Mezhep nedir? Ne değildir?

Mezhep ve tarikat konularında bir zamandır yazmayı planlıyordum. Yakın zamanda mevzunun gündeme gelmesi tamamen tesadüf oldu.  Tabi gündemdeki daha çok mezhepçilik anlamındaki söylemler siyasi bir amaç güdüyor. Ben bu yazımda mümkün olduğunca bu siyasetin dışında duracağım. Ancak bu konuyla ilgili de yazının sonunda birkaç cümle etmeden geçemeyeceğim.

Öncelikle konuya mesafeli olanlar için bu kelimeler biraz ürkütücü geliyor olabilir. Yaşadığımız son birkaç on yılda Batı merkezli İslamofobik söylemler, Ortadoğu’daki* ve Güneybatı Asya’daki birtakım üzücü olaylar ve bu olayların aktörlerinin kendilerini ifade ediş şekilleri, ülkemiz ve dünya medyasının olumsuz etkileriyle mezhep, tarikat, cihat .. gibi kelimelerden insanlar ürkmeye başladı.. Ancak bu kelimeler İslam’a özgü kelimeler değil. Hatta herhangi bir dine özgü kelimeler de değil. Hristiyanlığın ve Museviliğin yüzlerce mezhebi olduğunu biliyoruz. Yine bazı ideolojilerin tarikatları olduğunu da biliyoruz ve bunlar tarihin eski devirlerinden beri varlar. Birçok polisiye kitap tapınakçılar ve teşkilatçılardan bahsedildiğini biliyoruz. Bunlar da birer tarikattır aslında.

Mezhep ve tarikat kelime anlamı olarak aynı anlama geliyor. İkisi de gidilen yol demek. Ancak kullanılan manaları biraz farklı. Hemen diyanetin bu yılki kutlu doğum programlarında hediye etmek için hazırladığı ‘Kur’an ve Sünnet Işığında Birlik ve Beraberlik’ isimli kitaptan kısa bir bölümü aktarıyorum:

“Mezhep; dinin kendisinin değil bir takım hükümlerinin yorumlanmasıdır. Dinin anlaşılmasındaki farklılıklar bazı ayet ve hadislerin farkı anlaşılmasına dayanır. Mezheplerin temel ihtilaf (farklılık) alanları itikadi, ameli ve siyasi olarak üç gruptur. İman esaslarını konu edinen mezhepler itikadi, diğerleri de fıkhi mezhepler olarak adlandırılır. Fıkhi mezhepler; başta ibadetler olmak üzere helal, haram ve sosyal hayatla ilgili farklı görüşler ortaya koyan gruplardır.  Hanefi, Şafi, Maliki, Hanbeli olmak üzere ehli sünnet mezhepleridir. İtikadi mezhepler ise; Allah’ın sıfatları, zat sıfat ilişkisi, bazı ayetlerin anlaşılması, ahirette Allah’ın görülmesi, Allah’ın iradesi, hidayet ve delalet, kader, amelin imandan bir cüz olup olmaması, büyük günah işleyenlerin durumu gibi konuları ele almıştır. İtikadi mezhepler Ehl-i sünnet ve Ehl-i bid’at olarak ikiye ayrılır. Ehl-i sünnet Hz. peygamberi ve ashabının, dinin temel konularında takip ettiği yolu benimserler, Ehl-i bid’at ise dinin temel konularında şer’i bir delil bulunmaksızın farklı görüşler ileri sürenlerdir.

Peygamberimiz (s.a.s) zamanında mezhepler yoktu. Çünkü sahabe öğrenmek istediği ve ya anlayamadığı her konuyu peygamberimize sorar, cevabını alınca da sorun sona ererdi. Peygamberimizin vefatından sonra insanlar dini içerikli sorularını sahabi alimlere, sonra tabiin alimlere, sonra tebe-i tabiin alimlere, sonra da fakihlere sordu. Farklı cevaplar verilmesi neticesinde mezhepler doğdu.”

