Alıntı

16 Kasım 1961

…Sonunda öyle bir yere varıyorsun ki, hayatının sahici bir şeye benzemesini istemeye başlıyorsun… Ama sonra, sahici olan nedir diye düşünüyorsun. Başkalarının hayatı hakikaten sahici mi? Bizden öncekiler hakikaten yaşadılar mı?

Boşlukta sallanan, ucunda ağırlık olmayan bir ip gibiyim Yengecim… O ip kopar mı?  Hastanede, babamın başucunda Kopernik’in hayatını okudum. Hakikaten yaşamış…

Mino’n

    (Mino’nun Siyah Gülü, Hüsnü Arkan)

 

3 Kitap

“…normal şartlar altında anlarsınız, kaşa göze gerek kalmaz, tanır, kim ne ister bilirsiniz, sağa mı, sola mı, Buridan’ın eşeği gibi kararsızlıktan ölmezsiniz, sağ ya da sol, net, kim susadı, sağ, sağ bardağa uzanır, kim kanadı, sol, dudak solu emer, yüzüğü kim takacak, yine sol, sol sola yüzüğü takar, net, hep net, şimdi bakın, bir el kaş göz yapıyor, iki el çok gürültücü…”

cemk3Cem Kızıltuğ’un ilk deneme kitabı ‘Doku’ 2014 doğumlu. Çizimleriyle bildiğimiz Kızıltuğ’un yazdığını duyduğumda şaşırmadım değil ama okuduğunuzda siz de göreceksiniz, aslında yazsa da çizmiş o. Çizerken nasıl özgürse, yazarken de öyle. Geldiği gibi. Hiç yabancılık çekmiyor insan.

Çizimlerine çocukluğumdan aşinayım, yeteneğine hayranım, kitap fuarından aldığım ve imzalattığım büyük boy Mevlana çizimini hala saklarım ve bir çizimini gördüğümde onun elinden çıktığını rahatlıkla anlarım. Bu sebeplerden, kitabı çıkar çıkmaz satın aldım. Zaten gelişmeleri adım adım Instagram hesaplarından takip etmiştim zira yazı ve çizimler Cem Kızıltuğ’a, o harika, özgün kapak tasarımıysa Ravza Kızıltuğ’a (eşi) ait. Satın alacak olursanız, ambalajlanmış olduğunu göreceksiniz çünkü deforme olması muhtemel bir kapağı var. Ben hala o ambalajda tutuyorum korumak için.

Farklı bir tadı var bu kitabın. Denemeden geçmeyin.

*

Neden Canımız Yanar?

Tübitak Yayınları’ndan çıkan bu kitap yeni değil ama benim güncel kitaplar rafımda tuttuğum bir eser çünkü kendisini –müstakbel mesleğim gereği bir kaynak olarak kullanmayı sevdiğim gibi, Tübitak kitapları her zaman güzel, her zaman sevilesi olmuştur. Okunup karanlık raflara atılmaz. Mümkünse göz mesafesinde tutulur.

Kitapta her bölümde ağrının farklı bir sebebi ele alınıyor. Örnekler üzerinden gidiliyor ve yazarın yer yer eğlenceli olabilen üslubu ve bilgisinin derinliği etkileyici. Okuyanan yeni bakış açıları kazandıran o enfes kitaplardan. Teşekkürler Dr. Vertosick, Jr. !

*

14 Tarifle Dünya Edebiyatı Tarihi!

Kafka’nın Çorbası da çıktığı aydan (Ağustos 2010) itibaren radarımda olan fakat o kadar hızlı edinemediğim bir kitap. Yine de tanıtımını okuduğum anda almayı kafaya koymuştum ki bırak kitabı, o tanıtım yazısını bile saklıyorum.

