T-L-O-S

Şu an okuduğunuz satırlar İstanbul’un korunaklı bir sitesinde yazılıyor. Düşünsenize bizden 2500 sene sonra gelen arkeologlar bugünlerdeki kentleşmeyi nasıl yorumlayacaklar acaba. “Ucube” demekten başka bir şey ağızlarından çıkmayacaktır diye düşünüyorum. Neyse canımı sıkan bu konu ile başladım yazmaya fakat güzel bir yere gidiyoruz. Fethiye’den çıkıp sahil yolundan Kaş’a doğru gittiğim bir günde yol üzerinde bir kahverengi tabela görüyorum. Buralarda görmeye alıştığımız renkteki tabelalardan birinde ne yazdığını göremiyorum uzaktan. Yaklaştıkça seçiliyor: T-L-O-S.

Genellikle antik kentleri gezerken kafamı kurcalayan -malımın değerli olmasından ötürü- yolların kötülüğü oluyor. Aracıma bir zarar gelmesinden korkar, normalde insanların girdiği yollara girmeden arabamı bırakıp kilometrelerce yürümemle de bilinirim. Yine böyle bir korkuyla giderken kaymak gibi bir asfalt görüyorum. Şu an malı kıymetli Burak’a harika gelse de böylesine değerli kültür miraslarının bu kadar yakınına kadar bu zift yığını asfaltların gelmesi eleştirilebilir duruyor. Bu asfalt yoldan bahsetmemin sebeplerinden biri de önceden yolun kentin ortasından geçiyor oluşu. Kemerli revakların, tapınakların yanından kamyonlar, tırlar ve kültürel miras bilinci olmayan binlerce insan araçlarıyla geçiyormuş. Bu senaryo ile kıyaslarsak da “Asfalt yol, gözünü seveyim senin” diyesi gelmiyor değil.

Kente girişte hemen sağ taraftaki kaya mezarları çarpıyor gözümüze. Yürüyerek çıkılabilenlerin aksine bir de insanların nasıl gittiğini anlayamadığım mezarlar da görüp hayrete düşüyorum. Gişeye gelip müze kartı okuttuktan sonra tam olarak gezi rotamı oluşturmakta zorlanıyorum. Bir tarafa Pegasus’un Chimera ile savaşını anlatan Bellerephontes mezarına mı gideceğim, yoksa diğer tarafta yıkıntılarını gördüğüm tiyatrosuna mı?

Tlos ismi Likçe’deki “Tlawa” kelimesinden türemiş. M.Ö. 1500-1000’li yıllarda Hititlilerin buralarda yaşadığı anlaşılmış. O zamandan sonra M.Ö. 500’lü yıllarda Pers, M.Ö. 333 yılında Büyük İskender egemenliğine girmiş. M.Ö. 168 yılında Likya Birliği bağımsızlığını kazanında Tlos da bağımsız bir kent olmuştu. M.S. 43 yılında Romalıların Anadolu’da nüfuslarını arttırmaları ile birlikte Tlos da Roma hakimiyetine girecekti. M.S. 450’li yıllardan sonra çeşitli olaylarla Doğu Roma imparatorluğuna bağlanmıştır. Anadolu Türk beylikleri kronolojik sırayla bölgeye hâkim olmuş ve son olarak M.S. 19.yy’ın başında Ali Ağa tarafından Akropol tepesine yapılan kale ile son sahiplerini uğurlamış kent.

Kentin içine girelim ve dolaşalım sizlerle. İlk olarak Stadyumu ile başlamak istiyorum. Anadolu’da farklı stadyumlar anlattım sizlere, sizler de kendi gözlerinizle görmüşsünüzdür mutlaka. Tlos stadyumu gördüklerimizden biraz farklı. Önce agora alanını yapan Tlos sakinleri daha sonra batı yönündeki ana kayayı keşfedip oraya da oturma sırası eklemişler gibi görünüyordu. 9 oturma sıralı olduğu haricinde hiçbir şey kesin olarak anlaşılamıyor. 148 m’si ortaya çıkarılan stadyum ’un boyutları da henüz bilinmiyor.

Stadyumun arkasındaki ana kaya ’da Akropole çıkan yol ve kaya mezarları görülüyor. Klasik dönemden itibaren burası nekropol olarak kullanılmış. Kaya mezarlar dışında başka mezar formaları bulunsa da büyük çoğunluğunu kaya mezarları oluşturuyor. Genellikle bu mezarların ön cepheleri bir tapınak gibi görünür, içleri ise birbirinden tamamen farklıdır. Aile mezarı olarak kullanılanlar da olabilirken dağınık bir şekilde ölü gömülen mezarlar da olabiliyordu.

Kentin yukarıda kalan mekanlarını gezdik. Şimdi de aşağı kısmına gidelim ve gezimizi kentin merkezine yakın bir yerde bitirelim. Bu tarafta daha fazla yapı var aslında. İlk olarak karşıma Kent bazilikası çıkıyor. Doğu-batı ekseninde konumlanmış bu yapı, Anadolu’daki diğer haç şeklindeki bazilikalara benzer. 84×33 m ölçülerinde olan yapının apsisi doğu yönüne bakar. İlk inşa yılı olarak Erken Hristiyanlık dönemi olsa da yıllar içinde tadilatlar görerek ve ilave yapılar eklenerek Orta Bizans dönemine kadar kullanılmış.

