Kırın-tı-M

Ölümle aramda hiçbir fark yok gibi
Yatağımda sırt üstü uzanmış
Işıkları kapatmış gece yine
Yatağım çoktan soğumaya başlamış
Ölümle aramda öyle uçurumlar yok
22 yaşındayım
Ne kadar da uzak görünüyor ölüm
Bazıları erken ölüyor demek
Dilim kurumuş
Ayaklarım soğumuş
Soğuk toprak kadar soğuk hava
Sessizlik
Sensizlik
Ve iliklerime dolan boşluk
Saç köklerim acıyor
Ölümle aramda hiçbir fark yok gibi
Kimse yok kadar kalabalık sokaklar
Kiminle konuştuğumu umursamayacak kadar yalnız sohbetlerim

Uzun yolculukların en güzel yanı yolculukların uzun sürmesidir. Bitsin ve eve döneyim, demek istemediğimizden yolu hep uzatırız. Giderken ve terk ederken en çok geri dönmekten korkarım, bu yüzden hep en uzak yerlere gitmişimdir. Geri döneceksem eğer bir gün, o kadar uzağa gitmeliyim ki dönmeye ömrüm yetmesin. Sevgi ne sıcak, tıpkı lavaboya boyu yetişmeyen bir çocuğun ancak parmak uçlarına değen su kadar: Sevgi. Ucundan yakalayabildiğin kadar işte. Ne kadar taşıyabilirsen parmaklarınla o kadar sevgi. Koruması çok zor. 

Üç Nokta

landscape-oil-painting-600-20

Hayat o kadar farklı bir kavram ki, alakasız anlamların aynı anlamda toplanması gibi.

Duygu, gerçeklik, yalan, disiplin… Yaşanan zamanın dışında yaşanmayan kısımları da içeriyor başlı başına.

Bugün ‘nefret ediyorum, asla yemem’ dediğin yemeği, ertesi gün öyle güzel yediriyor ki sana. Fark edip bunun nasıl olduğunu sorgulamaya başladığında tek bir cevapla karşılaşıyorsun: ‘Hayat’.

Zamanlamanın getirdikleri mi, yoksa biz mi şekillendiriyoruz hayatı?

Bu soruya ‘ikisi de’ diye cevap verirken, asla yapmam dediğimiz bir şeyi yaptığımızda niye her şeyi

Cevap yine hayatın kendisinde gizlidir aslında.

Kimine göre, ‘hayat bu işte, kanatlanıp uçmak yerine, dört duvar içinde hapsolursun’, kimine göre hayatı yaşa, korkma, öbür dünyayı sorma, kimine göre de ‘ağlama değmez hayat bu gözyaşlarına’.

Herkesin farklı şekilde yaşadığı hayatı aynı anda yaşamaya çalışma çabası, insanlığın savaşlardan sonraki en büyük yaşam mücadelesi bence. Öyle ki bu çaba bazı insanların başkalaşım geçirmesine bile neden olabiliyor. Konuşması, yürümesi, giyinmesi bile değişiyor. Ben bu tür insanları Yunan mitolojisinden kentavros*, Anadolu’dan da Şahmeran’a benzetiyorum açıkçası. Hayır, bunlar sadece efsane değil, gerçekten aramızda yaşıyorlar. Ama öz hayatlarından farklı bir biçimde yaşama isteği onları öyle bir hale getiriyor ki, en sonunda ya kentavroslar gibi saldırganlaşıp, insanlıktan uzaklaşıyorlar ya da şahmeran gibi uğruna hayatlarını adadıkları insan tarafından yok ediliyorlar.

Güçlü olanın hayatta kaldığı doğal seleksiyon gibi insanlar da özünü kaybetmeyerek hayatta kalanlar olarak sınıflandırılıyor bence. Seçilmişlerden olabilmek umuduyla…

Hayat…

*Yunan mitolojisindeki yarı insan yarı at olan yaratık.

