Seni Tanımadığım Günleri Özledim

Ne kadar istesen de bir yerden sonra eskisi gibi olamazsın!

Bazı insanlar vardır. Hiç beklemediğin bir anda girerler hayatına. Daha önceden hiç tanımadığın bir insan. Hep vardır ama sen varlığından yeni haberdar olmuşsundur. Herkesten, her şeyden farklı gelir. Varlığı başka bir dünyaya açılan kapı gibidir. Heyecanla o kapıdan girmek istersin. Kapıdaki küçük bir aralıktan o kadar parlak bir ışık görürsün, gözlerin kamaşır. Asıl gerçeği göremezsin. O ışığın dünyanı aydınlatacağını zannedersin. Nereden bilebilirsin ki dünyanı karartacağını?

O ışığın arkasında “GÜNEŞ” var zannedersin. Güneşe varınca yanacağını bilirsin. Yine de yanmak için her şeyden, herkesten vazgeçersin. Kendinden bile. En çok kendinden… Sen vazgeçtikçe açılır kapı ve girersin içeri. Kendinden vazgeçince kapı kapanır. Söner tüm ışıklar. Ve başlar karanlık seni yutmaya, boğmaya… Fark edersin gerçeği!

Fark edersin de karanlıkta kaybolmuşsundur. Kapının yerini de kaybetmişsindir. Duvarları yoklayıp kapıyı bulmaya çalışırsın. Karanlıkta dört duvar uçsuz bucaksız gelir. Korku ve panikle elin ayağına dolaşır. Aslında kapı gözünün önünde iken, elini doğruca uzatınca bulabilecekken sanki kilometrelerce uzaklaşmıştır.

Derin bir nefes alır, sakinleşmeye çalışırsın. Çıkış için çare aramaya başlarsın. Biraz daha kendinden vazgeçince kapı açılır belki, dersin. Feda etmeye devam edersin. Açılmadıkça daha çok feda edersin. Yine de açılmaz kapı. Artık “SEN” de kalmamışsındır feda edecek.

Yorulmuşsundur kapıyı aramaktan. Ama son bir umut yine denersin kapıyı aramayı, açmayı… Bu sefer bir mucize olup kapıyı bulmuşsundur. Hemen kapıyı açıp kaçarsın kara delik gibi seni yutmaya çalışan karanlıktan. Kavuşursun gerçek ışığa.

Bir süre ışığa alışmaya çalışırsın. Yeni doğmuş gibi hissedersin. Çünkü baştan sona değişmişsindir. Karanlık senden birçok şeyi götürmüştür. Hem de en güzel şeyleri… Hayallerini almıştır, umutlarını, en küçük güzel bir şeye mutlu olabilecek saflığını, çocuksu yanını, hedeflerini, zamanını, geleceğini… Bir daha gördüğü ışığa inanabilmesi için gerekli tüm güzellikleri götürmüştür.

Hiçbir şey olmamış gibi, o karanlığa hiç girmemiş gibi yaşamına devam etmeye çalışır. Kaybettiği güzellikleri bulmaya, kazanmaya çalışır. Fakat tüm bu uğraşları boşunadır. Aradığı güzellikleri bulamaz. Ne kadar istese de yaşanmamış varsayamaz. Evren, hiç ummadığı bir anda, tam unuttum derken hatırlatıverir çünkü. Işık sandığı karanlık, hiç beklemediği bir şekilde karartmıştır hayatını. Hayatındaki güzellikleri… Yok etmiştir “FEDAKAR” KENDİNİ!

Görür ki ne kadar istese de artık eskisi gibi olamaz. Elinde sadece özlem kalmıştır. IŞIK SANDIĞI KARANLIĞI TANIMADAN ÖNCEKİ GÜNLERE ve en çok da KAYBETTİĞİ “KENDİNE” özlem… Dilinde tek ve son cümle: SENİ TANIMADIĞIM GÜNLERİ ÖZLEDİM! …

konuk yazar: Duygu YAYLALI

Lütfen Yardım Edin

 