Yani mezhep bugünkü gibi birbiriyle savaşmayı gerektirecek bir farklılık değil. Bugünkü mezhep savaşının altında ancak İslam’ın birliğini bozacak hizipçilik anlayışı yatıyor olabilir. Hizipçilik; örgütlü bir topluluğun içinde, örgütlü bir biçimde bütünlüğü bozacak yeni bir topluluk oluşturma faaliyetidir. Unutmayalım cemaatte (birlikte) rahmet, tefrikada (ayrılıkta) azap vardır. Yazımın daha sıkıcı bir hal almaması için tarikat meselesini bir başka yazıma erteliyorum.

*Ortadoğu kavramı Batı’nın stratejik hedefleri doğrultusunda kamuoyuna pompaladığı bir kavramdır. Yoksa coğrafi olarak ne orta ne de doğudur.

Din Bir Disiplindir

Din; akıl sahiplerini kendi irade ve istekleriyle, dünya ve ahirette saadet ve selamete ulaştıran ilahi kanundur. Bu ilahi kanunu kendi irade ve istekleriyle kabul etmiş olan insanlar bu kanunları uygulamakla sorumludurlar. Din iki kısımdır; itikad ve amel. İtikad, gönülden inanmak anlamına gelir. Amel de din hükümlerini uygulama manasına gelir. Bir kişi amel konusunda eksikse bu, onu dinden çıkarmaz. Ancak itikad konusunda eksikse bu, onu dinden çıkarır. Amel konusunda da ameli işlemediği için hesaba çekilecektir, hesabını verebilirse kurtulacak, veremezse onun cezasını çekecektir. Eğer ameli kabul etmiyorsa o zaman da dinden çıkar. Çünkü bu bir itikad problemidir. Kişi amel konusunda eksikse bu kişiye fasık denir. Fasık günahkar demektir.
Mezhep ise gidilen yol demektir. Peygamber (s.a.s) vefat ettikten sonra kesin hükümle sabit olmayan mevzularda alimler farklı görüş bildirmişlerdir. Bu görüşler kesinlikle namaz, oruç, hac gibi farz mevzularda farklılık içermez. Ancak sünnet, vacip gibi kesin delille sabit olmayan mevzularda küçük farklılıklar içerir. Örneğin; Kur’an-ı Kerim’de geçen “İnna a’tayna k-el kevser..” -“Rabbin için namaz kıl ve kurban kes”- ayetine Hanefi mezhebinin imamı İmam Ebu Hanife Hz. buradaki hüküm Hz. Allah’ın peygamber (s.a.s)’e karşı bir hitabıdır deyip ancak zanni delille müslümanlara şart olduğunu söylemiştir. Bu sebeple Hanefi mezhebinde kurban vaciptir. Şafi mezhebinde ise sünnettir. Ya da abdest almak farzdır ancak bir yerinden kan akması Hanefi mezhebine göre abdesti bozarken şafi mezhebine göre bozmaz. Bunlar amelde mezheplerdir. Amelde mezhep çoktur ancak bunların 4’ü haktır. Bunlar; Hanefi, Şafi, Maliki ve Hanbeli mezhepleridir. İtikad mezhepleri de çoktur ancak orada tek hak mezhep vardır o da Ehl-i Sünnet v-el Cemaat’tir. Diğer mezhepler hak değildir. Peygamber (s.a.s) bir hadisinde “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan yalnız benim sünnetime tabi olanlar kurtulacaktır. Diğer yetmiş ikisi helak olacaktır.” buyurmuştur.
Allah (c.c) yüce kitabında “Festakim ke ma ümirte!” -“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol”- buyurmuşlardır. Kişi eğer bir dine mensubum diyorsa o dinin hükümlerini lam cim etmeden eksiksiz bir şekilde yaşamaktan mesuldür. Eğer bu zor geliyorsa zaten inanmak mecburiyetinde olmadığını, inandığı yaratıcının onun kendisine inanmasına ihtiyacı olmadığını hatırlamalıdır. Din sadece namaz, oruç, hacdan oluşmaz. Din bir disiplindir. Ahlak, düşünce, devlet, usul.. her konuyu düzenlemiştir. Kişi emrolunduğu hükümleri bilmemekle sorumluluktan kurtulmaz.
Bu konuya değinmemin nedeni ,önce kendimden başlayarak, bir sıfat olarak kendimizde hiç çekinmeden tanımladığımız bir şeyi aslında temel kavramlar düzeyinde ne kadar eksik bildiğimizi fark ettirmekti. Önümüzdeki yazıda da tarikat ve tasavvuf konusundan bahsedeceğim. Hz Ali (k.v)’nin bir sözüyle bitiriyorum.
“İnandığın gibi yaşamazsan, yaşadığın gibi inanmaya başlarsın.”

