Alıntı

16 Kasım 1961

…Sonunda öyle bir yere varıyorsun ki, hayatının sahici bir şeye benzemesini istemeye başlıyorsun… Ama sonra, sahici olan nedir diye düşünüyorsun. Başkalarının hayatı hakikaten sahici mi? Bizden öncekiler hakikaten yaşadılar mı?

Boşlukta sallanan, ucunda ağırlık olmayan bir ip gibiyim Yengecim… O ip kopar mı?  Hastanede, babamın başucunda Kopernik’in hayatını okudum. Hakikaten yaşamış…

Mino’n

    (Mino’nun Siyah Gülü, Hüsnü Arkan)

 

Din Bir Disiplindir

Din; akıl sahiplerini kendi irade ve istekleriyle, dünya ve ahirette saadet ve selamete ulaştıran ilahi kanundur. Bu ilahi kanunu kendi irade ve istekleriyle kabul etmiş olan insanlar bu kanunları uygulamakla sorumludurlar. Din iki kısımdır; itikad ve amel. İtikad, gönülden inanmak anlamına gelir. Amel de din hükümlerini uygulama manasına gelir. Bir kişi amel konusunda eksikse bu, onu dinden çıkarmaz. Ancak itikad konusunda eksikse bu, onu dinden çıkarır. Amel konusunda da ameli işlemediği için hesaba çekilecektir, hesabını verebilirse kurtulacak, veremezse onun cezasını çekecektir. Eğer ameli kabul etmiyorsa o zaman da dinden çıkar. Çünkü bu bir itikad problemidir. Kişi amel konusunda eksikse bu kişiye fasık denir. Fasık günahkar demektir.
Mezhep ise gidilen yol demektir. Peygamber (s.a.s) vefat ettikten sonra kesin hükümle sabit olmayan mevzularda alimler farklı görüş bildirmişlerdir. Bu görüşler kesinlikle namaz, oruç, hac gibi farz mevzularda farklılık içermez. Ancak sünnet, vacip gibi kesin delille sabit olmayan mevzularda küçük farklılıklar içerir. Örneğin; Kur’an-ı Kerim’de geçen “İnna a’tayna k-el kevser..” -“Rabbin için namaz kıl ve kurban kes”- ayetine Hanefi mezhebinin imamı İmam Ebu Hanife Hz. buradaki hüküm Hz. Allah’ın peygamber (s.a.s)’e karşı bir hitabıdır deyip ancak zanni delille müslümanlara şart olduğunu söylemiştir. Bu sebeple Hanefi mezhebinde kurban vaciptir. Şafi mezhebinde ise sünnettir. Ya da abdest almak farzdır ancak bir yerinden kan akması Hanefi mezhebine göre abdesti bozarken şafi mezhebine göre bozmaz. Bunlar amelde mezheplerdir. Amelde mezhep çoktur ancak bunların 4’ü haktır. Bunlar; Hanefi, Şafi, Maliki ve Hanbeli mezhepleridir. İtikad mezhepleri de çoktur ancak orada tek hak mezhep vardır o da Ehl-i Sünnet v-el Cemaat’tir. Diğer mezhepler hak değildir. Peygamber (s.a.s) bir hadisinde “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan yalnız benim sünnetime tabi olanlar kurtulacaktır. Diğer yetmiş ikisi helak olacaktır.” buyurmuştur.
Allah (c.c) yüce kitabında “Festakim ke ma ümirte!” -“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol”- buyurmuşlardır. Kişi eğer bir dine mensubum diyorsa o dinin hükümlerini lam cim etmeden eksiksiz bir şekilde yaşamaktan mesuldür. Eğer bu zor geliyorsa zaten inanmak mecburiyetinde olmadığını, inandığı yaratıcının onun kendisine inanmasına ihtiyacı olmadığını hatırlamalıdır. Din sadece namaz, oruç, hacdan oluşmaz. Din bir disiplindir. Ahlak, düşünce, devlet, usul.. her konuyu düzenlemiştir. Kişi emrolunduğu hükümleri bilmemekle sorumluluktan kurtulmaz.
Bu konuya değinmemin nedeni ,önce kendimden başlayarak, bir sıfat olarak kendimizde hiç çekinmeden tanımladığımız bir şeyi aslında temel kavramlar düzeyinde ne kadar eksik bildiğimizi fark ettirmekti. Önümüzdeki yazıda da tarikat ve tasavvuf konusundan bahsedeceğim. Hz Ali (k.v)’nin bir sözüyle bitiriyorum.
“İnandığın gibi yaşamazsan, yaşadığın gibi inanmaya başlarsın.”