Uyanmak istemiyorum. Uyanıp yeni güne başlamak, günlük koşuşturmacalara kapılıp boğulmak istemiyorum. Kalkmaktan başka çarem yok. Kalkıp günlük alışkanlıklarımı yerine getireceğim kuşkusuz. Duş almak, işe gitmek, gelince evi toparlamak, geriye kalan kısa zamanda okuyabilmek; işte her gün yaptıklarımız. Bunlar her insanın yaptığı ya da yapmak zorunda olduğu şeyler. Çoğu insan bu rutinleri severek yaptığını iddia ediyor. Aman ne hoş! Ben onlardan değilim. Mide ağrılarım başladı yine, her gece böyle oluyor. Yediklerime ne kadar dikkat edersem edeyim bir yerden sonra insan dayanamıyor. Geceleri canım kızartma ya da köfte istediğinde engellemeye çalışıyorum, ardından dayanamayıp kendimi patatesleri soyarken buluyorum. Gecenin sonunda sabaha kadar kıvranıyorum yatakta. Çoğu zaman bu sıkıntıları baharatlı yiyecekler, abur cuburlar yediğim için yaşıyorum.

O sabah mide ağrılarım şiddetlenince çalıştığım danışmanlık merkezini arayıp gelemeyeceğimi söyledim. Telefonu açan sekreter kim bilir neler söylemiştir arkamdan: “İnsan gelemeyeceğini akşamdan söyler de ona göre ayarlarım ben de görüşmeleri. Yok ama bunlar hep son dakika söylerler. Ben mecburum tabii dediklerini anında yapmaya. Başka ne işim var zaten!” Yüzüme söylemese de neler söyleyeceğini tahmin edebiliyorum. Cevap vermek istiyorum: “İnsan ne zaman rahatsızlanacağına karar verebilir mi?”

Ağrılarımın şiddeti azalınca bilgisayarımı açıp elektronik postalarıma bakmaya başladım. Onlarca postanın hepsi bankalardan ya da alışveriş sitelerinden geliyordu. Aralarında yaşamım boyunca hiç almayacağım ürünlerin fotoğrafları da vardı. Nitekim kocaman bir bahçe makası fotoğrafını görünce istemsiz gülümsedim. Acaba ileride bir gün bahçeli bir evim olur diye almalı mıydım? Bütün postaları seçip silecekken bahçe makasının altındaki posta dikkatimi çekti. Diğerlerini silip ona odaklandım. Belki danışanlarımdan biri yollamıştı. Postanın içinde ek dosya vardı bir de, üzerindeyse büyük harflerle “LÜTFEN YARDIM EDİN!” Yazıyordu. Ek dosyayı açıp okumaya karar verdim. Umarım izinli olduğum günü kendimle geçirmeme izin verir, diye düşünüyordum. Şöyle bir göz gezdirip, bir iki telkinde bulunup, danışmanlık merkezine gelirse seansları ayarlayacağımızı yazıp gönderecektim.

“Öncelikle sizi rahatsız ettiğim için üzgünüm; ama yaşadıklarımı anlatacağım, yardım isteyeceğim kişinin siz olduğuna inandığımdan bunları bir mektup olarak gönderme cüretinde bulundum. Aslında eski usulde el yazısı ile yazıp adresinize postalamayı düşündüm; fakat faturalarınızın arasına sıkışıp kalmak istemediğimden elektronik ortamda yazmak istedim. Ne derece inandırıcı olacağını bilmeyerek sizden bana yardım etmenizi istiyorum. İnsan kendiyle ilgili bir şeyler yazarken öyle zorlanıyor ki anlatamam. Yüz yüze olsaydık belki daha rahat olurdum. Karşınıza çıkmaya cesaret edemeyince böyle bir yönteme başvurdum. Eminim bunları okurken ‘Konuya gelsene artık’ diyorsunuzdur. Konuya geleceğim.

