Bay Nautilus


Not_20160519_223413_01

Bu akşam evimde beni orta yaşlı bir salyangoz karşıladı. Şasırsam mı, diye düşündüm ama hali hazırda o kadar yıpratıcı bir gün olmuştu ki, bir parça daha mücadeleye halim yoktu. Akışına bıraktım. Karşısına geçip oturdum. Bir yandan muhabbet ediyorduk ama bir yandan da düşünmeden edemiyordum: Diyelim balkondan girdi, odanın öbür tarafına nasıl geçti? Salyangozlar halıda ilerleyebilir mi? Yapışacağını varsaymıştım çünkü ama başka bir açıklama da getiremiyordum. Bir yandan da bu düşüncelerimi çaktırmamaya gayret ediyordum. Ayıp olurdu. Tanrı misafiriydi sonuçta. Ben de gününün nasıl geçtiğini sordum:

-Bugün neler yaptın, anlatsana?

-Sorma. Az kalsın boğuluyordum. Yağmur suyunu içine çekip nefessiz kalacağım bir çift akciğerim olmadığını düşünürsek bu biraz çılgınca. Neyse, kendimi yüzeye zor attım. Toprak bazen deli ediyor beni. Hem hani suyun kaldırma kuvveti vardı? En azından deneyebilirdi yani. Ömürlerinin bir kelebeğinkinden bile kısa olduğunu düşünürsek, su damlaları bazen fazla kendini beğenmiş olabiliyor.

-Sakin ol, dedim. Bir şekilde halletmişsin işte. Her yağmurdan sonra böyle sızlanıyorsan işimiz zor.

-Burada hayatta kalmaya çalışıyorum, biraz saygı duyamaz mısın?

-Af edersin. Zor bir gündü. Seninle bir ilgisi yok.

-N’oldu?

-Çalıştığım firma yapay kalpler üretti. Ama salaklar pili unutmuş. İnsanların derilerinden sarkan bir kabloyla yaşamalarını beklediler. Tabii pazarlama süreci çok kötü gitti. Şimdi şeklini şu çizdiğimiz kalplere benzeyecek şekilde yeniden dizayn ediyorlar. Ve şimdiden olumlu eleştiriler gelmeye başladı ve ben artık kendi aklımdan şüphe ediyorum.

-İnsanlar! dedi. Daha şekilci olabilir miydiniz acaba?

-Şurada sana içimi açıyorum.

-Tamam, tamam. Sıkma canını. Bir noktada, aslında konuşabileceğin halde susmayı tercih edebiliyorsan aklı başındasın, demektir.

-Bu buraya pek olmadı sanki.

-En azından olası bir kalp hastalığına karşı gövdemden çıkan bir kabloyla yaşamak zorunda olmayacağım.

-Tamam, anladık.

-Hem biz kalbi sizin gibi çizmiyoruz. O ne ki öyle?!

-Hala konuşuyor musun?

-Belki bir gün dünyayı bile biz yönetiriz.

-Fazla uçmadın mı?

-Hatta belki…

-Senin hava alma zamanın geldi. Serbest düşüşe hazır mısın?

Umarım salyangozlar da o psikopat örümcekler gibi kin tutmuyordur. İki nesil sonraki salyangozu elinde bıçakla kapımda görmek istemem.

*

Görsel: Büşra Ün

Lütfen Yardım Edin

 

