İç Sesin Mektupları

Kalemimin ucuna her geleni yazsam karalama olur değil mi? Oysa ben okunaklı satırlar yazmak istiyorum. Her iki harfin arasında uçurumlar olsun, sessiz uçurumlar. Sessizliklerimi sakladığım uçurumlar.

Çok şey bekliyorum değil mi? Konuşmadan anlatabilmek, herkes gibi. Bir kelimenin on kelime ifade edivermesi, beni paragrafların ağırlığından kurtarması. Çok şey bunlar, çok sıradan. Ama istiyorum işte. Benim lüksüm de bu sıradanlık olsun. Olsun değil mi?

Peki ya, diyorum sonra; bu kadar beklemeyi bilmeyen ben, iki harf arasında nasıl bir uçurum mesafesi susarım? Hem sonra uçurumda yankılanmaz mı sessizliğim? Sessizliklerin yankısı seslerinkinden daha korkunç olur. O nedenle konuşayım istiyorum, en azından yazayım konuşamadıklarımı. Sonra –belki hayatımda ilk defa- içimdekileri döküverdiğim satırlara benimkilerden farklı bir çift göz değsin istiyorum. Çok şey mi? İstiyorum ki birileri de bilsin içimdekileri. “Tabii ya…” dercesine kafasını bir öne bir arkaya sallasın. Anlamasına gerek yok esasen, anlamış gibi yapsa da yeter. Ben de inanmış gibi yaparım, gül gibi geçinir gideriz.

İnanır mısın o zamanlar günlük tutuyorum. Bazen içli bir cümle yazıp tüm sayfayı öylece boş bırakıyorum. Bazen de sayfalar sayfaları kovalıyor. Her biri ayrı ayrı mektuplar, her günüm ayrı mektup. İşte bu mektuplarıma başka gözler değsin istiyorum. Özellikle değdiğini hayal ettiğim bir çift göz var ki sorma… O gözlere ben değince yanıyorum, ya mektuplarım da yanıverirse? Olsun, olduğu yerde küfleneceğine, en azından o gözlere değip külleniversin.

Her günü ayrı zarfa koyuyorum, gönderen hep aynı. Alıcı hep aynı. Adres aynı. Yazının çarpık harfleri bile aynı. O harfler arasındaki sessizlikler de… Aynı.

Sonra tüm mektuplarım geri dönüyor bana. Hem de korktuğumun aksine yanmamış hiçbiri! Tek bir ucu alev almamış bile. Demek ki o gözlere değmeden dönmüşler. Çünkü o gözler başka gözlere nazar etmekteymişler.

Yürüyoruz

Sahil yolunda, adım adım. Gözlerim manzaraya dalıyor, sonra sana. Kalbim hızlanıyor, adımlarım tam tersi. Bir şey söyleyecek gibi dudaklarımı aralıyorum. Vazgeçiyorum sonra.

Yürüyoruz.

Bir anı canlanıyor sahil boyunca, burkuyor yüreğimi: Yüzüme bakıyorsun, elime bir kutu tutuşturuyorsun. “Umarım beğenirsin.” diyorsun. Sesinle zaman duruyor adeta. Bilmiyorsun ki; o kutuda içtiğin sigaranın yanmış izmariti dahi olsa, hazine değerindedir benim için. Hediyeni alıyorum kutudan, kalbimi içine koyup geri veriyorum sana.

Yürüyoruz.

Hediyeni alıp, kalbimi kutuya koyduktan çok sonra. Zaman da bizimle birlikte yürüyüp gitmiş elbet… Söylemeye cesaret edemediklerim var. Susuşlarımda eskiye göre daha fazla kelime hapsolmuş.

Yürüyoruz.

Biz yürüsek de aramızda hiç yürümeyen bir şeyler var. İnkar edercesine yürüyoruz. Donuk bir damla gibi akıp gitmiyor aramızdan. Ne kelimelere geçit veriyor, ne bakışlara.

Yürüyoruz.

Gözlerim sana değmeye korkuyor. İçimde çırpınan kuş daha çok arıyor özgürlüğünü sanki, çırpınışları arttıkça artmış. Kalbimi çıkarıp basmışlar Tuz Gölü’ne, öylesine acıyor canım. Sen gitmesen ben gideceğim, biliyorum. Ben gitmesem, biliyorum ki sen…

Yürüyoruz.

Aramızdaki yürümeyen şeyin farkında olarak. Zaman daralıyor oysa, çamurdan evler yapan çocuğu annesi eve çağırmaya başladı bile. Vakit akşama merdiven dayamış. Bizim için fısıldıyor Cemal Süreya:

“Yürüyoruz bütünlemeye kalmış bir sessizlikte

                               Keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

Yürüyoruz.

Gözü kara bir sessizlikte. Akşam çöktü çökecek. Oysa karanlıkta daha zor gizlemek gözlerimin sana bakarkenki parıltısını, yemin ederim öyle seviyorum seni. ‘Ama’lar çoğalıyor işte o an. Seviyorum ama… ama… ama… ‘Ama’lar âmâ ediyor sevgiyi. Ne yöne gideceğini şaşırıyor.