Otuz dört yaşındayım. Muhasebeci olarak çalıştığım şirketten geçen ay ayrılmak zorunda kaldım. Aslında kovuldum diyebiliriz. Neden kovulduğuma gelince şunu da söyleyeyim, sizden iş dileniyormuş gibi bir izlenim uyandırmak istemiyorum. İki yıldır çalıştığım firmada geçen ay daha önce yaptığım, artık tahammül edemediğim bir olay yüzünden patronuma karşı çıkınca işten çıkarılarak ödüllendirildim. Siz de bilirsiniz ki, benimki de laf nereden bileceksiniz? Şirketlerde işçilerin Sosyal Güvenlik ödemelerinden kaçınmak için alt kademede çalışanların primleri yatırılmaz ya da eksik yatırılır. Alt kademede çalışanlar bunları çok takip etmedikleri için onlar farkına varmadan bu işleri yürütmek durumunda kalırız. Bunu da şirketin muhasebecisi türlü hilelerle yapmak durumundadır. Ben de işimden olmamak için bu hileleri -yapmamalıydım- bir süre yapmak durumunda kaldım. Ancak iki ay önce bu vicdan azaplarına daha fazla dayanamayarak şirketin sahibine bu hileleri bir daha yapmayacağımı ve bugüne kadar yaptığımız hataları telafi etmek için yatırmadığımız sigorta prim bedellerini işçilere elden vermemiz gerektiğini söyledim. Beklediğim tepkiyle karşılaştım. ’Sen kim oluyorsun?’ ile başlayan beylik cümleler ve sonunda tazminatım. Yaptığım yanlışların farkına iki yılın sonunda vardığımdan kendime acıma hakkını da kendimde bulmuyorum.

İşten kovulduktan sonra yaklaşık iki aydır ne yapacağımı ve hayatımı nasıl idame ettireceğimi bilemiyorum. Üniversite yıllarımdan beri hatta daha öncesinde de hep bir şeylere karşı çıkmayı kendime ilke edindim. Yanlışların, haksızlıkların karşısında durmaktan geri kalmadım. Belki sizin gençliğinizle kıyaslarsak oldukça yumuşak bir karşı duruşum olabilir. Beni yeterince muhalif bulmayabilirsiniz. Siyasetten de anladığımı söyleyemem zaten. Benden on sekiz yaş büyük abim de böyle şeyler söylüyor. Ona işten çıkarılışımı anlattığımda gözlerinde en küçük ışık göremedim. Beni onore edeceğini düşünürken bağırıp çağırmaya başladı:

-Benden ne bekliyorsun, söyle? Tebrik mi edeyim, aferin sana kardeşim, mi diyeyim? Geçmiş karşıma ‘artık bu haksızlıklara dayanamadım abi’ diyor. Aklın neredeydi şimdiye kadar. İki yıl boyunca kendi rahatın bozulmasın diye sesini çıkarmadın. Sonra ne oldu da iyilik meleği oldun? Eminim anlattığın hikâyenin seyri böyle değildir. Yine bir çıkarın vardır ya da ne bileyim bu sebeple değil kendi hataların geç kalmaların, zam isteğin vs. yüzünden kovulmuşsundur da benden para koparabilmek için böyle bir senaryo yazmışsındır. Şunu bil ki senin hikâyelerini dinlemek istemiyorum!’ Kendisi, hakkını teslim etmek gerekir ki bu yaşına kadar onurlu bir hayat yaşadı. Bundan sonra da çizgisini bozacağını sanmıyorum. Sözlerini sakınmadan, herhangi bir süzgeçten geçirmeden, olduğu gibi söylemeyi sever. Bu üslubu yüzünden defalarca işten çıkarıldı, eşini, arkadaşlarını kaybetti; ama asla taviz vermedi. Oyunlar oynamaktan, ikiyüzlülükten zerre hoşlanmaz. Aramızda fazla yaş farkı olduğundan benim için de epey uğraştı. Eğitim giderlerimi çoklukla karşıladı. İstediği gibi bir kardeş olmayı öyle çok isterdim. Onun gibi olmak ya da onun istediği gibi. Yalnız doğruların peşinde koşmak. Haksızlıklara karşı çıkmak Hep bir duruşum olduğunu düşünürken aslında tehlikelerden ölesiye kaçındım. Hep güvenli olmalıydı yaşamım. İşim, ailem, ilişkilerim hemen hepsinde sınırları hiç aşmadım. Bu aralarda gezinmeseydim diye düşünüyorum çoğu zaman. Yani ya tam anlamıyla cesur, korkusuz bir karşı duruşum olmalıydı ya da tamamen düzenin adamı olmalıydım. Oysa ben ikisi de olamadım. Dik duruşum olsaydı manen kendimi tatmin eder, huzur içinde yaşardım. Düzene ayak uydursaydım da türlü maddi zorluklara katlanmak durumunda kalmazdım. Ne abim ne de nişanlım beni istemiyor. Nişanlımdan söz etmedim sanırım. Aynı iş yerinde çalışıyorduk. Ben işe başladığımda o uzun yıllardır çalışıyordu. Kısa zaman sonra birbirimizden hoşlandık. Açıkçası aynı iş yerinde olmak bize mantıklı geldiği için uzun çalışma saatlerinin etkisiyle sosyal hayatlarımızda kısıtlı olduğundan beraberliğimize başladık. İşten ayrılırken bana oldukça sert bir tepki verdi. Bu yüzden ilişkimiz bitti. ‘Bunu neden yaptığını anlayamıyorum. Düğünümüze aylar kala böyle saçmalıklar yaparak işten kovulmanı sağlamayı nasıl başardın?’ dedikten sonraki cümleleri duymamak için orayı terk ettim. Eve geldiğimde arayıp bana hakaretler etti. Zaten uzun süredir içinde biriktirdiklerini söyleyip kapattı. Her konuda eleştirirdi beni. Bana tahammül edemediğini anlıyordum, düzgün giden bir şeyleri bozamıyordum. Daha önce de ayrılma isteğini dile getirdiğinde saatlerce konuşup ikna etmiştim. Bu defa hiçbir şey söylemedim, zaten söylememe de fırsat bırakmadı. Bu kötü hadiseler sebebiyle iki aydır oldukça az yiyorum. Az yemenin etkisiyle de gün boyu bitkin oluyorum. Eski nişanlımı arayacak gücüm, yeni bir iş bakma hevesim olmuyor.