Uyanmak istemiyorum. Uyanıp yeni güne başlamak, günlük koşuşturmacalara kapılıp boğulmak istemiyorum. Kalkmaktan başka çarem yok. Kalkıp günlük alışkanlıklarımı yerine getireceğim kuşkusuz. Duş almak, işe gitmek, gelince evi toparlamak, geriye kalan kısa zamanda okuyabilmek; işte her gün yaptıklarımız. Bunlar her insanın yaptığı ya da yapmak zorunda olduğu şeyler. Çoğu insan bu rutinleri severek yaptığını iddia ediyor. Aman ne hoş! Ben onlardan değilim. Mide ağrılarım başladı yine, her gece böyle oluyor. Yediklerime ne kadar dikkat edersem edeyim bir yerden sonra insan dayanamıyor. Geceleri canım kızartma ya da köfte istediğinde engellemeye çalışıyorum, ardından dayanamayıp kendimi patatesleri soyarken buluyorum. Gecenin sonunda sabaha kadar kıvranıyorum yatakta. Çoğu zaman bu sıkıntıları baharatlı yiyecekler, abur cuburlar yediğim için yaşıyorum.

O sabah mide ağrılarım şiddetlenince çalıştığım danışmanlık merkezini arayıp gelemeyeceğimi söyledim. Telefonu açan sekreter kim bilir neler söylemiştir arkamdan: “İnsan gelemeyeceğini akşamdan söyler de ona göre ayarlarım ben de görüşmeleri. Yok ama bunlar hep son dakika söylerler. Ben mecburum tabii dediklerini anında yapmaya. Başka ne işim var zaten!” Yüzüme söylemese de neler söyleyeceğini tahmin edebiliyorum. Cevap vermek istiyorum: “İnsan ne zaman rahatsızlanacağına karar verebilir mi?”

Ağrılarımın şiddeti azalınca bilgisayarımı açıp elektronik postalarıma bakmaya başladım. Onlarca postanın hepsi bankalardan ya da alışveriş sitelerinden geliyordu. Aralarında yaşamım boyunca hiç almayacağım ürünlerin fotoğrafları da vardı. Nitekim kocaman bir bahçe makası fotoğrafını görünce istemsiz gülümsedim. Acaba ileride bir gün bahçeli bir evim olur diye almalı mıydım? Bütün postaları seçip silecekken bahçe makasının altındaki posta dikkatimi çekti. Diğerlerini silip ona odaklandım. Belki danışanlarımdan biri yollamıştı. Postanın içinde ek dosya vardı bir de, üzerindeyse büyük harflerle “LÜTFEN YARDIM EDİN!” Yazıyordu. Ek dosyayı açıp okumaya karar verdim. Umarım izinli olduğum günü kendimle geçirmeme izin verir, diye düşünüyordum. Şöyle bir göz gezdirip, bir iki telkinde bulunup, danışmanlık merkezine gelirse seansları ayarlayacağımızı yazıp gönderecektim.

“Öncelikle sizi rahatsız ettiğim için üzgünüm; ama yaşadıklarımı anlatacağım, yardım isteyeceğim kişinin siz olduğuna inandığımdan bunları bir mektup olarak gönderme cüretinde bulundum. Aslında eski usulde el yazısı ile yazıp adresinize postalamayı düşündüm; fakat faturalarınızın arasına sıkışıp kalmak istemediğimden elektronik ortamda yazmak istedim. Ne derece inandırıcı olacağını bilmeyerek sizden bana yardım etmenizi istiyorum. İnsan kendiyle ilgili bir şeyler yazarken öyle zorlanıyor ki anlatamam. Yüz yüze olsaydık belki daha rahat olurdum. Karşınıza çıkmaya cesaret edemeyince böyle bir yönteme başvurdum. Eminim bunları okurken ‘Konuya gelsene artık’ diyorsunuzdur. Konuya geleceğim.

