Hoşgeldin

Ey bebek!

Daha iki ay önceydi, yoktun dünyada. Birkaç ay önce yaptın ilk sürprizi, annene ve babana. “Ben de varım burada!” dedin. Müjdeli haberin yayıldı yavaş yavaş, dilden dile, kulaktan kulağa. Bizim dünkü deli kız, anne oluyordu! Bense, kuzen mi oluyordum onüçüncü defa, yoksa dayı mı, bilememiştim.

Daha iki sene önceydi, bir yaz günü. Anneni evlendirmiştik babanla. “Kendisini öz annesinden iyi tanıdığım”ı iddia ettiğim, ve “beni kendi öz annemden daha çok bilen, tanıyan” yegane kişi olduğunu düşündüğüm anneni, koca evine verdiğimiz o düğün gününden beri ilk defa görmek nasip olmuştu, canlı canlı. Bu sefer arada bir fark vardı: Sen. Biz daha kendisinin evlenip gitmişliğine alışamamışken, o anne olup gelmişti.

“Herkes çocuk sahibi olur, ama herkes anne olamaz” derler. Ben Okumaya devam et

Orda, Bir Ev Var Uzakta

Bir akrabaya, ya da bir tanıdığa yatılı misafirliğe gidildiğinde, o gece uyumadan önce, annesine gizlice “Anne, neden evimizde değiliz?” diye mızmızlanan çocuklardık hepimiz. Yatağımızı özlerdik, uykuya dalmadan önce odanın tavanını seyrederekten hayaller kurduğumuz üzerinde; ya da kanepeyi salondaki, hafta sonları gece saat “geç” olmuşken kanepeye yayılarak TV seyretmenin verdiği o zevki isterdik, özellikle de baba evde yoksa ya da uyuyorsa. Evimiz pahabiçilmezdi bizim için; odamız, mutfağımız – daha dogrusu buzdolabından ibaret gördüğümüz mutfağımız – , banyomuz bile yeri dolmaz cinstendi başka evinkiyle, öyle evcildik biz. Sonra gün geldi, büyüdük. Kendi başımıza geçirdiğimiz zamanlar artmaya başladı. Annemizi daha seyrek görmeye başladık mesela. Artık dışarda yemek yemeye başladığımız günler gelmişti. Arkadaş ortamı denilen kavramla tanışmıştık, evin varken aynı şehirde, kalkıp arkadaşının evinde, bir süre sonra da okulunun yurdunda kalmaya başladık. Ya da başka şehirde yaşamaya başladık direkmen, okulun sürüklemesi ile. Şartların gerektirmesi ile, veya zamanla, hep dışarıyı tercih eder olduk, evimizin yerine. Gözümüz dışardaydı, dışarıya ait olmaya çalıştık hep. Ailemizden çok arkadaşlarımızla vakit geçirmeye çalıştık; eve geç gelip, sabah erkenden çıkıp gitmek istedik. “Nerdesin, kaçta geleceksin eve?” soruları en nefret edilen sorular sıralamasında, hocanın “Ödevini neden yapmadın?” sorusu ile birincilik için kapışırdı. Bu dışarıcıllık dönemi öyle bir dönemdi ki, bir süre sonra değil evimizden uzak yaşamayı, memleketimizden, hatta bazen ülkemizden başka yere gitmenin, mümkünse oralarda yaşamanın hayalini kurardık. Hayal kurmak güzel şeydi, ama davulun sesi uzaktan hoş gelirdi, özellikle de elindekinin değerini bilmediği zaman insan …  Kendine ait olan bir odanın kıymetini, bir valize sığacak kadar eşyası ile ordan oraya şehir değiştirip duran insan bilir. Her sabah ekmek almaya gitmekten şikayet eden çocuğun hali, başka kültüre sahip bir ülkede yılı aşkın süre, ekmeğe hasret yaşamış adam için anlamsızdır; her ne kadar ikisi de farklı yıllara ait aynı kişiler olsalar da.  Aylar geçer de, bir ezan sesi duymazsın, ezanın değerini işte o zaman anlarsın. Evin değerini, memleketin değerini, ailenin değerini, insan gerçekten uzak kalınca anlarmış. Ama insanın yurt dışındayken elde ettiği en büyük kazanım şu olsa gerek: Hiç bir zaman şikayet etme. İlla ki her gittiği yerde insanın öğrendiği şeyler olur, hiç bir şey öğrenmese de, geldiği yerin kıymetini öğrenir. Ben ilk Kore’ye gideceğimi söylediğimde “Ne işin var orda?” diye soranlar, şimdi artık geri gelmek istediğimi söylediğimde “Ne işin var burda?” diye soruyor.  =)

Hayat, ilginç bir bulmaca, komşunun tavuğu hep insana kaz görünüyor.

Yurt Dışında Türk Olmak

Tarih, 22 Şubat 2012; yer KAIST üniversitesi, Kore. KAIST One adlı bir komütenin desteklediği, bir Tacikistan tanıtım gecesi. Gecenin bir yerinde, üç Tacik arkadaş yöresel dans gosterisi yapıyor, kültür tanıtım amacıyla. Ve o üç arkadaşın şu ortak özelliği dikkatimi çekiyor: hepsi de Türkçe konuşuyor. Şimdi burda, hemen akla gelebilecek şu yanlış bilgiyi engellemekte fayda var. Tacikler, köken olarak Perstirler. İranlılarla aynı soydandırlar. Yani aslında sanıldığı gibi, Özbeklerin, Kazakların aksine, Taciklerle aynı soydan gelmeyiz. Dilleri Farsça’dan türer. Yani, bizim için  Farsça öğrenmek nasılsa, onlar için de Türkçe öğrenmek öyle. Irkları olan Tociki kelimesi, “Türk olmayan” manasına gelse de, bu insanlar Türkçe konuşuyor, aynı dersleri dolayısı ile konuştukları İngilizce ile aynı akıcılıkta.

