Görünmezlik Pelerini vs. Mesafeler

Vintage-Letters“Dear Friend, I like to start my notes to you as if we’re already in the middle of a conversation. I pretend that we’re the oldest and dearest friends, as opposed to what we actually are, people who don’t know each other’s names… and met in a chat room where we both claimed we’d never been before. What will NY152 say today, I wonder. I turn on my computer, I wait impatiently as it connects, I go online, and my breath catches in my chest until I hear three little words: ‘You’ve got mail.’ I hear nothing, not even a sound on the streets of New York, just the beat of my own heart. I have mail. From you.”*

Şimdi girdim eve. Sabah nasıl bırakıp çıktığımı unutmuşum. Bu aralar hep bir acele etmeler… Yapacak o kadar çok işim de yok, yani bazen düşünüyorum, çok bir şey halletmemişim bu telaşlarda ama nedense hiçbir yere, hiç kimseye yetişemiyorum.

Neyse, deyip balkona çıktım. Amacım evi bari biraz havalandırmakmış gibi davranıyorum ama bana lazım hava. Bu zamanların hafif akşam esintilerini öyle seviyorum ki. Üşütmeyen ama sıcak bir şey içesinin geldiği ya da omzuna annenin ördüğü şalı atıp tolere edebildiğin, belki hiçbir şey yapmayıp öylece durup biraz üşüyerek hala canlı olduğunu hissetmeye çalıştığın…

Biliyorsun, elinde kırmızı balon tutan o çocuğu her görüşümüzde kalbimiz ısınacak. Dikenlerin arasında bulduğumuz uğur böceklerinin nesli tükenmeyecek. O dikenler ne zaman batsa bir yerimize, ufacık kanayacak ama geçecek. Bazen başkalarının uçurduğu uçurtmaları arabanın camından izlemek zorunda kalacağız. Bir gün gerçekten balık tutmayı başaracağız. Onu da suya geri bırakacağız. Bazen bir şarkıyı bir türlü sevemeyeceğiz diğerini sevmekten asla vazgeçemezken. İstesek de istemesek de kendimizinkiler gibi ebeveynler olacağız ama yine de onlara kızmaya devam edeceğiz. En çok da onlara benzediğimiz için. Bazı insanlar Beatles’ı Okumaya devam et

Şanzelize Düğün Salonu

adsızSpoiler içerebilir.

Okuduğum son kitaptan bahsedeceğim bugün. İlk çıktığından beri haberim vardı kendisinden. Özellikle kapağı çok hoşuma gitmişti, o önemli. Ama ancak sipariş verebildim. Biraz da merakıma yenilip; çünkü uzun bir ara verdiğim roman okumalarına dönmek istediğim gibi, Tarık Tufan’ı da beğenerek okuyan ve bana öneren arkadaşlarım olmuştu. Evet, Şanzelize Düğün Salonu’ndan bahsediyorum.

Kitabın konusundan başlamak gerekirse, çok merak etmesem de, ilgimi çekmedi desem yalan olur. Başladım okumaya. Evet, zaten arka kapağı okuyan herkes içeride bizi bir iç hesaplaşmasının karşılayacağını tahmin edebilir. Öyle de oluyor. Hatta ben, bu hesaplaşmaların, geri kalan her şeyin önüne geçtiğini düşünüyorum. Amacın bu olması da ihtimaller dahilinde… Konu aslında Eda değil, Okumaya devam et

Merdiven Boşluğu 6

(Siyah mantolu, siyah pantolonlu, siyah ayakkabılı Selim, biteviye devam eden yolda, evmeden yalnız başına yürüyordu. Gözleri yerde, adımları gözlerinin ardındaydı. Yeknesak devam eden bu yürüyüş gökyüzünden gelen şiddetli bir gürültüyle sarsıldı.) Gök gürültüsü diyorlar buna, yıldırım, şimşek. Elektron, proton. Hep bilimsel, hep bilimsel. Ataların bize mirası, bir bu icatlar, bir de içimize işlemiş genetik ağlaklığımız. Ağlak doğmuşuz birader. Ağlak ve korkak. Kaç yüz metre tepedeki şimşeğin sesinden korkan insan, kendinden kaç kat küçük örümcekten korkan insan, kendinden kaç gönül uzak insanları kırmaktan korkan insan, kırılmaktan korkan insan, üzmekten çok üzülmekten korkan insan, evet, ben de korkuyorum. (Elleri cebinde adımlarına ara vermeden başını sesin geldiği yöne, havaya çevirdi. Siyah bulutlar beyazlarla iç içe geçmiş, güneş onların arkasına saklanmıştı. Hafif esen rüzgâr uzun saçlarını savuruyor, ince ince yağan yağmuru Okumaya devam et

Söz Uçar Yazıda Kal

Gelişine yazdım, gidişine gene yazdım. Çünkü ben. Çünkü sen. Yani biz. Yani b’yi ayırıp bir iz, sonra siz, sonrası büyük bir sis, sonu belirsiz, mezarlar gibi, ölüler gibi çoğaldıkça, yaşardıkça mezar taşları, ağladıkça, martılar denizi terk ettikçe ve sen gözlerini çekip aldıkça sözlerimden, nasıl da gidişine aldanıyor kalbim, sonra söz öbeklerim; zarf tümleçlerim hep zamanı şaşırmış, tanelere ayırmış bir nar gibi, tam yiyecekken ekşiye çalmış…

Acına yazdım, beni dışında bırakan kaderine. Çünkü bir bütünden kopup gelen parçaların, çünkü darmadağınık oluşların… Koşup hızını aldığın an düşünüyorsun ve yükselip tam varacağın yerde aşağıya bakıyorsun. Ve bum! Yapma, kelimelerimi çalıyorsun.