Söz Uçar Yazıda Kal

Gelişine yazdım, gidişine gene yazdım. Çünkü ben. Çünkü sen. Yani biz. Yani b’yi ayırıp bir iz, sonra siz, sonrası büyük bir sis, sonu belirsiz, mezarlar gibi, ölüler gibi çoğaldıkça, yaşardıkça mezar taşları, ağladıkça, martılar denizi terk ettikçe ve sen gözlerini çekip aldıkça sözlerimden, nasıl da gidişine aldanıyor kalbim, sonra söz öbeklerim; zarf tümleçlerim hep zamanı şaşırmış, tanelere ayırmış bir nar gibi, tam yiyecekken ekşiye çalmış…

Acına yazdım, beni dışında bırakan kaderine. Çünkü bir bütünden kopup gelen parçaların, çünkü darmadağınık oluşların… Koşup hızını aldığın an düşünüyorsun ve yükselip tam varacağın yerde aşağıya bakıyorsun. Ve bum! Yapma, kelimelerimi çalıyorsun.

Sözüne yazdım, sesine, seslenmeyişine, bir daha seslenememecesine. Çünkü gün, çünkü gece. Çünkü zaman bir eriyik gibi akıp gidiyor ayaklarımın dibinde, daha demin büyük bir kayaya tosladık, küçük parmağımı çarpmış gibi acıdı, baktım kanayacak yerim kalmamış. Satırlar gibi, suslar, dokunlar, yasaklar gibi, hızla çevirdin başını benden yana ama ben yoktum, yerimde büyük bir boşluk bırakarak kaybolmuştum, öyle bir yoksunluktu ki çektiğim, tüm oluşları yerle yeksan edecek, ardında tek bir zerre bırakmayacak, gidişine aldırmayacak, cehennem bile olsa yol üstü bir uğrayıp çıkacak.

Geçmişine yazdım, alışageldiklerine, alışagelişlerine, kolay görüşlerine, basite indirgeyişlerine. Çünkü farklar, çünkü ayrıksı duruşlar, çünkü ayrı düşüşler, çünkü korkular ve paranoyalar… Nehirler boyu aktık, denize ulaşamadan farklı kollara ayrıldık. Yollar her zaman birlikte gidemiyor. Büyük bir orman vardı, çünkü çınar ağaçları suyu sever. Çünkü seni sebepsiz sevmemin bir sebebi olamazdı.

Kârlarına yazdım, zararlarına, hesaplarına, direngenliğine, süregelişine. Çünkü seni sen yapanlar, çünkü beni ben yapanlar, çünkü birbirimizden ayrı koyuyorlar. Cismini görmezden gelip ruhuna dokunsam, ellerim nasıl da soğuklar, korkularım nasıl da buramda. Sığınacak bir gölgelik bulsak ölesiye uyusak. Uyunamadan sona erecek tüm olasılıklar.

Adına yazdım, sonuna, sonsuzluğuma. Çünkü dünya, çünkü ölüm, çünkü hayat küçük bir kıvılcımla başladı yanmaya. Dağlar boyu yandık. Yollar aştık, önümüze çıkan her şeyi küle çevirdik, büyük bir fırtına koptu, atomlarımıza kadar ayrı düştük. Dilekler gibi, istekler, şartlar, kipler gibi, eylemsizlikler gibi. Bir göründük sonra temelli kaybolduk. Kör müsün? Ben artık görmüyorum önümden giden araçları, ışıkları, karanlıkları.