Yürüyoruz.

Gitmen için yalvarıyorum içimden. Sen gitmezsen ben gideceğim, hiç istemesem de. Ne olur git diyorum o yüzden. Aşk denilen şey içimizde kaldıkça çürümeye mi mahkum? Öyleyse azat edeyim ki içimden, bu şekilde yakmasın artık canımı.

Yürüyoruz.

Çocuk boşvermiş çamurdan evini, annesine koşuyor. Akşam çökmüş üzerimize. Biri benim yerime ağzımda büyüyen ilk kelimeyi deyiverse keşke. Dudaklarımı aralayıp gözlerine bakıyorum. Konuşuvereceğim, Cemal Süreya benden daha erken davranmasa..:

“Seni o kadar yakından görünce,

                               Keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

görsel : itusozluk.com

Doktor Mûsıkî

İlk çağlarda insanlar tarafından birbirleriyle iletişim kurabilmek için kullanılan müzik, zamanla daha farklı görevler edinerek günümüze kadar varlığını devam ettirmiştir. O kadar ki, ilkel insanlar müziğin ritim duygusu üzerindeki tesirini kullanarak topluluk halinde yapılan gündelik işlerinde kullanmışlardır. Daha sonra bazı topluluklar tabiat olaylarından korkup, Yaratıcı’ya müzik ve dans eşliğinde farklı tapınma yolları geliştirmişler ve bu şekilde felaketlerden korunduklarını düşünmüşlerdir.

Türkler için ise “müzik” bundan çok daha fazlasını ifade eder. Çin kaynaklarından öğrendiklerimize göre, Çin Seddi’ni aşan Türk süvarilerinin ellerinde davula benzer çalgı aletleri bile görülmüştür. Yine eski bir Çin seyyahından öğrenildiğine göre, Türkler seyahate çıkarken sazlarını da beraberlerinde götürecek kadar mûsıkîye düşkündür. Öyleyse tabir yerindeyse diyebiliriz ki, at üzerindeyken bile müzikten ayrı kalamayan bir ecdadın torunlarıyız. Bugün (belki de yeterince sahiplenmediğimiz için) Türk müziğinin Bizans, Arap, Acem ve hatta Yunan müziklerinden türediğini iddia edenler vardır. Oysa araştırmalar göstermiştir ki; gerek bu kültürlerin müzikleriyle bizim müziğimizin yapısı, gerek ulaşılan eski kaynaklar, gerekse oluşturulmuş olan klasik eserlerimizin zenginliğinin diğer müzik kültürleriyle ölçülemeyecek derecede zengin olması nedeniyle böyle bir iddia söz konusu bile olamaz.

Türklerin mûsıkîye düşkün olduğundan söz ettik. Bunun başlıca nedenlerinden biri de eski çağlardan beri mûsıkînin tedavi amaçlı kullanılmış olmasıdır. Yüksek tansiyondan kronik ağrılara, depresyondan kansere, migrenden uyuşturucu madde bağımlılığına kadar birçok hastalığın tedavisinde müzik kullanılagelmiştir. Müzikle terapinin eski çağlardan beri uygulanıyor olmasının yanı sıra, Selçuklu ve özellikle Osmanlı döneminde zirve dönemine ulaşmıştır. Sultan II. Bayezid’in akıl hastaları için su sesi ve müzikle tedavi emri verdiği Okumaya devam et

Bu Şehir

Gece sessiz, karanlık ve soğuk. Gözlerim asfalt yolda, ellerim ceplerimde. İçimde biraz korku, biraz özlem…

Fark ettim ki bu şehirde geceler sana benziyor. Sessizliği seven, karanlıklar içinde geceler. Yalnızlığı seven, bir o kadar da yalnızlığa mahkum. Batıp giden güneşi özleyen, ama elinden hiç bir şey gelmeyen. Apansızın yağmur getiriveren, böylesi değişken olduğu için içten içe kızdığım… Gizli gizli yağmayı yeğleyen. İnsanları rahatsız etmeden, saklayarak akıtan yaşlarını. Bu şehirde geceler bana seni hatırlatıyor.

Sokakları da sana benziyor buraların. Uzayıp giden dar yollar… İnsana yolunu şaşırtacak kadar karışık. Ufak bir söz söylesen yankı yapıyor. Belli ki en ufak bir sese hasret. Yürüdükçe kaybolunan, kayboldukça yürünen sokaklar… Üzerinden geçen onlarca, yüzlerce insanın hiç birini benimseyememiş, hala kendi kendine yetmeye çalışan ıssız sokaklar. Yürüdükçe yorulduğum, yoruldukça mutlu olduğum. Sonunu göremeden, bilemeden sadece yürüdüğüm sokaklar, ne çok benziyorlar sana…

Ve deniz… Abartıyorum sanıyorsun, biliyorum, ama o da sana benziyor. Kimi zaman dalgalı, kimi zamansa durgun. Gösterdiği kadarıyla sığ, ancak biraz yaklaşırsam derinliğini anlayabildiğim… Güneş doğuyorsa coşkulu bir mavi, ay doğuyorsa hüzünlü bir siyah Okumaya devam et