14 ayrı bölümün her biri bir yemek tarifi. Lezzet katansa, her tarifi farklı bir edebiyatçının üslubuyla okuyor olmamız: Jane Austen usulü Tarhunlu Yumurta, Borges usulü Dieppe Dilbalığı, Kafka usulü Çabuk Miso Çorbası…

Kitap Can Yayınları’nın Kırkmerak serisinden. Neden şaşırmıyorum?!

Şanzelize Düğün Salonu

adsızSpoiler içerebilir.

Okuduğum son kitaptan bahsedeceğim bugün. İlk çıktığından beri haberim vardı kendisinden. Özellikle kapağı çok hoşuma gitmişti, o önemli. Ama ancak sipariş verebildim. Biraz da merakıma yenilip; çünkü uzun bir ara verdiğim roman okumalarına dönmek istediğim gibi, Tarık Tufan’ı da beğenerek okuyan ve bana öneren arkadaşlarım olmuştu. Evet, Şanzelize Düğün Salonu’ndan bahsediyorum.

Kitabın konusundan başlamak gerekirse, çok merak etmesem de, ilgimi çekmedi desem yalan olur. Başladım okumaya. Evet, zaten arka kapağı okuyan herkes içeride bizi bir iç hesaplaşmasının karşılayacağını tahmin edebilir. Öyle de oluyor. Hatta ben, bu hesaplaşmaların, geri kalan her şeyin önüne geçtiğini düşünüyorum. Amacın bu olması da ihtimaller dahilinde… Konu aslında Eda değil, Okumaya devam et

Franz Kafka: Milena’ya Mektuplar

Artık Kafka’nın eserlerini klasik olarak sayabiliriz, diye düşünüyorum. Diline ve edebiyatına edebileceğim bir lafım yok. Bu tür insanlar hakkında yorum yaparken çok dikkatli olunmalı. Eleştirilerimiz kendi eksikliklerimizi ortaya çıkarabilir. Nitekim bu yazıyı yazmadan önce okuduğum kitapla ilgili başkaları neler düşünmüş, diye internette dolaşırken dikkatimi çeken şeylerden biri de bu oldu. Birbirlerine neredeyse zıt yorumlamalar yapılmış. Yüzeysel ve fazla derin çıkarımlar yapılmış. Bir bakıma, kendi fikrimizi söylemeyecek miyiz, yaklaşımı da doğru (zaten böyle düşündüğüm için ben de kendi fikrimi yazıyorum) ama dediğim gibi çok dikkatli olunmalı.
Kitapla ilgili söyleyeceklerime gelince; öncelikle kitap Franz Kafka’nın hayatının son dönemlerinde Prag’dan, Viyana’da yaşayan Milena Jesenska’ya yazdığı mektuplardan oluşuyor. Birçok yayınevi basmış kitabı. Bazı yayınevlerinin basımında Milena’nın, Kafka’nın arkadaşı ve eserlerini yayınlayan kişi olan Max Brod’a gönderdiği mektuplar da var. Ancak Milena’nın, Kafka’ya gönderdiği mektuplar yok. Kafka onları yakmış. Kafka’nın mektuplarının bir kısmını da Milena karalamış. Kafka aslen bir Çek Yahudi’si. Çekçe ve Almanca’ya iyi derecede hakim olmasına rağmen ana dilinin Almanca olduğunu söylüyor kendisi. Eserlerini Almanca yazıyor. Milena ise bu eserleri Almanca’dan Çekçe’ye çeviriyor. Tanışmaları bu sayede oluyor. Başlarda görece daha resmi giden konuşmalar hızla samimileşiyor. Hatta öyle samimileşiyor ki artık onun adı samimilik değil bence müptelalık. Bu derece samimi ifadeler Kafka’nın (Kafka’nın bile) yazdıklarının geçekliğini sorgulatıyor insana. Tabii buna Milena’nın nasıl bir dille karşılık verdiğini kestirmek zor. Ancak mektuplaşmanın uzun sürmesinden (3 yıl sürüyor ve bazen günde 2-3 mektuba çıktığı oluyor, bazen de haftada bir) ve Kafka’nın arada verdiği spoiler-lardan anlaşıldığı üzere (Kafka kadar olmasa da) o da yakın bir dil kullanmış. Mektuplarda sık sık hastalıklarından bahsetmiş. Kafka çok hasta. Anladığım kadarıyla da verem. Ve yine çokça da gelecekten bahsediyorlar. Ancak Kafka çok karamsar, tereddütlü ve alıngan biri. Bir şey söyler söylemez hemen iç dünyasına dönüyor; ‘Aslında şöyle düşündüğüm için böyle söyledim.’, ‘ Tabii bu düşünce de şuradan geliyor. Bu da beni şöyle bir insan yapıyor.’ gibi ifadeleri sık kullanıyor. Her ifadesinin sonu; sensiz yaşayamam, ben aslında senim, sen şöyle bir meleksine çıkıyor. Tabi bunları söylerken öyle öyle tasvirler, öyle benzetmeler yapıyor ki oralara zaten diyecek bir şeyim yok. Zaten kitabı çok önemli bir edebi eser yapan da bu. Bir de Kafka’nın sevgi ve bağlılık anlayışı… Neredeyse hiç görmemesine rağmen (2 defa görüşüyorlar) yaşadığı duyguların yoğunluğunun öneminden çokça bahsediliyor ama burada ‘Adam ne sevmiş be!’ demeden önce birkaç durumu göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bir defa Kafka’nın başarılı insanlara karşı duyduğu hayranlık biliniyor. Örneğin; iş yerinde 10 parmak daktilo yazan müdürünü kusursuz buluyordu. İkincisi Milena’nın bu yazışmalara devam etme sebebi de kendisinin de belirttiği eşinin onu aldatması olabilir (Milena evli, Kafka nişanlıydı). Yani bu söylediklerim direkt sebep olmasa da, etkileri de yadsınamaz. Bir de bu mektuplar Kafka’nın diğer eserlerinden farklı olarak kendi ağzından, birebir kendi iç dünyasını yazmış olması sebebiyle önem taşıyor. Aşağıda kitaptan birkaç beğendiğim alıntı yapacağım.