Otuz dört yaşındayım. Muhasebeci olarak çalıştığım şirketten geçen ay ayrılmak zorunda kaldım. Aslında kovuldum diyebiliriz. Neden kovulduğuma gelince şunu da söyleyeyim, sizden iş dileniyormuş gibi bir izlenim uyandırmak istemiyorum. İki yıldır çalıştığım firmada geçen ay daha önce yaptığım, artık tahammül edemediğim bir olay yüzünden patronuma karşı çıkınca işten çıkarılarak ödüllendirildim. Siz de bilirsiniz ki, benimki de laf nereden bileceksiniz? Şirketlerde işçilerin Sosyal Güvenlik ödemelerinden kaçınmak için alt kademede çalışanların primleri yatırılmaz ya da eksik yatırılır. Alt kademede çalışanlar bunları çok takip etmedikleri için onlar farkına varmadan bu işleri yürütmek durumunda kalırız. Bunu da şirketin muhasebecisi türlü hilelerle yapmak durumundadır. Ben de işimden olmamak için bu hileleri -yapmamalıydım- bir süre yapmak durumunda kaldım. Ancak iki ay önce bu vicdan azaplarına daha fazla dayanamayarak şirketin sahibine bu hileleri bir daha yapmayacağımı ve bugüne kadar yaptığımız hataları telafi etmek için yatırmadığımız sigorta prim bedellerini işçilere elden vermemiz gerektiğini söyledim. Beklediğim tepkiyle karşılaştım. ’Sen kim oluyorsun?’ ile başlayan beylik cümleler ve sonunda tazminatım. Yaptığım yanlışların farkına iki yılın sonunda vardığımdan kendime acıma hakkını da kendimde bulmuyorum.

İşten kovulduktan sonra yaklaşık iki aydır ne yapacağımı ve hayatımı nasıl idame ettireceğimi bilemiyorum. Üniversite yıllarımdan beri hatta daha öncesinde de hep bir şeylere karşı çıkmayı kendime ilke edindim. Yanlışların, haksızlıkların karşısında durmaktan geri kalmadım. Belki sizin gençliğinizle kıyaslarsak oldukça yumuşak bir karşı duruşum olabilir. Beni yeterince muhalif bulmayabilirsiniz. Siyasetten de anladığımı söyleyemem zaten. Benden on sekiz yaş büyük abim de böyle şeyler söylüyor. Ona işten çıkarılışımı anlattığımda gözlerinde en küçük ışık göremedim. Beni onore edeceğini düşünürken bağırıp çağırmaya başladı:

-Benden ne bekliyorsun, söyle? Tebrik mi edeyim, aferin sana kardeşim, mi diyeyim? Geçmiş karşıma ‘artık bu haksızlıklara dayanamadım abi’ diyor. Aklın neredeydi şimdiye kadar. İki yıl boyunca kendi rahatın bozulmasın diye sesini çıkarmadın. Sonra ne oldu da iyilik meleği oldun? Eminim anlattığın hikâyenin seyri böyle değildir. Yine bir çıkarın vardır ya da ne bileyim bu sebeple değil kendi hataların geç kalmaların, zam isteğin vs. yüzünden kovulmuşsundur da benden para koparabilmek için böyle bir senaryo yazmışsındır. Şunu bil ki senin hikâyelerini dinlemek istemiyorum!’ Kendisi, hakkını teslim etmek gerekir ki bu yaşına kadar onurlu bir hayat yaşadı. Bundan sonra da çizgisini bozacağını sanmıyorum. Sözlerini sakınmadan, herhangi bir süzgeçten geçirmeden, olduğu gibi söylemeyi sever. Bu üslubu yüzünden defalarca işten çıkarıldı, eşini, arkadaşlarını kaybetti; ama asla taviz vermedi. Oyunlar oynamaktan, ikiyüzlülükten zerre hoşlanmaz. Aramızda fazla yaş farkı olduğundan benim için de epey uğraştı. Eğitim giderlerimi çoklukla karşıladı. İstediği gibi bir kardeş olmayı öyle çok isterdim. Onun gibi olmak ya da onun istediği gibi. Yalnız doğruların peşinde koşmak. Haksızlıklara karşı çıkmak Hep bir duruşum olduğunu düşünürken aslında tehlikelerden ölesiye kaçındım. Hep güvenli olmalıydı yaşamım. İşim, ailem, ilişkilerim hemen hepsinde sınırları hiç aşmadım. Bu aralarda gezinmeseydim diye düşünüyorum çoğu zaman. Yani ya tam anlamıyla cesur, korkusuz bir karşı duruşum olmalıydı ya da tamamen düzenin adamı olmalıydım. Oysa ben ikisi de olamadım. Dik duruşum olsaydı manen kendimi tatmin eder, huzur içinde yaşardım. Düzene ayak uydursaydım da türlü maddi zorluklara katlanmak durumunda kalmazdım. Ne abim ne de nişanlım beni istemiyor. Nişanlımdan söz etmedim sanırım. Aynı iş yerinde çalışıyorduk. Ben işe başladığımda o uzun yıllardır çalışıyordu. Kısa zaman sonra birbirimizden hoşlandık. Açıkçası aynı iş yerinde olmak bize mantıklı geldiği için uzun çalışma saatlerinin etkisiyle sosyal hayatlarımızda kısıtlı olduğundan beraberliğimize başladık. İşten ayrılırken bana oldukça sert bir tepki verdi. Bu yüzden ilişkimiz bitti. ‘Bunu neden yaptığını anlayamıyorum. Düğünümüze aylar kala böyle saçmalıklar yaparak işten kovulmanı sağlamayı nasıl başardın?’ dedikten sonraki cümleleri duymamak için orayı terk ettim. Eve geldiğimde arayıp bana hakaretler etti. Zaten uzun süredir içinde biriktirdiklerini söyleyip kapattı. Her konuda eleştirirdi beni. Bana tahammül edemediğini anlıyordum, düzgün giden bir şeyleri bozamıyordum. Daha önce de ayrılma isteğini dile getirdiğinde saatlerce konuşup ikna etmiştim. Bu defa hiçbir şey söylemedim, zaten söylememe de fırsat bırakmadı. Bu kötü hadiseler sebebiyle iki aydır oldukça az yiyorum. Az yemenin etkisiyle de gün boyu bitkin oluyorum. Eski nişanlımı arayacak gücüm, yeni bir iş bakma hevesim olmuyor.

Bunları size yazmamın sebebi bana bir yol göstermeniz. Bu iki aylık zaman içinde evde otururken kitaplar okudum ve filmler izledim. Okuduğum kitapların çoğunluğunda romanın, öykünün başkahramanı böyle durumlarda bunalıma girdiğinde intihar etmekte çözüm buluyor. İntihar etmeye cesaret edeceğimi sanmıyorum. En azından bunu abime söylesem ona bile cesaret edemeyeceğimi söylerdi. Ancak yine de size sormak istiyorum.

Yaşamak isteğinin, amacının bittiği zaman insan tümüyle tükendiğini hissettiğinde kendi hayatını sonlandırmaya cesaret edebilir mi? Şimdiden teşekkür ederim.”

Mert SANER

Mektubu bitirdikten sonra kısa süreli bir şaşkınlık yaşadım. Hem mektupta anlatılanların duygusal yoğunluğundan, hem de sondan üçüncü paragrafta yapılan yanlıştan dolayı sinirliydim. Ne abim ne de nişanlım beni istemiyor. Ne Ne bağlacından sonra cümle olumsuz bitmez. Doğrusu ‘ne abim ne de nişanlım beni istiyor’ olacaktı. Şimdi bunları düşünmenin sırası değil, bir yandan mide ağrılarım, bir yandan mektubu yazan kişiye çözüm bulma isteğim içimi kemiriyordu. Cümlelerinden oldukça çelişkili bir karakteri olduğunu söyleyebilirim. İntihar etmeyi düşündüğünü söylemeden önce buna cesaret edecek biri olmadığını söylüyor. Bunu düşünerek kendimi kurtarabilirim.