Bundan bir gun sonra, siyahi bir arkadaşla tanışıyorum. Nerelisin diye soruyor, Türk’üm diyorum. Bana “Mehaba, nasılsın?” diyor, Türkçe. Şaşkınlıkla soruyorum: “Siz nerelisiniz?”, “Ganalıyım” diyor. Ben de ona, tanıştığım ve Türkçe bilen ilk Ganalının o olmadığını, başka bir arkadaşla daha tanışmış olduğumu söylüyorum. Boğaziçi’nde 5 sene okuyup buraya gelmiş, çok rahat Türkçe konuşan bu bahsettiğim arkadaşın, bu yeni tanıştığım arkadaşa iki kelime Türkçe öğrettiğini öğreniyorum.

O günün akşamı, bir Türk arkadaşımla kampüsteki kafeteryada yemek yiyoruz. Bir Koreli arkadaşım yanıma geliyor, aynen şu cümleyi kuruyor, Türkçe: “Ya baksana, Daejeon’da (şehrin ismi) hiç Türk kebapçı var mı? Arkadaşlarım merak ediyor da, götürmek istiyorum onları.” Üzülerek cevap veriyorum: “Valla, olsa biz de oraya gideceğiz de, maalesef. Hepsi Seul’de.”

Bu bahsettiğim insanların hepsi, bir şekilde yolu en azından İstanbul’a düşmüş insanlar. Türkiye’de 1 haftadan 1 yıla kadar, az ya da çok kalmış, Türkiye’yi görmüş, sevmiş, dolayısı ile dilini öğrenmişler. Sayıları da hiç öyle azınmanacak kadar az değil. Bir İranlı arkadaşımdan aktarıyorum: “Şu KAIST’te İngilizce ve (tabi ki) Korece’den sonra en  çok kullanılan iki dil: Rusça ve Türkçe. Ve ikisini de öğrenme imkanım olmuştu zamanında, ama öğrenmemiştim, şimdi keşke en azından birini öğrenseymişim diyorum.”

Bundan yaklaşık bir ay önce, Türkiye’de lise okuyan bir Koreli arkadaşım bana baklava getirmişti, bunu internette paylaştım, isteyen gelsin bitmeden diye, talebi karşılayamamıştık.

Bütün bu anlattıklarımda şu noktaya işaret etmek istiyorum: Belki vatanımızın sınırları içindeyken “Türk’ün zaten Türk’ten başka dostu yok”, “Türk’ü Türk’ten başka seven yok” diye düşünen vatandaşlar, aslında çok büyük bir yanılgı içindeler. Dünya’nın birçok yerinde insanlar Türkiye’den bahsediyor. Türkiye’ye geliyorlar, geziyorlar, seviyorlar, geri dönüp anlatıyorlar. Benim bile hala fırsat bulup gidemediğim yerlere gitmiş arkadaşlarım, bana kendi vatanımın ne kadar güzel olduğunu anlatıyor, fırsat bulursa tekrar gideceğini söylüyor. Singapur’da öğrenim görmüş bir arkadaş, o zamanlar yurt dışına gezi düzenlenecekken, Türkiye gidilmek istenen yerlerde ilk sıraları aldığını söylüyor. Aslında, bu örneklerimi farketmişsinizdir, hep Asya ağırlıklı veriyorum, çünkü şu an yaşayıp gördüğüm yer burası. Ama buraya Türk olarak gelmek, gerçekten ayrıcalık. Bunu hissediyorsunuz. İnsanlar hissettiriyor. Adam 45-50 yaşına gelmiş, hayatında Kore sınırları dışına çıkmamış taksi şoförü de olsa, Üsküdar’a gideriken şarkısını duyduğunda reaksiyon gösteriyor, bu şarkının tanıdık geldiğini, zamanında savaşa gelen Türk’lerin, babalarına dedelerine böyle miraslar bırakıp gittiğini söylüyor. “Türkiye”, diyor “Brother country”. O savaşa sadece Türkiye değil, dünyanın her bir ucundan, 19 millet geliyor, ama bizim Türkiye’miz “Broher country” oluyor. Yani, hala Türkiye’miz için yanlız olduğunu düşünenler varsa, biraz Asya’yı dolaşmalarını, ordaki Türk dostluğunu, sempatisini hissetmelerini tavsiye ediyorum.

Ayrıca, “Bu ülkede yaşanmaz” diyenler, eğer razıysanız, sizinle yer değiştirmek isteyen çok arkadaş tanıyorum. Bu dönemin sonunda mezun olacak bir arkadaşım, Türkiye’deki üniversitelere master için başvurmayı düşünüyor. Henüz Türkiye’ye gitmemiş başka arkadaşlarım var, en azından bir gidip görmek istiyoruz diyorlar. Belki siyasi ya da ekonomik çok problemlerimiz olabilir, ama hangi ülkenin yok ki? Ve bu problemleri aşmak, bize düşüyor. Ama, bizim vatanımız, bizim insanımız, öyle kolay bulunabilecek bir şey değil. İşte bu, her ülkede yok. Eğer bir dil, konuşulma oranı olarak, Komünist Rusya’nın diliyle, hem de mesafe olarak daha uzak  bir yerde; sıcaklığı, samimiyeti, ülkesine duyulan sevgi ve saygıyla yarışabiliyorsa, bence Türkiye’mi yaşanmaz gören herkesin, olaylara bakış açılarını biraz genişletmeye ihtiyacı var derim ben.

Zamanında denilegeldiği gibi: Hayırlı günler Türkiyem, her nerde yaşıyor, ve yaşatılıyorsan.