Burası Gün Batımında Bir Başka

Çok uzaktan bir antik kente yaklaşıyorduk. Gün batımına 3-4 saat olduğu için güneş yavaştan batıya doğru yönelmiş ve gözümüzün içine baka baka batıyordu. “Utanmaz güneş, sen nasıl bu güzel antik kenti görmemizi engellemek için batarsın!” gibi bir serzenişi içimizden geçirdiğimiz zaman birazdan pişman olacağımızı bilmiyorduk tabii ki. Meğer burası gün batımında bir başka güzel oluyormuş.

Edremit Körfezi boyunca denize paralel ilerleyerek zar zor ulaştık Behramkale Köyü’ne ve Assos Antik Kenti’ne. Gün batımında dağın tepesinde görülen tapınak kalıntıları ve oldukça yorucu olacağını düşündüğümüz tırmanışlar sebebiyle mi bilinmez içimizi korkuyla karışık bir heyecan kapladı. Bu heyecan Aristo’nun felsefe okulu kurduğu, döneminin en büyük limanına ve en erkene tarihlenen meclis binasına sahip olan Assos Antik Kenti için azmış bile.

Kente girişte iki yol ayrımı karşıladı bizi. Aristo heykelinin arkasında bir liman yolu, bir de Akropolis yolu mevcut. Tabii ki ören yerinin girişi olan Akropolis tarafına gittik, yani Arkaik çağda Anadolu’da yapılan ilk dor düzenindeki tapınak olan Athena Tapınağı’na. Athena Tapınağı, kentin en yüksek bölgesi olan Akropolis’te bulunuyordu. Kentin savaş zamanlarında sığındığı güvenli bir yer olduğundan buraya M.Ö. 540 yılında kentin koruyucu tanrısı Athena adına bu tapınak yapılmış. Athena Zeus’un kızı. Savaş tanrıçası, hiç evlenmemiş ve oldukça asi. Şehrin en yüksek noktasında olan ve gemiyle geçen herkesin rahatça görebileceği bir şekilde konumlandırılan Athena Tapınağı, hem kentin gücü hakkında yabancılara göz dağı veriyor hem de koruyucu tanrı Athena adına olduğu için kentin fethedilemez olduğunu düşündürüyor. Tapınağın uzun doğrultusunda 13, kısa doğrultuda 6 adet sütun mevcut. Etrafta çok fazla bulunan bir volkanik kayaç olan andezitin inşaat malzemesi olarak kullanıldığı tapınağı güneş batarken görmeniz gerekiyor.

Akropolis’te bulunan bir diğer yapıya gelelim. Athena Tapınağı’nın hemen arkasında şimdiki Behramkale Köyü’ne daha yakın bir yerde sarnıçlar gözüme çarptı. Bu sarnıçlar kentin su yollarına yakın bir yere yapılmış ve çok yakın zamana kadar da kullanılmaya devam edilmiş. İçerisine kafamı sokup korku içinde tekrar geri çekmemden de anlayabileceğiniz gibi oldukça derindi ve temiz su bulmanın bir kentin varoluş amacı bile olabileceği zamanlardayken Assos Antik Kenti’nin güçlü bir kent olmasının sırrı bu sarnıçlarda saklı olabilir.

Sırada o devasa dağı inip aşağıdaki ana şehir yapılarına gitmek var. İnmek iyi de çıkması daha şimdiden endişelendirmeye başlıyor…

İlk gözümüze çarpan yapısı agora oldu. Bu dönem antik kentlerinde şehrin politik, dini ve ticari merkeziymiş agora. Hemen arkasındaki dağın yamacına oturtulmuş. İçerisinde stoalar, Bouleuterion ve tapınaklar ile aslında şehrin en önemli yerini oluşturuyormuş. Karşılıklı 2 adet stoanın ortasındaki agoradan yavaş yavaş diğer yapılara geçelim. Az önce bahsettiğim stoalar; dini, ticari faaliyetlerin yanı sıra toplumsal bir araya gelmelere de şahit olurmuş. Buralar belki de kentin birlikteliği için en önemli yerlerden biriymiş. Hemen yanlarındaki Bouleuterion ise meclis binası. Meclis binası kazılarında ortaya çıkan veriler ışığında, Bouleuterion’un M.Ö. 4. yy.’da yapıldığı ve bu özelliği ile Anadolu’daki en erken meclis binası olduğunu öğrendik.