Franz Kafka: Milena’ya Mektuplar

Artık Kafka’nın eserlerini klasik olarak sayabiliriz, diye düşünüyorum. Diline ve edebiyatına edebileceğim bir lafım yok. Bu tür insanlar hakkında yorum yaparken çok dikkatli olunmalı. Eleştirilerimiz kendi eksikliklerimizi ortaya çıkarabilir. Nitekim bu yazıyı yazmadan önce okuduğum kitapla ilgili başkaları neler düşünmüş, diye internette dolaşırken dikkatimi çeken şeylerden biri de bu oldu. Birbirlerine neredeyse zıt yorumlamalar yapılmış. Yüzeysel ve fazla derin çıkarımlar yapılmış. Bir bakıma, kendi fikrimizi söylemeyecek miyiz, yaklaşımı da doğru (zaten böyle düşündüğüm için ben de kendi fikrimi yazıyorum) ama dediğim gibi çok dikkatli olunmalı.
Kitapla ilgili söyleyeceklerime gelince; öncelikle kitap Franz Kafka’nın hayatının son dönemlerinde Prag’dan, Viyana’da yaşayan Milena Jesenska’ya yazdığı mektuplardan oluşuyor. Birçok yayınevi basmış kitabı. Bazı yayınevlerinin basımında Milena’nın, Kafka’nın arkadaşı ve eserlerini yayınlayan kişi olan Max Brod’a gönderdiği mektuplar da var. Ancak Milena’nın, Kafka’ya gönderdiği mektuplar yok. Kafka onları yakmış. Kafka’nın mektuplarının bir kısmını da Milena karalamış. Kafka aslen bir Çek Yahudi’si. Çekçe ve Almanca’ya iyi derecede hakim olmasına rağmen ana dilinin Almanca olduğunu söylüyor kendisi. Eserlerini Almanca yazıyor. Milena ise bu eserleri Almanca’dan Çekçe’ye çeviriyor. Tanışmaları bu sayede oluyor. Başlarda görece daha resmi giden konuşmalar hızla samimileşiyor. Hatta öyle samimileşiyor ki artık onun adı samimilik değil bence müptelalık. Bu derece samimi ifadeler Kafka’nın (Kafka’nın bile) yazdıklarının geçekliğini sorgulatıyor insana. Tabii buna Milena’nın nasıl bir dille karşılık verdiğini kestirmek zor. Ancak mektuplaşmanın uzun sürmesinden (3 yıl sürüyor ve bazen günde 2-3 mektuba çıktığı oluyor, bazen de haftada bir) ve Kafka’nın arada verdiği spoiler-lardan anlaşıldığı üzere (Kafka kadar olmasa da) o da yakın bir dil kullanmış. Mektuplarda sık sık hastalıklarından bahsetmiş. Kafka çok hasta. Anladığım kadarıyla da verem. Ve yine çokça da gelecekten bahsediyorlar. Ancak Kafka çok karamsar, tereddütlü ve alıngan biri. Bir şey söyler söylemez hemen iç dünyasına dönüyor; ‘Aslında şöyle düşündüğüm için böyle söyledim.’, ‘ Tabii bu düşünce de şuradan geliyor. Bu da beni şöyle bir insan yapıyor.’ gibi ifadeleri sık kullanıyor. Her ifadesinin sonu; sensiz yaşayamam, ben aslında senim, sen şöyle bir meleksine çıkıyor. Tabi bunları söylerken öyle öyle tasvirler, öyle benzetmeler yapıyor ki oralara zaten diyecek bir şeyim yok. Zaten kitabı çok önemli bir edebi eser yapan da bu. Bir de Kafka’nın sevgi ve bağlılık anlayışı… Neredeyse hiç görmemesine rağmen (2 defa görüşüyorlar) yaşadığı duyguların yoğunluğunun öneminden çokça bahsediliyor ama burada ‘Adam ne sevmiş be!’ demeden önce birkaç durumu göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bir defa Kafka’nın başarılı insanlara karşı duyduğu hayranlık biliniyor. Örneğin; iş yerinde 10 parmak daktilo yazan müdürünü kusursuz buluyordu. İkincisi Milena’nın bu yazışmalara devam etme sebebi de kendisinin de belirttiği eşinin onu aldatması olabilir (Milena evli, Kafka nişanlıydı). Yani bu söylediklerim direkt sebep olmasa da, etkileri de yadsınamaz. Bir de bu mektuplar Kafka’nın diğer eserlerinden farklı olarak kendi ağzından, birebir kendi iç dünyasını yazmış olması sebebiyle önem taşıyor. Aşağıda kitaptan birkaç beğendiğim alıntı yapacağım.

