En Sevdiğim Şeyler

Bu dünyadan geçerken, her insan gibi kendimce yaşarken beni mutluluktan havalara uçurmasa da gülümsetecek şeyleri not alayım, diye düşündüm geçen günlerde. Yazdıkça o anları yaşıyor gibi hissettim. Okudukça yeniden mutlu oldum. Eklenecek bir sürü şey var hala fakat şimdilik bu kadarı toparlandı. Acaba senin küçük mutlu anıların nerelerde saklı? Bir beyin fırtınasına ne dersin? Hadi, erteleme ve bu güzel ilkbahar günün daha güneşli, daha sevimli olsun.

İşte benim minik mutluluklarım;

*Sabahları pencereleri açıp odama dolan temiz havayı koklamak

*Uyandığımda kendisini şapka zanneden kedim Ihlamur’u kafama dolanmış bir vaziyette bulmak

*İçinde ne olduğunu bilsem dahi kargo paketlerini açmak

*Sevdiğim insanlara bir şeyler hediye ettiğimde yüzlerindeki mutluluğu seyretmek

*Turuncu stateskopum

*Renkli küpelerim

*Eve geldiğimde Okumaya devam et

Görünmezlik Pelerini vs. Mesafeler

Vintage-Letters“Dear Friend, I like to start my notes to you as if we’re already in the middle of a conversation. I pretend that we’re the oldest and dearest friends, as opposed to what we actually are, people who don’t know each other’s names… and met in a chat room where we both claimed we’d never been before. What will NY152 say today, I wonder. I turn on my computer, I wait impatiently as it connects, I go online, and my breath catches in my chest until I hear three little words: ‘You’ve got mail.’ I hear nothing, not even a sound on the streets of New York, just the beat of my own heart. I have mail. From you.”*

Şimdi girdim eve. Sabah nasıl bırakıp çıktığımı unutmuşum. Bu aralar hep bir acele etmeler… Yapacak o kadar çok işim de yok, yani bazen düşünüyorum, çok bir şey halletmemişim bu telaşlarda ama nedense hiçbir yere, hiç kimseye yetişemiyorum.

Neyse, deyip balkona çıktım. Amacım evi bari biraz havalandırmakmış gibi davranıyorum ama bana lazım hava. Bu zamanların hafif akşam esintilerini öyle seviyorum ki. Üşütmeyen ama sıcak bir şey içesinin geldiği ya da omzuna annenin ördüğü şalı atıp tolere edebildiğin, belki hiçbir şey yapmayıp öylece durup biraz üşüyerek hala canlı olduğunu hissetmeye çalıştığın…

Biliyorsun, elinde kırmızı balon tutan o çocuğu her görüşümüzde kalbimiz ısınacak. Dikenlerin arasında bulduğumuz uğur böceklerinin nesli tükenmeyecek. O dikenler ne zaman batsa bir yerimize, ufacık kanayacak ama geçecek. Bazen başkalarının uçurduğu uçurtmaları arabanın camından izlemek zorunda kalacağız. Bir gün gerçekten balık tutmayı başaracağız. Onu da suya geri bırakacağız. Bazen bir şarkıyı bir türlü sevemeyeceğiz diğerini sevmekten asla vazgeçemezken. İstesek de istemesek de kendimizinkiler gibi ebeveynler olacağız ama yine de onlara kızmaya devam edeceğiz. En çok da onlara benzediğimiz için. Bazı insanlar Beatles’ı Okumaya devam et

Şanzelize Düğün Salonu

adsızSpoiler içerebilir.

Okuduğum son kitaptan bahsedeceğim bugün. İlk çıktığından beri haberim vardı kendisinden. Özellikle kapağı çok hoşuma gitmişti, o önemli. Ama ancak sipariş verebildim. Biraz da merakıma yenilip; çünkü uzun bir ara verdiğim roman okumalarına dönmek istediğim gibi, Tarık Tufan’ı da beğenerek okuyan ve bana öneren arkadaşlarım olmuştu. Evet, Şanzelize Düğün Salonu’ndan bahsediyorum.

Kitabın konusundan başlamak gerekirse, çok merak etmesem de, ilgimi çekmedi desem yalan olur. Başladım okumaya. Evet, zaten arka kapağı okuyan herkes içeride bizi bir iç hesaplaşmasının karşılayacağını tahmin edebilir. Öyle de oluyor. Hatta ben, bu hesaplaşmaların, geri kalan her şeyin önüne geçtiğini düşünüyorum. Amacın bu olması da ihtimaller dahilinde… Konu aslında Eda değil, Okumaya devam et

Anladık Prens Küçük.

Son bir iki yıldır olan şu Küçük Prens çılgınlığı hakkında bir şeyler söylemeden duramayacağımı fark ettim. Geç kaldığımı biliyorum ve bunu çoktan yapan sayısız kişi olduğuna da eminim. Ama gerçekleşmek zorunda. Nöropsikiyatriden yeni çıktım: İçimize atmayacağız, her şeyi ifade edeceğiz. Mümkünse sağlıklı şekilde.

En başta belirtmem gerekiyor, ben Küçük Prens’i severim. Abartının da ötesindeki popülaritesini bazen anlamakta güçlük çeksem de. Çünkü ben bir sürü kitap okudum. Çok sağlam olanlarına denk geldim. Tabii ki farklı türlerdi, tabii ki Küçük Prens’in kendine özgü bir cazibesi var. Ama ben o kategoriyi Yıldızlı Atlas’a ayırdım kalbimde mesela ve onun Küçük Prens’ten tek eksiği PR diye düşünüyorum.

