Satın Alınan Kumbaradaki İroni

Şehirlere renk verecek olsam eğer,

İzmir gri olurdu.

Ama yine de penceremde kuşlar ötüyor sabahları. 

Ne mutlu bana ki bu defa yazıma uykudan yana şikayetlerle başlamadım. Şiircik yazdım. Devamında da yine bir parça ben: Yaz tatiline ertelenen planların akıbeti. Ve Snoopy!

Sene içinde, bu defa gerçekten çok yoğundum. Zaten hepiniz şahit olmak durumunda bırakıldınız önceki yazılarımla. Neyse. Yani, yaz için mutlu ve verimli olacağını hayal ettiğim planlar yapmam hoş karşılanabilirdi. Hele tatilden önceki son iki ay, ‘ömrümden ömür gitti’ sözünün gerçekte ne olduğunu, bu mahalde ‘ilmel yakin’den ‘aynel yakin’ e terfi edecek şekilde öğrendiğimden şüpheniz olmasın. Bu yüzden, yaz, beni bekleyen yoğun bir araştırma-üretme-hedeflerime ulaşma zamanıydı. Öyle hayal etmiştim. Sonra başladı tatil. Geldim İzmir’e. Ev ‘dandini’. Tadilat vardı ve ben yaklaşık bir ay boyunca çantalardan çıkamadım. Gerçek anlamda. Hiçbir eşyamı çıkaramadım yanımda getirdiğim çantalardan. Dolabım yok! Pencerelerde perde, yerde halı yok. Daha fazla anlatamaya dayanamayacağım, gerisini hayal gücünüzle doldurun.

Durum böyle olunca, erteleme davranışım devam etti. ‘Tadilat bitince başlarım’lar başladı. Ama tadilatlar bitmedi. Siz siz olun, evinizde tadilat Okumaya devam et “Satın Alınan Kumbaradaki İroni”

Wimbledon Hatırası

Hiç tanımadığı, yalnızca televizyondan izlediği bir insan için neden ağlar insan? Hem de öyle sıradan ağlamak değil, kendi derdinden daha fazla dertlenip ağlamak. Gözünden yaşlar boşanırcasına ağlamak.

Bu soru en son Wimbledon finalinden sonra, kendimi Andy Murray ile birlikte ağlarken düştü aklıma. Çok garipti, o ağladıkça ben de ağlıyordum ve gerçekten yaşadıklarını yaşıyor gibiydim. Adeta ben kaybetmiştim o finali, ancak bu kadar ağlamam bu sebepten olabilirdi. Sanırım herşeyi en baştan anlatmak lazım.

Öncelikle İngilizler tarafından düzenlenen Wimbledon turnuvası, kort tenisinin en eski ve en prestijli turnuvası. Her tenisçinin hayali bu büyük turnuvayı kazanmak. İşte böyle bir turnuvadan bahsediyoruz. Ve karşılaşan sporcular ise, daha önce bu turnuvayı 6 kez kazanmış, Wimbledon dışında sayısız büyük turnuva kazanmış, finalde bir seyircinin tribünden bağırdığı gibi ‘sen bizim tenisi sevmemizin nedenisin’ denilen, ve henüz tenisi bırakmadan tenisin en büyük efsanesi olarak gösterilen İsviçreli Roger Federer! Diğer tenisçi ise genç yaşına rağmen birçok başarı elde etmiş, geleceği çok parlak olarak gösterilen, kendi topraklarında zafer yaşamak isteyen Andy Murray! Aslında kendi topraklarında olması önemli Andy için.  Çünkü bu turnuvayı Okumaya devam et “Wimbledon Hatırası”

Yüreğimde Fil Oturuyor Sanki

Anlatmak ister insan.

Dökmek ister yüreğinde biriktirdiklerini, döküp hafiflemek. Kimisi resimler çizer iç dünyasının resmini çekmişcesine. Kimisi gönlünün yanıklığıyla sesinin yanıklığını düet yaptırır. Şiir yazanlar vardır bir de. Mısralara hükmedenler. Hepsi anlatmak isterler kendi pencerelerinden görünen o dünyayı.