“yine de aslında sevdiğim sadece sen değilsin, daha fazlası; senin aracılığınla bana hediye edilen varlığım.”
“‘yine de’ kelimesi bu mektuplarda gerçekten gerekliydi; ama zaten kelime olarak da güzel değil mi? insan ‘yine’ bölümünde mücadele ediyor, orada hala ‘dünya’ var; ‘de’de ise dibe gidiyor, orada artık her şey bitmiş oluyor.”
“mektup yazmak, hayaletlerin önünde soyunmak demektir, ki onlar da aç kurtlar gibi bunu bekler zaten. yazıya dökülen öpücükler yerlerine ulaşmaz, hayaletler yolda içip bitirir onları”
“unutamayacağım bir doğa olayıydı yüzün milena. bulutlardan değil, kendiliğinden gölgelenen bir güneştin sanki.
ne söyleyeyim daha? kafam ve ellerim dinlemiyor beni..”
”kişiyi mutluluk öldürebilirse benim çoktan ölmem gerekirdi! ama ya benim gibi ölüm yargısına uğramış biri, mutluluktan ötürü kurtulabilirse ölmekten? öyleyse yaşayacağım demektir”
“bak milena, ‘en çok seni seviyorum’ diyorum, ama gerçek sevgi bu değil belki, ‘sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla’ dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki.”..

Bir de kitapla ilgili etik tartışmaları var. Sonuçta özel bir durum. Ancak benim düşüncem bu mektuplar okunduktan sonra dedikodu tarzında değil de, edebi bir eser tarzında olaya yaklaşılırsa etik bir problem oluşmayacağı yönünde. Tabii burası biraz sallantıda bir konu. Sonuçta ölürken arkadaşından tüm eserlerini yakmasını istemiş.