Diline yazdım, sus’una, dur’una, bi’ uzaklaş’ına. Çünkü mesafeler, çünkü anlamsızlıklar, çünkü birden iki olunmazlar, çoktan bire çıkılırlar. Hepsinde bir parça, hepsinde en büyük parça, aslan gibi bir pay, asılırcasına koskocaman dünyanın boynuna…

Doğuşuna sakladım ve batışına, çarklarına çarpıp yeniden dönmeye başladım. Dağılıp ufalıp kopup gelip uzak iklimlerden, olmayacakları öylece bırakırcasına, olamamacasına, olsaydısını yok saydıkçasına…

Duana yazdım, şarkılarına, şarkımadıklarına, dalıp çıktıklarına ve çıkamayacaklarına. Çünkü âminler, çünkü yüzüne sürdüğüm elin hürmeti. Çünkü çepersiz duvarlarımı yıkman kolaydı. Büyük büyük patlamalarla yeniden kurman olanağını vermeyecektim sana. Her şey öylesine değildi ki, öylesine olamazdı ki ve kendimi kandırmışçasına buraya kadar gelip nasıl yapardım gelmemiş gibi? Hala aynı saatte mi uyuyorsun?

Geleceğine yazdım, geleneğine yazdım, ıskaladıklarına, pas geçtiklerine, üzerinden atlayıp yoluna devam ettiklerine. Çünkü yollar, çünkü yürünenler ve yürünemeyecek olanlar, çünkü gözyaşlarımı boşalttığım derin göz çukurların… Suratını silip temize çekişlerim, karmakarışık iç çekişlerim ve çekiç-örs-üzengi kemiklerim. Sızım sızım. Sıza sıza azaldı, dibi kaldı, şu bardağı dikiversene, yenileyelim, tavşan kanı olsun.

Normaline yazdım en çok. Bendeki anormal yankılarına. Çünkü sen. Çünkü ben. Sadece birer harfle ayırt ediliyoruz satırlarda var oldukça.