Bunları size yazmamın sebebi bana bir yol göstermeniz. Bu iki aylık zaman içinde evde otururken kitaplar okudum ve filmler izledim. Okuduğum kitapların çoğunluğunda romanın, öykünün başkahramanı böyle durumlarda bunalıma girdiğinde intihar etmekte çözüm buluyor. İntihar etmeye cesaret edeceğimi sanmıyorum. En azından bunu abime söylesem ona bile cesaret edemeyeceğimi söylerdi. Ancak yine de size sormak istiyorum.

Yaşamak isteğinin, amacının bittiği zaman insan tümüyle tükendiğini hissettiğinde kendi hayatını sonlandırmaya cesaret edebilir mi? Şimdiden teşekkür ederim.”

Mert SANER

Mektubu bitirdikten sonra kısa süreli bir şaşkınlık yaşadım. Hem mektupta anlatılanların duygusal yoğunluğundan, hem de sondan üçüncü paragrafta yapılan yanlıştan dolayı sinirliydim. Ne abim ne de nişanlım beni istemiyor. Ne Ne bağlacından sonra cümle olumsuz bitmez. Doğrusu ‘ne abim ne de nişanlım beni istiyor’ olacaktı. Şimdi bunları düşünmenin sırası değil, bir yandan mide ağrılarım, bir yandan mektubu yazan kişiye çözüm bulma isteğim içimi kemiriyordu. Cümlelerinden oldukça çelişkili bir karakteri olduğunu söyleyebilirim. İntihar etmeyi düşündüğünü söylemeden önce buna cesaret edecek biri olmadığını söylüyor. Bunu düşünerek kendimi kurtarabilirim.

Ya söylediğini yaparsa, peki ya neden ben, nereden tanıyor beni? Belki bu yazdıklarını birden çok psikoloğa yolladı. İsmi hiç yabancı gelmiyor, eski danışanlarımdan biri olabilir. Bir çözüm bulmalıyım, benden ne istiyor bilmiyorum. Ne diyeceğim ki? İşini kaybettin, nişanlını da, abin de yüz çevirmiş, yine de üzülme, mi diyeceğim? Sanırım şu an sağlıklı düşünemiyorum.