Dinlenilesi…

Bir Dakika Gülmeye Bedel, On Saat Ağlıyorsun

Belki bilirsiniz bir menkîbe anlatılır padişahın biri ve âlim bir zâtla ilgili. Kısaca özet geçeyim; zamanın birinde kendince hayr yapmak isteyen keyfine düşkün bir padişah, halk cihetinde âlim bir zata haber gönderir. Fermanında âlim zâta hazinelerden ne kadar isterse alabileceğini ve tüm ihtiyaçlarını giderebileceğini söyler. Âlim zat geriye bir cümlelik bir mektupla mukabelede bulunur. Padişah mektubu alınca çok sinirlenir ve derhal âlimin huzuruna getirilmesini emreder. Mektupta ‘bir köleden almak, bize yakışmaz’ yazıyordur. Padişah, âlim zâta gürler ve sorar; ‘Sen ki ihtiyacı çok, fakir bir adamsın. Ben ki tüm bu zenginliklerin hükmedicisiyim. Nasıl olur da benim yüceliğimi, zenginliklerimi küçümsersin?’ der. Âlim zât, âlimliğinin hakkını verircesine şu düşündüren sözlerle cevap verir ‘Sen heva ve isteklerinin kölesisin. Ben ise onlara hükmediyorum. Senin köleliğinin yaptıklarının ben efendisiyim. Benim kölelerime kölelik edenden ben alamam.’

Bir aralar çok istikrarlı bir insan olduğumu düşünürdüm. Bunu kendime her sene istikrarla verdiğim aynı sözlerden biliyorum. “BU SENE ÇOK ÇALIŞACAĞIM? O GÜNÜN KONULARINI MUHAKKAK TEKRAR EDECEĞİM” Sanırım 5. sınıftan beri her yaz bu kararı alıp, her eylül bunu bir kez daha dillendirip, sene ortasında bir dahaki sene teessürle hatırlamak üzere rafa kaldırdım. Allah’a şükür hep yüksek derecelerle okulda yeri sağlam bir öğrenci de olsam, finallerden ve deneme sınavlarından bir önceki gece salya sümük bir sürü şey ezberlemeye çalıştığım hiç de nadir değildir. N’olur sanki Okumaya devam et

Kaçışın Yok! Öleceksin!

Meşhurdur, ‘Ölmeden önce en son ne yapmak isterdin?’ sorusu.

Bunu yazılarda okuruz, muhabbetini açar konuşuruz. Listeler yaparız kafamızda, ölümün aslında ne kadar yakın olduğundan bahseder ‘herkes nasılsa bir gün ölecek’ diye edebiyatın dibine felan vururuz. Ama aslında bakılınca da pek azdır gerçekten öleceği anı bilerek, o ana kadar bir şeyleri yetiştirmeye çalışanlar. Sonuçta doğum belgemizin üzerine bir de ölüm tarihimizi arasında ufacık bir tire ile karalamıyorlar, karalayamıyorlar. Çünkü hayatı murad edenden başkası bilmiyor ölüm anının saatini.

Ölümü konu edinip muhabbetin en hasını da yapsak, malesef kimse gerçekten ölebileceğine kalpten inandıramıyor kendisini. Çok uzak geliyor hep, en azından bana öyle geliyordu. Aklen ölümün varlığını ve birliğini, kaçınılmazlığını etrafımda gördüğüm delillerle beraber kabullenmiş de görünsem, kendimin ölümü bana hep çok uzak gelirdi. Geleceğe dair kurduğum milyonlarca hayalden biliyorum bunu. Sanki hiç ölmeyecekmişim gibi yılların yaşam planı var kafamda. Halbuki ölenler de hep hayalleriyle öldüler. Onların da istekleri, beklentileri, yaşamak istedikleri vardı. Ama hayat onları da hep beklemedikleri bir anda aldı. Hastalığın en ağır pençesinde de savaşsa, son nefes anına kadar ölüm insana hep uzak görünür. Ne zaman ki artık sona yaklaşır, o zaman başlar vedalara.

Ben de öyle yaptım.

Amerika’yı vuran Sandy kasırgasını Kanada’da da çaresizce bekledik. Günler öncesinden tüm ülkeyi uyarılar sardı. Batı yakasını deprem vurdu, tsunamiler toprak yuttu. Biz de doğu yakası olarak çaresizce beklemeye başladık. Evin her köşesini su ve yiyecekle depoladık. Uzmanların uyarılarına göre en az yetmiş iki saat boyunca su ve elektrik kesintisi bulunduğum şehrin her yerinde boy gösterecekti. Başta kâle almadım. Nasılsa ne yağmurlar görmüştüm Kanada serüvenim boyunca. Ama birkaç arkadaşın evinin önündeki devasa ağaçların zeminle bir olduğunu duyup, sokakları hafifçe terleten o minik yağmur damlaları fırtına şiddetinde evimin duvarlarını da sarsana kadar. İşte o an başladı herşey; ‘ya sabaha çıkamadan ölürsem?’

