemin inancı, babaannemin çalışkanlığı ayakta tutuyordu tüm aileyi. Zaman değiştiriyordu her şeyi. Bir bir göç etti herkes uzak diyarlara, zaman bir anda ilerlemiş gibiydi. Annem evin tüm işlerini yapıyordu artık, babam sürekli başka şehirlerde çalışıyordu ancak altı ayda bir geliyordu. Babaannem kalp yetmezliğinden öldü, dedemin elleri artık tütün saramayacak kadar titriyordu. Kış çökmüştü üzerimize, kar lapa lapa yağıyordu Güney’in dağına ve tüm hayvanlarımız ahırda. Havada ağır bir temiz koku, gözüm kısık öylece bakıyordum uzaklara. Sanki babam Güney’in dağının hemen ardındaydı. Sanki, İzmir, İstanbul hep oradaydı. Çıkardım cebimden tabakayı sardım bir tane, yaktım hemen. Kar değmeden ellerime dedem beliriverdi kapı önünde, bir tane de ona sardım. Kar bütün gün yağdı, kar bütün kış yağdı. Bahar geldi, dedem hâla uyuyordu.

Şimdilerde sıkıldıkça içim kaçarım mezarlığa, ikisinin ortasına uzanır tütün sararım. Kendimi ancak o zaman mutlu ve güvende hissederim.