Ya söylediğini yaparsa, peki ya neden ben, nereden tanıyor beni? Belki bu yazdıklarını birden çok psikoloğa yolladı. İsmi hiç yabancı gelmiyor, eski danışanlarımdan biri olabilir. Bir çözüm bulmalıyım, benden ne istiyor bilmiyorum. Ne diyeceğim ki? İşini kaybettin, nişanlını da, abin de yüz çevirmiş, yine de üzülme, mi diyeceğim? Sanırım şu an sağlıklı düşünemiyorum.

Bunları düşünürken mide ağrılarım şiddetlenince ilacımı içip biraz dinlendim. Üniversiteden bir hocam aklıma geldi. Bu mektuba cevap vermemeyi tercih edebilirdim. Hocamdan fikir almalıydım. O bana bir yol gösterebilirdi belki, onu arayıp mektubu anlatacaktım. İsterse mektubu da yollardım. Telefonu alıp arayacakken içimden benden yardım isteyen kişinin yaptığı şekilde yardım istemek geçti. Telefonumu bırakıp bilgisayarın başına geçtim tekrar. Onun yaptığı gibi büyük harflerle “LÜTFEN YARDIM EDİN!” yazdım, ek dosya oluşturmak için de mektubuma başladım:

“Hocam zamanınızı aldığım için üzgünüm. Neden aramak ya da yüz yüze görüşmek yerine mektup yazdığımı anlayacağınızı umuyorum. Bugün mide ağrılarım yüzünden işe gidemediğim için bilgisayarıma elektronik posta yoluyla gelen bir yardım isteği yüzünden sizi rahatsız ediyorum. Kısa zamanda çözüme kavuşturulması gerektiği için ne yapacağımı bilemedim. Bana gelen postayı ek olarak gönderiyorum. Bir de siz okuyup değerlendirirsiniz, diye. Mektupla ilgili naçizane yorumlarımı ileteceğim. İlgili kişi haksızlıklara karşı dik durmak istemiş, yaşamı boyunca dürüst, namuslu yaşamayı düstur edinmiş ya edinmek istemiş bir kişi. Fakat hayat onu küçük haksızlıklar yapmaya itmiş. Elbette yaşadığı zorlukları bahane ederek, onların arkasına sığınarak yaptıklarını meşrulaştırmaz. İşten çıkarılmış, bu sebepten nişanlısı tarafından terk edilmiş, abisinin de yüz çevirmesiyle yalnız kalmış bir insana nasıl yardım edeceğimi de bilmiyorum. Gün boyu türlü vakalarla uğraşıyorum. Elbette bu olaydan daha ağır durumda olan danışanlarım oluyor. Tecavüze uğrayanlar, kanser hastaları, ailesi ya da yakınlarını kaybedenler hemen hepsini telkin edecek yaşama isteği uyandıracak sözler söylüyorum. Bu defa ilgili kişinin yaşamını sonlandırma riskine karşı –mide ağrılarımın da etkisiyle- hızlı hareket etmem gerektiği için kendimi sıkışmış hissediyorum. Bu yüzden sizin fikirlerinize ihtiyacım var. Sizin üniversitede ve sonrasında bu meslekte bir yerlere gelmemde -eğer bir yerdeysem- büyük katkınız var. Bu konuda güvenebileceğim, yardım isteyeceğim tek kişi sizsiniz. Şimdiden teşekkür ederim.”

Ender AÇIKEL

Mektubu gönderip cevabı beklerken, haşlanmış patates yedikten sonra biraz daha uyumak, dinlenmek istiyordum.

konuk yazar: Burçin Tolga YILMAZ

 

Kimsin Sen Dedi

KEŞKE !