En basit şekliyle, her yerde Küçük Prens’i görmek sıkıcı olmaya başladı. Mesele Küçük Prens de değil, onun böyle kullanılması. Ki biliyorsunuz o hissi, çok sevdiğiniz, bir parçanız haline gelen şeyler vardır, paylaşmak istemezsiniz. Yani, belki bu güzelliğin değerini takdir edecek birkaç kişiyle. Belki. Ama tüm dünya, her mağaza, bütün raflar, sinema salonları, bilumum nesne… Bu sadece sinir bozucu.

Malum filme gitmedim mesela. Güzeldir belki, bir ara açıp izleyebilirim, ama o kadar. Ki çoktan kendimi kaptırıp en azından bir not defteri falan alırım sanmıştım. Onu bile yapmadığımı fark ettim.

Tüketişimizden bıktım. NİHAYET! Nasıl bir saçmalığın içinde olduğumuzu anlayışım, aslında ‘idrak edişim’ –evet idrak, ‘anlama’ya bin basar. İdrak güzel bir kelime çünkü. Değerli. İçi dolu. Sen vintage gibi düşün. İdrak #vintage. – çok yakın geçmişte vuku buldu (görüyorsun).

Ha, bu idrak paramın bitmesiyle gerçekleşmiş de olabilir. Eyvallah:

Ayrı eve çıktığımdan beri, harcamalarıma koca bir ket vuruldu. Sadece kira giderim 400 tl arttı. Haliyle bazı etkili ekonomik politikalara ihtiyaç duymaya başladım. Dışarıdan yemeyi kestim. Gerçekten yemek yapmaya başladım. Kafelerde sürtmek de rafa kaldırıldı. Ki bu güzel, çünkü sıkılmıştım. Bir noktada hatırlamaya başlıyorsun; kafe amaç değil araçtı. Oturacak, zaman geçirecek başka yer yoksa, bir buluşma gerçekleşecekse, arada bir belki değişiklik olsunsa… Yurtta kalırken işe yarıyordu. Ki o sıra bile tadı kaçmaya başlamıştı. Neyse, ıvır zıvıra para harcamayı da kestim. Sırf gözüme güzel göründü diye aldığım ve sadece dekoratif kullanabileceğim şeyler, göz zevkimi tatmin etmeye bir ömür yetecek gibi zaten. Yurt ucuzdu, para artıyordu. Yapacak iş de olmayınca -bir de adı iki üç sene önce büyükşehir olan ama benim sadece şehir olarak bile görmediğim bu yerdeyseniz farklı bir aktivite de yok – uyaran da bu kadar çok olunca alışveriş yapıyorsun. Satayım yani, her yer indirim, her yerde harika ambalajlanmış bir sürü şey var, ‘şey’ diyorum, fark etmiyor gözümüze ne hitap etse alıyoruz. Bazen gözümüze hitap etmesi bile gerekmiyor, onu anlamakta güçlük çekiyorum. Evet, trendler hani… Herkesin her sezon, sene bile değil, gardırobunu yenilemesinden ama herkesin yine/haliyle birbirine benzemesinden bahsediyorum ki bu kötü bir şey olmak zorunda değildi eğer hala bir parça estetikten anlasaydık ya da ‘her verdiklerini almasaydık’!

Tabii, Küçük Prens deyince buraya geleceğimizi düşünmemiştiniz. Ben düşünmüştüm açıkçası ve daha bitmedi:

Elbise dolabımda giymediğim ve bazılarını hayat tarzım gereği giymekte gerçekten zorlanabileceğim sayısız kıyafet var. Geçen bir arkadaş muhabbeti ayakkabı sayılarımız üzerineydi ve bir yerden sonra kafamız karıştı. Bir de, alıp bir süre giyildikten sonra kenarı atılan ve yerine hemen yenileri gelen çiftleri saymayan arkadaşlarım var.

Olay şu ki; para denizinde yüzmüyoruz. Hiç öyle olmadık. Az buçuk çalışkan mini mini şeylerdik. Eğitim masraflarımız bir şekilde hafifliyordu. Bir de 90’lar serisi, bu çılgınlıkla beraber büyüdü. İçine doğmadık, bizzat gelişimine tanık olduk. Demek istediğim, düşüncesizce satın aldığımız şekilde yetiştirilmemiştik. İyi ki de böyle olmuş çünkü bir de tersi olduğunu düşünseniz ya. Ya hiç uyanmasaydık? Çok bir şey değil, orta halli aile çocuğu olarak konuşuyorum, hayat amacı olarak tüketiyoruz. Olay artık kanıksandı, aksi tuhaf sanki.

Son iki yıldır falan, daha mantıklı alışverişler yapıyorum. Daha az ‘alıyorum’. Ki almayı bıraktığım halde banyo dolabımdan taşan bilumum kozmetik ıvır zıvırına sahibim. 2 baza ve 4 kapaklı elbise dolabına sığmayan halimi tamir etmeye çalışıyorum. Artık hepimiz az buçuk böyleyiz, biliyorum ve artık ‘Dur!’ demek zorundayız; ‘Biraz ara ver. Nefes al. Sence de bir şeyler yanlış gitmiyor mu?’

 

-devam edecek…