Franz Kafka: Milena’ya Mektuplar

Artık Kafka’nın eserlerini klasik olarak sayabiliriz, diye düşünüyorum. Diline ve edebiyatına edebileceğim bir lafım yok. Bu tür insanlar hakkında yorum yaparken çok dikkatli olunmalı. Eleştirilerimiz kendi eksikliklerimizi ortaya çıkarabilir. Nitekim bu yazıyı yazmadan önce okuduğum kitapla ilgili başkaları neler düşünmüş, diye internette dolaşırken dikkatimi çeken şeylerden biri de bu oldu. Birbirlerine neredeyse zıt yorumlamalar yapılmış. Yüzeysel ve fazla derin çıkarımlar yapılmış. Bir bakıma, kendi fikrimizi söylemeyecek miyiz, yaklaşımı da doğru (zaten böyle düşündüğüm için ben de kendi fikrimi yazıyorum) ama dediğim gibi çok dikkatli olunmalı.
Kitapla ilgili söyleyeceklerime gelince; öncelikle kitap Franz Kafka’nın hayatının son dönemlerinde Prag’dan, Viyana’da yaşayan Milena Jesenska’ya yazdığı mektuplardan oluşuyor. Birçok yayınevi basmış kitabı. Bazı yayınevlerinin basımında Milena’nın, Kafka’nın arkadaşı ve eserlerini yayınlayan kişi olan Max Brod’a gönderdiği mektuplar da var. Ancak Milena’nın, Kafka’ya gönderdiği mektuplar yok. Kafka onları yakmış. Kafka’nın mektuplarının bir kısmını da Milena karalamış. Kafka aslen bir Çek Yahudi’si. Çekçe ve Almanca’ya iyi derecede hakim olmasına rağmen ana dilinin Almanca olduğunu söylüyor kendisi. Eserlerini Almanca yazıyor. Milena ise bu eserleri Almanca’dan Çekçe’ye çeviriyor. Tanışmaları bu sayede oluyor. Başlarda görece daha resmi giden konuşmalar hızla samimileşiyor. Hatta öyle samimileşiyor ki artık onun adı samimilik değil bence müptelalık. Bu derece samimi ifadeler Kafka’nın (Kafka’nın bile) yazdıklarının geçekliğini sorgulatıyor insana. Tabii buna Milena’nın nasıl bir dille karşılık verdiğini kestirmek zor. Ancak mektuplaşmanın uzun sürmesinden (3 yıl sürüyor ve bazen günde 2-3 mektuba çıktığı oluyor, bazen de haftada bir) ve Kafka’nın arada verdiği spoiler-lardan anlaşıldığı üzere (Kafka kadar olmasa da) o da yakın bir dil kullanmış. Mektuplarda sık sık hastalıklarından bahsetmiş. Kafka çok hasta. Anladığım kadarıyla da verem. Ve yine çokça da gelecekten bahsediyorlar. Ancak Kafka çok karamsar, tereddütlü ve alıngan biri. Bir şey söyler söylemez hemen iç dünyasına dönüyor; ‘Aslında şöyle düşündüğüm için böyle söyledim.’, ‘ Tabii bu düşünce de şuradan geliyor. Bu da beni şöyle bir insan yapıyor.’ gibi ifadeleri sık kullanıyor. Her ifadesinin sonu; sensiz yaşayamam, ben aslında senim, sen şöyle bir meleksine çıkıyor. Tabi bunları söylerken öyle öyle tasvirler, öyle benzetmeler yapıyor ki oralara zaten diyecek bir şeyim yok. Zaten kitabı çok önemli bir edebi eser yapan da bu. Bir de Kafka’nın sevgi ve bağlılık anlayışı… Neredeyse hiç görmemesine rağmen (2 defa görüşüyorlar) yaşadığı duyguların yoğunluğunun öneminden çokça bahsediliyor ama burada ‘Adam ne sevmiş be!’ demeden önce birkaç durumu göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bir defa Kafka’nın başarılı insanlara karşı duyduğu hayranlık biliniyor. Örneğin; iş yerinde 10 parmak daktilo yazan müdürünü kusursuz buluyordu. İkincisi Milena’nın bu yazışmalara devam etme sebebi de kendisinin de belirttiği eşinin onu aldatması olabilir (Milena evli, Kafka nişanlıydı). Yani bu söylediklerim direkt sebep olmasa da, etkileri de yadsınamaz. Bir de bu mektuplar Kafka’nın diğer eserlerinden farklı olarak kendi ağzından, birebir kendi iç dünyasını yazmış olması sebebiyle önem taşıyor. Aşağıda kitaptan birkaç beğendiğim alıntı yapacağım.

“yine de aslında sevdiğim sadece sen değilsin, daha fazlası; senin aracılığınla bana hediye edilen varlığım.”
“‘yine de’ kelimesi bu mektuplarda gerçekten gerekliydi; ama zaten kelime olarak da güzel değil mi? insan ‘yine’ bölümünde mücadele ediyor, orada hala ‘dünya’ var; ‘de’de ise dibe gidiyor, orada artık her şey bitmiş oluyor.”
“mektup yazmak, hayaletlerin önünde soyunmak demektir, ki onlar da aç kurtlar gibi bunu bekler zaten. yazıya dökülen öpücükler yerlerine ulaşmaz, hayaletler yolda içip bitirir onları”
“unutamayacağım bir doğa olayıydı yüzün milena. bulutlardan değil, kendiliğinden gölgelenen bir güneştin sanki.
ne söyleyeyim daha? kafam ve ellerim dinlemiyor beni..”
”kişiyi mutluluk öldürebilirse benim çoktan ölmem gerekirdi! ama ya benim gibi ölüm yargısına uğramış biri, mutluluktan ötürü kurtulabilirse ölmekten? öyleyse yaşayacağım demektir”
“bak milena, ‘en çok seni seviyorum’ diyorum, ama gerçek sevgi bu değil belki, ‘sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla’ dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki.”..

Bir de kitapla ilgili etik tartışmaları var. Sonuçta özel bir durum. Ancak benim düşüncem bu mektuplar okunduktan sonra dedikodu tarzında değil de, edebi bir eser tarzında olaya yaklaşılırsa etik bir problem oluşmayacağı yönünde. Tabii burası biraz sallantıda bir konu. Sonuçta ölürken arkadaşından tüm eserlerini yakmasını istemiş.