Bunları düşünürken mide ağrılarım şiddetlenince ilacımı içip biraz dinlendim. Üniversiteden bir hocam aklıma geldi. Bu mektuba cevap vermemeyi tercih edebilirdim. Hocamdan fikir almalıydım. O bana bir yol gösterebilirdi belki, onu arayıp mektubu anlatacaktım. İsterse mektubu da yollardım. Telefonu alıp arayacakken içimden benden yardım isteyen kişinin yaptığı şekilde yardım istemek geçti. Telefonumu bırakıp bilgisayarın başına geçtim tekrar. Onun yaptığı gibi büyük harflerle “LÜTFEN YARDIM EDİN!” yazdım, ek dosya oluşturmak için de mektubuma başladım:

“Hocam zamanınızı aldığım için üzgünüm. Neden aramak ya da yüz yüze görüşmek yerine mektup yazdığımı anlayacağınızı umuyorum. Bugün mide ağrılarım yüzünden işe gidemediğim için bilgisayarıma elektronik posta yoluyla gelen bir yardım isteği yüzünden sizi rahatsız ediyorum. Kısa zamanda çözüme kavuşturulması gerektiği için ne yapacağımı bilemedim. Bana gelen postayı ek olarak gönderiyorum. Bir de siz okuyup değerlendirirsiniz, diye. Mektupla ilgili naçizane yorumlarımı ileteceğim. İlgili kişi haksızlıklara karşı dik durmak istemiş, yaşamı boyunca dürüst, namuslu yaşamayı düstur edinmiş ya edinmek istemiş bir kişi. Fakat hayat onu küçük haksızlıklar yapmaya itmiş. Elbette yaşadığı zorlukları bahane ederek, onların arkasına sığınarak yaptıklarını meşrulaştırmaz. İşten çıkarılmış, bu sebepten nişanlısı tarafından terk edilmiş, abisinin de yüz çevirmesiyle yalnız kalmış bir insana nasıl yardım edeceğimi de bilmiyorum. Gün boyu türlü vakalarla uğraşıyorum. Elbette bu olaydan daha ağır durumda olan danışanlarım oluyor. Tecavüze uğrayanlar, kanser hastaları, ailesi ya da yakınlarını kaybedenler hemen hepsini telkin edecek yaşama isteği uyandıracak sözler söylüyorum. Bu defa ilgili kişinin yaşamını sonlandırma riskine karşı –mide ağrılarımın da etkisiyle- hızlı hareket etmem gerektiği için kendimi sıkışmış hissediyorum. Bu yüzden sizin fikirlerinize ihtiyacım var. Sizin üniversitede ve sonrasında bu meslekte bir yerlere gelmemde -eğer bir yerdeysem- büyük katkınız var. Bu konuda güvenebileceğim, yardım isteyeceğim tek kişi sizsiniz. Şimdiden teşekkür ederim.”

Ender AÇIKEL

Mektubu gönderip cevabı beklerken, haşlanmış patates yedikten sonra biraz daha uyumak, dinlenmek istiyordum.

konuk yazar: Burçin Tolga YILMAZ

 

Sonbahar

Sarı turuncu savrulan yapraklar, rüzgarlar, uçuşan saçlar, adımlanan yollar, yağmurlar, trençkotlar, hüzünlü sokak kedileri…
Sekiz tane kuş uçuyor gökyüzünde. İkisi geride kalmış. Altısı önde.
Dilimde ismini unuttuğum eski bir şarkı. Gün batmak üzere.
İçimde bir minnet duygusu.
Sanki aynı yol, aynı yaprak, aynı melodi değil hiçbiri. Sanki her şey daha bir anlamlı.
Sanki her şeyin anlamı sonbaharla
Sanki her şeyin anlamı Okumaya devam et

Bahara Yolculuk

Bir dil bulacağız her yüreğe dokunan,
Özümüzdeki derinlikleri böyle,
Böyle cesur, böyle temiz,
böyle deli…
“Yürekleri Maviliklere Süreceğiz!”

Rüzgarlardan kanat takmış,
Barışa uçuşan üveyikler gibi
Böyle dostane,
Böyle kardeşçe

“Gönülleri rengarenk süsleyip,
Yüreklere Mavilikler Serpeceğiz!”

İşte, böyle mavi, böyle renkli
El ele gönül gönüle,
Ölesiye özgür, ölesiye sonsuz!
Sarmaş dolaş, dolaşacağız bu dünyada…

İşte hep böyle güzel, sevgiyle dopdolu,

“Yeni bir dünya”, kuracağız bu dünyada,
Bir sevgi dili, konuşacağız bu dünyada…

Konuk Yazar: Oktay UZUNAĞAÇ