Birkaç adım ilerleyince karşıma bir merdivenler bütünü çıkıyor. İçimden “Aslında ne güzel tapınak olurmuş” diye düşünen bir Müteahhit hortlamış olsa gerek ki birazdan haklı çıkacaktı. Bu gördüğüm yapı Kronos Tapınağı imiş. 16×8 m’lik bir platform üzerine kurulmuş tapınağa 7 basamaklı bir merdivenden çıkılıyordu. Korint düzeninde inşa edilen tapınak, farklı bölümlerden oluşurdu. Bu tapınağın temel taşları olacak bir grup taş sökülmüş ve az önce gördüğümüz Kent Bazilikasının inşasında kullanılmış. Geri dönüşümü seven Tlos halkı, yeni tanrılarına eski tanrılarının malzemeleri ile bir yer yapmışlar.

Sanki günümüze kadar ulaşmış da daha dün birileri yıkmış gibi hissettiren iki tane devasa tuğla yığınıyla birlikteyiz. Bunlardan birine küçük hamam diğerine büyük hamam diyorlar. Önce büyüklere öncelik vermek gibi fazlasıyla gelenekselci bir bakış açısıyla olmasa da önceliği büyük hamama verelim. İlk kez bir Likya hamamı görüyorum. Giriş mekânında frigidarium denilen bir soğukluk bölümü var. Buradan tepidarium denilen ılıklık bölgesine geçilir. Bu mekân hem zeminden hem duvardan ısıtılırdı. Hamamın en ucunda da caldarium denilen sıcak bölüm bulunurdu. Erken Roma döneminde inşa edilen bu hamam, M.S. 10.yy’lara kadar yaşamını sürdürür ve o vakitten sonra bir kısmına kilise bir kısmına da nekropoller inşa edilir. Gelelim çaprazındaki küçük hamama. Burası Mimari yapısı gereğince bir Likya hamamı gibi görünmese de aynı 3 odalı kademeli ısınma sistemi burada da mevcuttu. Soyunma kabinleri ve çeşme bulunmasıyla Büyük Hamam’dan faklı olan Küçük Hamam’ın ömrü abisinden daha kısa olacaktı.

Şahlanan Türkiye ekonomisinin katkıları ile bir günde 8 antik kent gezerek ancak bu işi sürdürülebilir yapabileceğimi fark ettiğim günden beri antik kent gezilerimin sonlarına doğru bir telaş kaplar her yerimi. Yine tam olarak bu hislerle Tlos tiyatrosuna geliyorum. Burayı bir an önce bitirmeliyim ki sıradaki kente hızlıca gidebileyim. Tlos tiyatrosu kentin en doğusunda yer alıyor. 3 katlı skenesi ve 2 kademeli bir caveası vardı. Bu oturma yerlerinin üst katında tapınak formlu bir yapı vardı. Bu tiyatroya hükmetmeye çalışırmışçasına duran tapınaklardan çok fazla görmüyoruz. Tiyatronun ilk olarak ne zaman yapıldığı kesin olmasa da M.Ö. 1.yy’dan kalma bir yazıtta Helenistik dönemde inşa edildiği yazıyordu. Zaten şeklinin Helenistik tiyatrolara oldukça benzemesi bunu oldukça mantıklı yapıyordu.

Hitit kaynaklarında Tlos, bir kent değil ülke olarak anılıyor. Bunu bölgenin en yüksek dağlarından Akdağların yamacında olmasına bağlayabiliriz. Diğer kentlerden oldukça uzak ve yüksek olması ile büyük bir kent olması böyle denmesini sağlamış olabilir. Şimdi o Akdağlara kendini dayamış akropolüne ve agorasına dönüp gezimizi bitirelim. Kent ilk olarak 1838 yılında keşfediliyor. Sonrasında neredeyse 150 sene herhangi bir çalışma olmuyor. 1994’teki yüzey araştırmasının ardından 2005’de Prof. Dr. Taner Korkut Tlos’un gizemini açığa çıkarmaya başlamış. Araştırmacıların işini en çok zorlaştıran şey belki de Ali Ağa’nın Akropole yaptırdığı o devasa konak olmuş. Konak inşat edilirken -tahmin edersiniz ki- Tlos antik kentinin taşları kullanılmış. Bugün belki de Stadyum ve Agora’nın ortaya çıkarılamama sebebi de budur.

Likya’nın spor kenti olarak da bilinen Tlos antik kentine veda etme vakti. Belki birkaç sene sonra geldiğimizde şimdi kazılarına yeni başlanan Meclis binasını da görür, yeni keşiflerin tadına bakarız. Sağlıcakla kalın.

Görseller 1, 3 , 4, 6 – Burak Karaoğlu

Görseller 2, 5 – The Gennadius Library – The American School of Classical Studies at Athens

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s