Güneşin doğuşunda yüzmeli
durgun sularda
ya da tüm insanlardan ve ahlak kurallarından uzak
bulutları seyretmeli
o dingin ve beyaz
ben ve sen

Güneşin doğuşunda başka yerler
başka insanlar
başka zamanlar
başka sen’ler
yine de yorucu tüm bu yolculuklar

Belki de güneşin ve denizin kesiştiği yere gitmeli sadece
Ya da savaşın ve barışın ayrı tutulduğu o sınırlara
olur da ölürüz belki
ölür de kavuşuruz

II

Süt rengiydi tenin
Yıldızlar saklanırdı vücudunda
Karın neden beyaz olduğunu bilir ellerin
Unutmuştur çünkü o hangi renk olduğunu
Hislerim bilinmeze ulaşamadığı için
Çeker uzun zamandır bu acıyı
Şimdi bilmem gerek artık
Bir tek sensin bilinmeyen
Bilinmeyen bir gizem
Gemidir bu gönül, bayağıdır esrik
Bundandır ağır ağır sallanışı
Bundandır unutuşu kendini
Kendi kendine aranışı
Okyanusun ortasında bu yalnız çırpınışı

Oysa kahvenin en güzel tonlarına bürünmüştü gözlerin
Beyazdı tenin
Ve ellerinin kumun üzerinde gezinişi,
Güzeldi rüzgar
Savururdu özgürce saçlarını

Şimdi kayıp bir gemi
Biraz esrik
Biraz eksik
Biraz biraz düşüyor derine
Derisinin gizli kırışıkları içine
Çoktan kirli ayna karşısında
Kendine biraz hayal
Kendine biraz ölüm
Satar, bu esrik gemide.

UNUTULAN RUH

Yalnızlığından yorulmuş bir kadındı sadece. Her gece arkadaşlarıyla buluşuyor. Her gece en çok o konuşuyordu. Her gece en çok o yalnızdı. Her gece en çok o susuyordu. Sosyal yaşamı da oldukça canlıydı en az kafesteki kuş kadar. Yüzme dersleri alıyor, üniversitede tüm derslere giriyor, kalan zamanında çocuk bakıcılığı ve Fransızca dersleri veriyordu. Her gece mutlaka çıkıyordu aksatmadan haftanın her soğuk gecesinde sıcak evini ardında bırakıyordu. Sadece yalnızlığını değil, kapısının önüne beşik kurmuş mutsuzluğunu, tatminsiz ruhunun boşluğunu, öldürdüğü sinekleri, kirlettiği beyaz duvarlarını, hep yalnız kalmış çift kişilik yatağını, mutlu sonla biten romanlarını, umudunu kestiği solmuş çiçeğini, sert albümlerin olduğu CD koleksiyonunu ve dolabından eksik etmediği biralarını. Yanında kendini de beraberinde tükettiği sigarasından başka kendisinin bile bazen tanıyamadığı bir başka kendisini alıp çıkıyordu öylece. Alkol kadar soğuk, alkol kadar sıcak, duman kadar var ile yok arasında. Masum biri miydi? Geçmişe mi yoksa geleceğe mi takıldığını kendisi de bilmiyordu. O kadar çok bilmiyordu ki, kendinden şüpheleniyordu. Aynaya bakarken bir anda kaybolduğunu hissediyordu. O narin vücudu sert bakışlarının karşısında büzüşüyordu. Bir kaplumbağanın başına dönüşüyordu; ince, uzun, derin çizgilere gömülmüş derisinin içine aynanın penceresinden düşmüş gibi kendi labirentinde yolunu bulmaya çalışıyordu. Nereden nasıl geldiğini tam kestiremiyordu ama nasıl hangi yöne gideceğini de bilmiyordu, öylece ilerliyordu işte, evinin kapısına astığı Siktir Git yazısı kadar amansızca ama düşüncelerde boğularak çıkıyormuş gibi evinden ve öylece ilerliyordu yüzünün labirentinde. Seçtiği hiç bir yol istediği yol olmuyor, seçmediği tüm yollardan pişmanlık duymuyordu. Şehirleri devirmiş gibi, ülkeler boyu yorulmuş gibi en son bir bar masasında uykulu bir şekilde uyanıyor, tanımadığı bir adam tarafından tuvalete götürülüyor ve tecavüze uğruyordu. Mutsuz olmuyordu, mutlu da! Ama gözlerinden anlaşılıyordu soğukluk, vücudunu zaten unutmuş bir kadın en iyi intikamı almasını da en iyi şekilde biliyordu. Cebinden bir iğne çıkartıp adamın göğüs kafesine batırıp unutulması güç bir anı bırakıyordu tuvaletten çıkmadan önce adamın gözlerine baktığında. Üzerindeki kanlar bir yaz gününü hatırlatıyordu ona henüz dokuz yaşındaydı. Gelinciklerin bolca olduğu yemyeşil bir ovada koşuyordu. Tek hatırladığı buydu. Bazen kendi yüzüne gömüldüğü yüzünde dev çamur gibi kedi leşi gibi kokan kütlelere rastlıyordu bazense üzerine doğru gelen dev bir damla, tadı tuzlu olanından. Hızlı adımlarla koşmaya başlıyordu, ağlamıyordu biriktiriyordu. Ama hep geç kaldığı hayatta hâlâ koşuyordu geç kalmışlara yetişemiyordu. Geçen ömründe hatırladığı sadece hüzünlü bir müzikti. Solmuştu yüzü hiç gülmüyordu. Tanrım! Gülmeyen bir kadın daha dünyaya gelmişti. Yüzünde keşfettiği uzun ormanda bir tabut yaptı içine geçmişini koydu. Ve ömrü boyunca çekmeye karar vermiş gibi inançla sürükledi peşinden. Ne kendini kandıracak gücü, ne bürünecek yüzleri kalmıştı, hepsi tabutun içinde, hepsi peşinden yüzünün en derin yerlerine gizlenmiş sinekler gibi yapışmıştı kanını emmeye. Ne yağmur duruyordu saçlarında ne de rüzgar, ölümü arzulayan ruhundan başka. Savrulan saçları kirli bir yükten başka bir şey değildi. Batmış bir gemiye sığınmak ya da Alaska’da bir karavanda ölmek ile peşinde taşıdığı tabut ile uçurumdan atlamak arasında bir fark yoktu. Çünkü kendi yüzünde kendi yüzlerinden başka kimse kalmamıştı. Bir tabutun ve bir kadının kendi yüzünden başka sığınabileceği başka bir yer yoktu. Ne bir erkek kalmıştı ne de başka bir kadın. O tanrıların hafızasını silmeyi unuttuğu bir kadındı. O en ölü canlıydı ölümünün peşinden koşan ve kendini kandırmış ve artık yeteri kadar yaşlanmış bir kadındı. Ölmeliydi.