Ama bazen de çok yorulur insan ve anlatmak istemez artık. Sadece anlaşılmak ister. Söylemeden, yazmadan, çizmeden birilerinin onu anlamasını bekler. Böyle zamanlarda sanki yürekteki hisler dile gelmez. Dilden çıkan nadir fısıltıları da anlayan yokmuş gibi olur. Sanki içinin yangınını bağırarak dünyaya haykırsa da, yan odadaki televizyonun sesini bastıramayacakmış gibi gelir.

Kalabalıklar içinde soyutlanmış gibi hisseder insan bazen kendini. Akın akın koşuşturan insan selini görürde anlam veremez telaşelerine. Onu anlamaya bile vakti olmayan bu insanlar neye uğraşıyordur? En çok da anlaşılamadığı için yalnızdır insan.

Anlaşılamıyordur, anlatamıyordur belki de kendini. Kelâmlardan umduğu medetler, kalemine yakışmıyordur. Yüreğinde taşıdığı hisler belki de en güzel sûretini Okumaya devam et “Yüreğimde Fil Oturuyor Sanki”

Oturgaçlıgötürgeç

Binmek zorunda olduğu arabaya yetişme çabasıyla koşan birini gördünüz mü hiç? İnsan kendisi o durumda olunca fark etmiyor belki, ama dışarıdan bakan biri için seyri birkaç dakikaya sıkıştırılmış duygu yoğunluğu diye özetlenebilir. Gözlerden akan o arzu, başarmak zorundasınız diye bacaklara verilen emre rağmen vücudun bununla yetinmeyip öne doğru eğik bir vaziyette ‘daha da hızlı, daha da’ diye haykırması… Tüm bu çabaya rağmen hedef aracın şimdi kalkıyorum edalarında motorundan gelen ses ve çabayla karışık hüznün, yetişme çabasında olan yolcuda oluşturduğu umutsuzluk ifadesi. Yetişme ve yetişememe arasında geçen bu 2 dakikalık süreyi tüm hayata yaymak mümkün aslında. Yolcu olarak değil belki, ama öğrenci sıfatıyla bugünlerin bendeki etkisi tam olarak bu duyguları uyandırıyor. Okumaya devam et “Oturgaçlıgötürgeç”

Futbol (!)

Çok isterdim aslında, her zaman yaptığım gibi, bir futbol sahasıyla konuşmayı, ya da ne bileyim bir futbol topuyla mesela, ya da bir kale direğiyle. O kadar fazla şey vardı ki konuşacak aslında onlarla. Hepsi de çok eğlenceli, çok mutlu şeyler olabilirdi. Ama bu sıralar, bu konular hakkında ne ben hoşnutum, ne de onlar hoşnut diye tahmin ediyorum.

Düşünsenize uzun zamandır olan biteni. Bu işin içinde olan, olmayan; futbolla ilgilenen ,ilgilenmeyen Okumaya devam et “Futbol (!)”

Kızlar Doktor Olabiliyor Mu?

Geçtiğimiz haftalarda mutlaka duyduğunuzu düşündüğüm bir doktorun bıçaklanarak öldürüldüğü haberiyle ilgili düşüncelerinizi ve hislerinizi bilemiyorum. Ne 85 yaşındaki kurtaramadığı hastasının torunu tarafından bıçaklandığından bahsedeceğim, ne de geride bıraktığı henüz anne karnında olan 4 aylık bebeğinden. Muhtemelen birçoğunu da daha önce duymuş/okumuşsunuzdur. Bir tıp fakültesi öğrencisi olarak bu olayın bendeki tesirinden söz etmek istedim yalnızca.

Gerek maaşların azlığı gerekse de uygulanan şiddet nedeniyle sosyal medyaya bolca malzeme olan bir meslek “hekimlik”. İşine gelen olayın siyasi boyutuyla ilgileniyor, işine gelen de finansal. Onlar ülkemizde hekim olmanın zorluğundan bahsededursunlar, ben de size bu haberi ilk okuduğumda zihnimde canlanan bir çocukluk hatıramdan bahsedeyim. İnsan beyni Okumaya devam et “Kızlar Doktor Olabiliyor Mu?”