“yine de aslında sevdiğim sadece sen değilsin, daha fazlası; senin aracılığınla bana hediye edilen varlığım.”
“‘yine de’ kelimesi bu mektuplarda gerçekten gerekliydi; ama zaten kelime olarak da güzel değil mi? insan ‘yine’ bölümünde mücadele ediyor, orada hala ‘dünya’ var; ‘de’de ise dibe gidiyor, orada artık her şey bitmiş oluyor.”
“mektup yazmak, hayaletlerin önünde soyunmak demektir, ki onlar da aç kurtlar gibi bunu bekler zaten. yazıya dökülen öpücükler yerlerine ulaşmaz, hayaletler yolda içip bitirir onları”
“unutamayacağım bir doğa olayıydı yüzün milena. bulutlardan değil, kendiliğinden gölgelenen bir güneştin sanki.
ne söyleyeyim daha? kafam ve ellerim dinlemiyor beni..”
”kişiyi mutluluk öldürebilirse benim çoktan ölmem gerekirdi! ama ya benim gibi ölüm yargısına uğramış biri, mutluluktan ötürü kurtulabilirse ölmekten? öyleyse yaşayacağım demektir”
“bak milena, ‘en çok seni seviyorum’ diyorum, ama gerçek sevgi bu değil belki, ‘sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla’ dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki.”..

Bir de kitapla ilgili etik tartışmaları var. Sonuçta özel bir durum. Ancak benim düşüncem bu mektuplar okunduktan sonra dedikodu tarzında değil de, edebi bir eser tarzında olaya yaklaşılırsa etik bir problem oluşmayacağı yönünde. Tabii burası biraz sallantıda bir konu. Sonuçta ölürken arkadaşından tüm eserlerini yakmasını istemiş.