Teizm Olmasaydı Ateizm Olmazdı

Bu yazımı yakın zamanda başımdan geçen bir olay üzerine bir meseleyi daha iyi analiz etmek için yazıyorum. Psikiyatri dersinde hoca “Bipolar Duygu-durum Bozukluğu (İki uçlu duygu-durum bozukluğu)’ndan bahsediyordu. Hastaların dürtü kontrollerinin bozulduğunu anlatmak için bir örnek verdi. Bir hastası Cuma namazında imam hutbe okurken ayağa kalkıp imama müdahale etmiş. İmam alkol almanın günah olduğundan ve vücuda zararından bahsederken aniden yüksek sesle “Nasıl böyle bir şey söylersin! Ben bir gazetede okudum, her gün yarım bardak kırmızı şarap almak kalp sağlığına çok iyi geliyormuş. Sen bizim sağlığımızla mı oynamak istiyorsun!” diye çıkışmış. Bu örnekle hocanın anlatmaya çalıştığı şey hastaların atakları sırasında gerçeği değerlendirememeleri ve dürtülerini kontrol edememeleriydi. Tabii ki buradaki gerçekten kasıt, herkesin alkol almanın günah olduğuna ya da zararlı olduğuna inanması değildi. Hasta bulunduğu yerin kurallarına aykırı davranmış, imamın bahsettiği konunun üzerine oturduğu birçok dini ve soyut meseleyi değerlendirememiş ve mantıksız ve uygunsuz bir davranışta bulunmuştu. Kastedilen buydu. Ancak sınıftakilerden birisi belki dikkati farklı bir meseleye çekmek belki de örnekteki hastayla aynı sebepten dolayı hocaya şu soruyu sordu: “Hocam bundan 1500 yıl önce şu anki gibi bir psikiyatr olsaydınız ve bir adam çıkıp böyle böyle deseydi (imamı kastediyor) mutlaka bir ilaç başlardınız ve bu adamınki gibi bir tepki verirdiniz, peki bugün neden bu adama hasta diyoruz?”
Pek tabii bu kişinin sorusuyla anlatmak istediği şey oldukça derin ve felsefi bir meseleydi yani “Aslında gerçeği ve doğruyu kime göre değerlendiriyoruz? Bu gerçekliğe katılmayana hasta mı demeliyiz?” idi. Hocadan beklediği cevap da muhtemelen kendi de tahmin ettiği üzere: “Mevcut toplumsal kabul üzerinden değerlendirilip kendi içerisindeki tutarsızlığa yönelmek gerekir. Tabii ki bir kişi toplumsal kabule katılmayabilir ancak bunun yolu bu şekilde değildir.” idi.
Şimdi ben burada bu kişiye yönelik bireysel bir hicivden ziyade son dönemde toplumda sıkça karşılaştığımız bir “düşüncemsiye” yönelik bazı şeyler yazacağım.
Modern dünya ve gelişen teknoloji insanların bireysel güçlerinin çok çok çok üzerinde hatta öyle ki hayallerinin bile ötesinde işler yapmalarına imkan tanıdı. Tabii hayalleri bireysel güçleriyle sınırlı olduğu için bu durum insanoğlunun basit kafasını karıştırdı. Ben istersem yaparım, kimse de beni yönlendiremez, dedi. Ancak insan aslında o kadar zayıf ve cahildi ki bu işlerini sadece birbirine bağlı düz mantıkları yaptığını unuttu. Öyle değil mi Allah aşkına, bir bilgisayar aynı bu mantıkla çalışmıyor mu? Bir kanser ilacı sözüm ona kanseri tedavi ederken, bu hücre bu folat molekülünü yiyorsa ben de onun folatını ondan önce yerim o da ölür! mantığıyla tedavi etmiyor mu? Atomu parçalayabiliyoruz ama atomu tekrar birleştiremiyoruz öyle değil mi? Modern fizik, kimya ve bilumum diğer bilimler çıkmazda kaldıkları yerleri felsefeyle açıklamaya çalışırken örneğin maddenin gerçekliğini tartışırlarken bu bilimlere dayanarak metafiziği ve inançları yanlışlamak ne kadar vicdansız ve zavallı bir davranıştır. Bu düşüncemsiye sahip olan insanlar, “biz kimiz?”, “nereden geldik?” ve “nereye gidiyoruz?”, “haklarımız ve statümüz nedir?” “adalet nedir?”… gibi sorular hakkında elle tutulur hiçbir fikirleri bulunmadığına bakmaksızın, diğer insanların doğru bilip inandıkları hususlarda bireysel eksikliklerine bakarak yahut dar pencerelerle olayları değerlendirip asıllarından farklı bir yöne çekerek, asılları görmezden gelerek bu hususları yanlışlamaktan ve aşağılamaktan utanmamaktadırlar.
Daha önceki yazılarımda da makul ve tutarlı olmaktan bahsetmiştim. İnancı ya da fikri ne olursa makul ve tutarlı olmaya çalışan hiç kimse hiç kimseyle bu türden polemiklere girmeyecektir.