Haydi Geri Dönüştürelim!

ÇEDSorunun değil, çözümün parçası olmak adına; bir avuç ya da binler, fark etmez, bu yazıyı okuyanı geri dönüşüme davet ediyorum.

Benim başlamamı ne tetikledi hatırlamıyorum açıkçası. Başladım işte. Kağıt, plastik ve cam atıkları çöpte değil ayrı bir torbada topluyorum. Her akşam veya her sabah o torbayı çöpün yanına koyuyorum. Normalde Denizli’de belediye sanırım cumartesi günleri topluyor bunları. Ama ben biriktikçe indiriyorum. Çünkü, bir yandan içim acıyor ya, bizim sokakta bu atıkları çöplerden ayıran, bununla üç kuruş kazanmaya çalışan insanlar var.

Başladıktan bir süre sonra fark ettim ki aslında çıkardığımız çöp çok az. Neredeyse hepsi geri dönüştürülebilir atıkmış, insan ayırmaya başlayınca fark ediyor. Eve aldığım her şey, bir öğrenci evini gözünüzde canlandırabilirseniz, ambalajlı. Gıda, temizlik; ne alırsam. Yalnız olmadığımı da biliyorum.

Biz son yıllarda kışı kış, yazı yaz gibi yaşamıyoruz. Sebebi biziz, sonucu da bizi vuruyor. Bazı şeyler için geç olabilir, bazı şeylere ise hala erken müdahale etme şansımız olabilir. En azından süreci yavaşlatırız. Hiçbir şey olmasa, nihayet davranmamız gerektiği gibi davranmanın, en azından bir yerden başlamanın getirdiği rahatlama hissi…

Bir sonraki adımda görüşmek üzere!

 

 

Bay Nautilus


Not_20160519_223413_01

Bu akşam evimde beni orta yaşlı bir salyangoz karşıladı. Şasırsam mı, diye düşündüm ama hali hazırda o kadar yıpratıcı bir gün olmuştu ki, bir parça daha mücadeleye halim yoktu. Akışına bıraktım. Karşısına geçip oturdum. Bir yandan muhabbet ediyorduk ama bir yandan da düşünmeden edemiyordum: Diyelim balkondan girdi, odanın öbür tarafına nasıl geçti? Salyangozlar halıda ilerleyebilir mi? Yapışacağını varsaymıştım çünkü ama başka bir açıklama da getiremiyordum. Bir yandan da bu düşüncelerimi çaktırmamaya gayret ediyordum. Ayıp olurdu. Tanrı misafiriydi sonuçta. Ben de gününün nasıl geçtiğini sordum:

-Bugün neler yaptın, anlatsana?

-Sorma. Az kalsın boğuluyordum. Yağmur suyunu içine çekip nefessiz kalacağım bir çift akciğerim olmadığını düşünürsek bu biraz çılgınca. Neyse, kendimi yüzeye zor attım. Toprak bazen deli ediyor beni. Hem hani suyun kaldırma kuvveti vardı? En azından deneyebilirdi yani. Ömürlerinin bir kelebeğinkinden bile kısa olduğunu düşünürsek, su damlaları bazen fazla kendini beğenmiş olabiliyor.

-Sakin ol, dedim. Bir şekilde halletmişsin işte. Her yağmurdan sonra böyle sızlanıyorsan işimiz zor.

-Burada hayatta kalmaya çalışıyorum, biraz saygı duyamaz mısın?

-Af edersin. Zor bir gündü. Seninle bir ilgisi yok.

-N’oldu?

-Çalıştığım firma yapay kalpler üretti. Ama salaklar pili unutmuş. İnsanların derilerinden sarkan bir kabloyla yaşamalarını beklediler. Tabii pazarlama süreci çok kötü gitti. Şimdi şeklini şu çizdiğimiz kalplere benzeyecek şekilde yeniden dizayn ediyorlar. Ve şimdiden olumlu eleştiriler gelmeye başladı ve ben artık kendi aklımdan şüphe ediyorum.

-İnsanlar! dedi. Daha şekilci olabilir miydiniz acaba?

-Şurada sana içimi açıyorum.

-Tamam, tamam. Sıkma canını. Bir noktada, aslında konuşabileceğin halde susmayı tercih edebiliyorsan aklı başındasın, demektir.

-Bu buraya pek olmadı sanki.

-En azından olası bir kalp hastalığına karşı gövdemden çıkan bir kabloyla yaşamak zorunda olmayacağım.

-Tamam, anladık.

-Hem biz kalbi sizin gibi çizmiyoruz. O ne ki öyle?!

-Hala konuşuyor musun?

-Belki bir gün dünyayı bile biz yönetiriz.

-Fazla uçmadın mı?

-Hatta belki…

-Senin hava alma zamanın geldi. Serbest düşüşe hazır mısın?

Umarım salyangozlar da o psikopat örümcekler gibi kin tutmuyordur. İki nesil sonraki salyangozu elinde bıçakla kapımda görmek istemem.

*

Görsel: Büşra Ün

Görünmezlik Pelerini vs. Mesafeler

Vintage-Letters“Dear Friend, I like to start my notes to you as if we’re already in the middle of a conversation. I pretend that we’re the oldest and dearest friends, as opposed to what we actually are, people who don’t know each other’s names… and met in a chat room where we both claimed we’d never been before. What will NY152 say today, I wonder. I turn on my computer, I wait impatiently as it connects, I go online, and my breath catches in my chest until I hear three little words: ‘You’ve got mail.’ I hear nothing, not even a sound on the streets of New York, just the beat of my own heart. I have mail. From you.”*

Şimdi girdim eve. Sabah nasıl bırakıp çıktığımı unutmuşum. Bu aralar hep bir acele etmeler… Yapacak o kadar çok işim de yok, yani bazen düşünüyorum, çok bir şey halletmemişim bu telaşlarda ama nedense hiçbir yere, hiç kimseye yetişemiyorum.

Neyse, deyip balkona çıktım. Amacım evi bari biraz havalandırmakmış gibi davranıyorum ama bana lazım hava. Bu zamanların hafif akşam esintilerini öyle seviyorum ki. Üşütmeyen ama sıcak bir şey içesinin geldiği ya da omzuna annenin ördüğü şalı atıp tolere edebildiğin, belki hiçbir şey yapmayıp öylece durup biraz üşüyerek hala canlı olduğunu hissetmeye çalıştığın…

Biliyorsun, elinde kırmızı balon tutan o çocuğu her görüşümüzde kalbimiz ısınacak. Dikenlerin arasında bulduğumuz uğur böceklerinin nesli tükenmeyecek. O dikenler ne zaman batsa bir yerimize, ufacık kanayacak ama geçecek. Bazen başkalarının uçurduğu uçurtmaları arabanın camından izlemek zorunda kalacağız. Bir gün gerçekten balık tutmayı başaracağız. Onu da suya geri bırakacağız. Bazen bir şarkıyı bir türlü sevemeyeceğiz diğerini sevmekten asla vazgeçemezken. İstesek de istemesek de kendimizinkiler gibi ebeveynler olacağız ama yine de onlara kızmaya devam edeceğiz. En çok da onlara benzediğimiz için. Bazı insanlar Beatles’ı Okumaya devam et

İyi ki Doğduk*

4 yıldır yazdığımıza inanamıyorum!

Bir parçamız haline gelen dergimizi yalnız bırakmayan herkese, ekibimiz adına teşekkürler!

Kapımız konuklarımıza her zaman açıktı. Bundan sonra da değerli paylaşımlarınızı bekliyor olacağız.

Sevgiyle,

Editör