Merdiven Boşluğu 6

(Siyah mantolu, siyah pantolonlu, siyah ayakkabılı Selim, biteviye devam eden yolda, evmeden yalnız başına yürüyordu. Gözleri yerde, adımları gözlerinin ardındaydı. Yeknesak devam eden bu yürüyüş gökyüzünden gelen şiddetli bir gürültüyle sarsıldı.) Gök gürültüsü diyorlar buna, yıldırım, şimşek. Elektron, proton. Hep bilimsel, hep bilimsel. Ataların bize mirası, bir bu icatlar, bir de içimize işlemiş genetik ağlaklığımız. Ağlak doğmuşuz birader. Ağlak ve korkak. Kaç yüz metre tepedeki şimşeğin sesinden korkan insan, kendinden kaç kat küçük örümcekten korkan insan, kendinden kaç gönül uzak insanları kırmaktan korkan insan, kırılmaktan korkan insan, üzmekten çok üzülmekten korkan insan, evet, ben de korkuyorum. (Elleri cebinde adımlarına ara vermeden başını sesin geldiği yöne, havaya çevirdi. Siyah bulutlar beyazlarla iç içe geçmiş, güneş onların arkasına saklanmıştı. Hafif esen rüzgâr uzun saçlarını savuruyor, ince ince yağan yağmuru Okumaya devam et