Sözüne yazdım, sesine, seslenmeyişine, bir daha seslenememecesine. Çünkü gün, çünkü gece. Çünkü zaman bir eriyik gibi akıp gidiyor ayaklarımın dibinde, daha demin büyük bir kayaya tosladık, küçük parmağımı çarpmış gibi acıdı, baktım kanayacak yerim kalmamış. Satırlar gibi, suslar, dokunlar, yasaklar gibi, hızla çevirdin başını benden yana ama ben yoktum, yerimde büyük bir boşluk bırakarak kaybolmuştum, öyle bir yoksunluktu ki çektiğim, tüm oluşları yerle yeksan edecek, ardında tek bir zerre bırakmayacak, gidişine aldırmayacak, cehennem bile olsa yol üstü bir uğrayıp çıkacak.

Geçmişine yazdım, alışageldiklerine, alışagelişlerine, kolay görüşlerine, basite indirgeyişlerine. Çünkü farklar, çünkü ayrıksı duruşlar, çünkü ayrı düşüşler, çünkü korkular ve paranoyalar… Nehirler boyu aktık, denize ulaşamadan farklı kollara ayrıldık. Yollar her zaman birlikte gidemiyor. Büyük bir orman vardı, çünkü çınar ağaçları suyu sever. Çünkü seni sebepsiz sevmemin bir sebebi olamazdı.

Kârlarına yazdım, zararlarına, hesaplarına, direngenliğine, süregelişine. Çünkü seni sen yapanlar, çünkü beni ben yapanlar, çünkü birbirimizden ayrı koyuyorlar. Cismini görmezden gelip ruhuna dokunsam, ellerim nasıl da soğuklar, korkularım nasıl da buramda. Sığınacak bir gölgelik bulsak ölesiye uyusak. Uyunamadan sona erecek tüm olasılıklar.

Adına yazdım, sonuna, sonsuzluğuma. Çünkü dünya, çünkü ölüm, çünkü hayat küçük bir kıvılcımla başladı yanmaya. Dağlar boyu yandık. Yollar aştık, önümüze çıkan her şeyi küle çevirdik, büyük bir fırtına koptu, atomlarımıza kadar ayrı düştük. Dilekler gibi, istekler, şartlar, kipler gibi, eylemsizlikler gibi. Bir göründük sonra temelli kaybolduk. Kör müsün? Ben artık görmüyorum önümden giden araçları, ışıkları, karanlıkları.

Diline yazdım, sus’una, dur’una, bi’ uzaklaş’ına. Çünkü mesafeler, çünkü anlamsızlıklar, çünkü birden iki olunmazlar, çoktan bire çıkılırlar. Hepsinde bir parça, hepsinde en büyük parça, aslan gibi bir pay, asılırcasına koskocaman dünyanın boynuna…

Doğuşuna sakladım ve batışına, çarklarına çarpıp yeniden dönmeye başladım. Dağılıp ufalıp kopup gelip uzak iklimlerden, olmayacakları öylece bırakırcasına, olamamacasına, olsaydısını yok saydıkçasına…

Duana yazdım, şarkılarına, şarkımadıklarına, dalıp çıktıklarına ve çıkamayacaklarına. Çünkü âminler, çünkü yüzüne sürdüğüm elin hürmeti. Çünkü çepersiz duvarlarımı yıkman kolaydı. Büyük büyük patlamalarla yeniden kurman olanağını vermeyecektim sana. Her şey öylesine değildi ki, öylesine olamazdı ki ve kendimi kandırmışçasına buraya kadar gelip nasıl yapardım gelmemiş gibi? Hala aynı saatte mi uyuyorsun?

Geleceğine yazdım, geleneğine yazdım, ıskaladıklarına, pas geçtiklerine, üzerinden atlayıp yoluna devam ettiklerine. Çünkü yollar, çünkü yürünenler ve yürünemeyecek olanlar, çünkü gözyaşlarımı boşalttığım derin göz çukurların… Suratını silip temize çekişlerim, karmakarışık iç çekişlerim ve çekiç-örs-üzengi kemiklerim. Sızım sızım. Sıza sıza azaldı, dibi kaldı, şu bardağı dikiversene, yenileyelim, tavşan kanı olsun.

Normaline yazdım en çok. Bendeki anormal yankılarına. Çünkü sen. Çünkü ben. Sadece birer harfle ayırt ediliyoruz satırlarda var oldukça.