Ya Sizin?

Bazen bir şehrin üstünüze geldiği olur mu, var gücüyle?

Tüm karanlığı başınıza toplayarak.

Benim olur. Ya sizin?

Bir meşgalem olmadığında, tek başımayken yakalar hep. Bu yüzden eşit değiliz verdiğimiz savaşta biliyorum. Şehrin hep onun olmuş insanları var, benimse onun olmak için verdiğim çabam. Didinip duruyorum, çok zaman köşe başlarında. Kaybetsem üzüleceğim biliyorum, çocuk sayılacak yaşlarıma dair sanrılar kalbimin dört odasında…

Kalbim diğer yandan sanki altmış yaşında, taşımış da dünyanın tüm yükünü yorulmuş gibi. Sıkışıyor. Kendime henüz ait edemediğim ama ona aitmişim gibi davrandığım bu karanlık beni öldürecek. Ve yarı aralanmış bir perdenin ardından izlediğim evlerin kalabalıklığında aynaya düşen seyrime dalmak…

Ne güzel diyor şair, sonuna kadar haklı olarak:

Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden.

Susmak

Tuhaf değildi, bilinmez de değildi

İnsanın bir şehri sevişi sebepsiz de olurdu.

Giz dolu bir yalnızlık vardı içimde

Sevinç ardına hüzün koyan

Bir pencere vardı perdesi yarım

Bir koltuk vardı karşıda

Ne zaman dolacağı meçhul

İnsan en çok yalnız kalınca büyüyordu

Ve genç olmak kimsesizken çok boştu.

Yeni bir şehrin ismini bilmediğim sokakları

Önüme serili uzun yolları

Bir menzil var, evet, ne kadar zor olduğu

Yalnız yaşanırken anlaşılacak

Bugünlerde içimde yeniden canlanan bir çocuk var

Masum gözlere baktıkça daha da küçülen.

Parmaklarımda şiir olmayı bekleyen hisler

İçimde bir yerlerde ‘Sus’ diyen ses var.

Sus.

Sustum.

Ismarlama

“Bir nisan esintisinde gelen, içimde derin bir yaradır aşk.” diye başla yazına dedi.

“İçimde aşkın zerresi var mı ki aşkı yazayım?” dedim.

“Aşk olsun konusu, sana yakışır.” dedi.

***

Bir nisan esintisi gibidir aşk. Kokusunu duydum uzaklardan, birazdan yıkılmam dediğim yerden vurulup kaldırımlara devrileceğim. Boylu boyunca ıslanacağım kırkikindilerde. Hiçbir şemsiye beni altına almasın, üzerimde senin gölgen varken.

Kırk yıl hatırını bırakacağım hatıra defterimde kaçamakça içtiğimiz ilk kahvenin. Aşktan ayılmaz insan ama kahvenin adına leke gelmesin diye doğrulup ellerinden tutacağım gittikçe ufalan içimdeki çocuğun. Ona bir sır vereceğim senin bana verdiğinle aynı olan ve tarih kitaplarında bir dilemma olacak bu. Mecnun’un Leyla’sı hangi Leyla’ydı gibi…

Mecnun’un Leyla’sı hangi Leyla’ydı gibi.  Bunu durup düşünmeye değer görmeyeceğiz. Çünkü mesele Leyla’nın kim olduğu değil, Leyla’nın sevgisi olacak. Bizim nasıl sevdiğimiz!

***

“Aşk olsun herkese yakışır.” diyemeden kaçtı.

Onun aşka dair bir yarası vardı, yazayım istedi. Yalnız yazmak var olanı açık etmek değil, bazen süsün altına saklamak diye düşündüm. Sonrasında da aşkın biz kelimeleri süsleyelim diye değil, kelimeler aşkı süslesin diye var olduğunu.

Bu yüzden siz aşkın ellerinden tutun, ben yokluğuyla bu yazıdan kaçıyorum.

Belirsiz Kelimeler

Hıçkıran gece.

Şu uzaktan sesi duyulan.

Hıçkırıklarıyla bir belirsizliği anlatmaya çalışan, yorgun ve alnı terli bir ağustos gecesi.

***

Geceyi bilirsiniz, ne varsa alır koynuna. Bir mahkumu ardına saklayan demir parmaklıklar gibidir biraz. Karanlığın ardına apaçık ve gizli ne varsa sığdırır. Apaçık ve gizli çünkü birimizin gizi diğerimizin açıklığı. Birimizin örttüğü, bir diğerimizin haykırdığı…

Gece bir tek beni almıyor koynuna. Ona günahımın ne olduğunu sormaktan çekiniyorum. Dünya bu ya insan katılmadığı bir eylemde o da vardı diye işaret parmağıyla gösterilmekten endişe duyuyor. Geceden çekiniyorum. Bu neyin suçluluk duygusu Allah aşkına! O herkes ne der putlarının üzerimde ki ağırlığı mı?

Hadi yıldızlar cevap verin! Benim gözlerim mutluluktan mı parlıyor yoksa ışıldayan gözyaşlarım mı yanaklarımda? Peki.  Siz de susun. Aferin!

Gece bir tek beni koynuna almıyor. Sanki anladım sebebini. Ona ihanet ettim çok zamandır. Bu benim suçum değil, bana karanlıkta kalmış gibi gözlerinizi kısarak bakmayın. Evet gecedeyiz, her yer karanlık ama şunu düşünün: karardıkça güzelleşen ne var geceden başka?

Oh tanrım! Tılsımlı söz bu olmalıydı: karardıkça güzelleşen ne var geceden başka?  Yıldızlar nihayet benim safımı tutmaya başladı. Biliyordum; bir insanın masumiyetinin gözyaşlarından okunabileceğini. Müteşekkirim gökyüzü eyvallah!

***

Hıçkıran gece.

Şu sesi uzaktan duyulan.

Hıçkırıklarıyla beni anlatmaya çalışan, yorgun ve alnı terli bir ağustos gecesi.

Gecenin koynunda değilim; sebebini siz belki kulaktan dolma bilirsiniz. Zaten modern çağda hepimiz kulaktan dolma bilginleriz… Bir belirsizliktir aldı başını başım üstüne koydu. Ruhumu teslim ederken ben muhtemelen kadere iman ediyordum. İsyan değil hani ama bir bataklıkta olmak gibi bu, çırpındıkça batıyor insan ve bir bataklık sineği olabilmek şu durumda sanırım cenneti istemekle eşdeğer.

Bunları size anlatıyorum çünkü kelimeler bazı anlamlara gelmiyor değil. Çünkü kelimeler yatağıma sıradağlar örmüyor değil. Beni anlıyor musunuz? Şüphe duyuyorum. Lakin işitmekteyim zamanı gelmeden bitmeyecek dediğinizi ve karşılıksız bırakmayacağım sizi.

Bu uykusuzlukla sınandığım şu gece bir şiire, bir şarkıya sarılmadıkça geçmeyecek. Odadaki tüm saatlerle yaptığım anlaşmayı bozdum. Gün ışığına savaş açıp, yel değirmenleriyle savaşan Don Kişot olabilirim artık.

Merhaba gece elimden tut. Kelimelerle teslimim sana.