Bu ufak kuruntu önce ‘oh okul derdi bitmiş olacak’ diye bi’ sevimli geldi. Sonra öbür dünyanın sorgu sual kısmını düşününce bi’ ürperdim. Annesinden babasından uzakta yaşayan biri olarak onlara olan hasretimi daha bir derinden soludum. Evet gerçekten ‘öleceğini bilsen ne yapardın?’ diye defalarca muhabbetini yaptığım bu kısa cümlecikle o an yüzleşiyordum. Aman Allah’ım ne çok şey vardı! İster inanın ister inanmayın kendisini son gün sınava çalışan bir öğrenci gibi hissettim (malum öğrenci de olduğumdan bu hisse hiç yabancı değilim). Anlayacağınız şiddetli derecede bir stres kapladı içimi. Ne çok konu vardı o kaçınılmaz sınavda çıkacak olan ve benim kendimi hazır hissetmediğim! Vakit kaybetmeden ailemi aradım. Onlar da Kanada içinde farklı bir şehirde olduklarından, onların sıhhatleri açısından da endişeliydim. Telefonda konuşurken iki taraf da birbirini telaşlandırmadan dikkat uyarılarını ve sevgisini belirtiyordu.

Helalleştik.

Çok garip.

Küçükken son anımı hep ailemin yanında hayal ederdim. Ve o an ailemden kilometrelerce uzaktaydım. Bu hissin verdiği yalnızlıkla diğer sevdiklerimi de aradım. Sona yaklaşma hissiyatının tedirginliğiyle ve son olduğunu düşündüğüm bir hüzünle onları çok sevdiğimi söyledim. Bir de haklarını helal etmelerini. Ne çok bağıra bağıra sevdiğimi ilan etmek istediklerim vardı o an. Özür dilemek istediklerim. Son kez sesini duymak istediklerim. Ve ne zaman olduğunu bilmeyip de ensemde hissettiğim ölüm solukları. Ömrüm olduğundan yüzde yüz emin olsam belki gururumun ve nefsimin engellerinden yapamayacağım birçok şeyi, o an yapmak istedim. Çünkü eğer fırtınanın pençesine hapsolursam bir daha asla yapamayacağımı biliyordum. Yine o son günlük talebe hissiyatı kapladı her yanımı. Bunca senelik ömrümü bi ‘keşke günlük çalışsaydım!’ ızdırabıyla gözden geçirdim. ‘Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz.’1 hakikatı ürpertti beni. Bu yaşantı ikinci devresi cennet bahçesi olan bir başlangıçla sonlanır mıydı? Emin olamadım. Hem de hiç.

Bir de komik olan, eğer ölürsem içemem diye bol bol çay içtim. Fırtınadan odamın pencereleri sarsılırken bile ölümü tam manasıyla ciddiye alamayışım, cennet bahçesi mevzuunda daha bir endişelendirdi beni. Belki tüm ömrümü hakkıyla bu doğrultuda yaşasaydım, o an bu kadar korkmazdım. O an endişesini yaşadığım kadar evvel ömrümde de ‘’ EVET BEN ÖLECEĞİM ‘’ bilinciyle bir hayat sürseydim, belki de ölüm bana bu ızdıraplı dünya hayatından bir geçiş tadında cennet anahtarı görünecek, bu ayrılık endişesi daha sevgili onlara dair bir vuslata dönüşecekti…

Ne çok şey vardı düşünülecek, yaşanacak.. İşin garip yanı da, ölümü beklediğim o günün bir öncesinin de doğum günüm olmasıydı. Ömür iki gün… İki han kapısı arası mesafe. Bir ezan ile selâ arası kadarcık.

Bunları düşünürken içimdeki fırtına mı daha şiddetliydi yoksa dışarıyı talan eden mi, bilemedim. Şu an bunları okuduğunuza göre sanırım hâlâ ölmemişim. Ama ölümü hatırlamak için ikinci bir fırtınayı beklemeye de pek niyetim yok.

Bu arada;

Biliyor musun, bir gün sen de öleceksin?

‘Ölümün bizi nerede beklediği belli değil. En iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim..’2

 

 

  1. Hadis-i Şerif
  2. Michel de Montaigne