Biraz kentin tarihinden bahsedelim, daha sonra gezmeye devam ederiz. İlk arkeolojik kazılardan beri kentin M.Ö. 6. yüzyıla kadar gittiği düşünülüyor. Döneminin en büyük limanına sahip olması ve Çanakkale Boğazı girişinde önemli bir kontrol noktası olması sebebiyle zamanla daha çok bilinen bir yer olmuş. Bu ünü ise onun daha da güçlenmesine ve sonunda günümüzde bile tanık olduğumuz yapılar ortaya çıkarmasını sağlamış. Sırayla Lidyalılar, Persler, Makedonlar, Bergama Krallığı, Romalılar ve son olarak Osmanlılar ele geçirmiş bu bölgeyi. Hem boğaz girişindeki önemiyle, hem de önemli taş ocaklarıyla birlikte döneminin en büyük devletlerinin bir gözü hep Assos’taymış. Dönemin en önemli deniz kenarı kentlerinin dahil olduğu Attika-Delos Birliği’nin de üyesiymiş.

Kenti gezmeye devam edelim. Agoradan yamaca paralel olarak yürümeye devam ederseniz Gymnasium’a doğru gidiyorsunuz demektir. Bu yapı M.Ö. 2. yy’a tarihleniyor. Kare planlı yapının ölçüleri 52×52 metre. Köşesinde bir hamam, büyük bir giriş kapısı, kilise ve sonradan eklenen sarnıçlar ile içerisine girince farkını oraya koyan bir yapı. Hem bir eğitim kurumu, hem de bir spor salonu olan Gymnasiumlar kentin gençlerinin güçlü olması ve öyle kalması için de önemliymiş. Güçlü kentler olmadan savaşlar kazanılamaz. Sağlam kafa da sağlam vücutta bulunacağından* gymnasiumlar kentte yaşayan insanların kafasının biraz olsun çalışmasının sebebi olarak da sayılabilir. Hazır kafası çalışan insanlar demişken Aristo’yu anmadan Assos Antik Kenti’ni geçemeyiz. Aristo, M.Ö. 348-345 yılları arasında Assos’ta yaşamış. Assos’ta yaşarken Anadolu’daki ilk felsefe okulunu kurmuş ve bölge halkının gelişimine oldukça faydalı olmuş. Sonuçta o dönemdeki temel bilimlerin felsefeciler üzerinden yürüdüğünü düşünürsek, bu hem Assos’un gelişimi, hem de çevre kentlerin gelişimi için düşüneceğinizden daha önemliydi. M.Ö. 345 yılında Pers komutanı Rodoslu Memnon tarafından fethedilen Assos’ta Aristo’nun zamanının da sonuna geliniyormuş. O yıllarda 11 yaşında olan, ileride “Büyük İskender” olacak çocuğa iyi bir hoca arayışında olan Persliler Aristo’yu Makedonya’ya davet etmiş ve Aristo da yaşamına orada -dünyanın en büyük hükümdarlarından birini yetiştirmek üzere- devam etmiş.

Biraz ileride devasa bir yapı bütünü gördük. Yanına yaklaştıkça şehrin surlarına benzeyen bir yapısı olduğunu görüyor fakat emin olamıyorduk. Çünkü devasa yapılar olduğu dışında hepsini görmeden ve kentin planına hâkim olmadan kesin bir yargıya varılacak kadar net bir şekilde günümüze ulaşmamışlar. Sur olduğunu düşündüğümüz yere giderken yolun kenarında Ksenodokhion adı verilen yapıyı gördük. İlk kez bu ismi duyduğum için heyecanla yaklaştım. Bu yapının bir “misafir hanı” olduğunu anladım. Kente gelen misafirler veya seyyahlar surların hemen içine davet edilir, burada konaklarlarmış. Herhalde gelen misafirlerin şehrin içine çok girmeden burada konaklayıp, tekrar yollarına devam etmelerini istemişler, yabancılarla şehrin huzurunu bozmamak için…

Evet sayın okurlarım, o devasa yapılar kentin savunmasını sağlayan surları imiş. Geldiğimde hemen yanında duran bilgilendirme panosuna baktığımda da sur olup olmadığını anlayamamamın sebebini görüyorum. Meğerse üst üste yığılmış bir taş yığını olarak görülüp, yıllarca buradaki taşlar alınıp başka yerlere götürülmüş ve oralarda inşa faaliyetlerinde bulunulmuş. Surun önemli bir kısmı M.Ö. 4. yüzyılda inşa edilmeye başlanmış. Bu da kentin daha önceki tahminlerimizden çok daha erken dönemde kuvvetli bir kent olduğunu gösterir. İlerleyen yıllarda da sur örülmeye ve büyümeye devam etmiş. Ortalama genişliği 3-4 m olan surların içinde 10 tane de kapı var.

Günümüzde de mezarlıkları kentin dışına yapmaya alışığız. O dönemlerde de kentin ileri gelenleri haricinde diğer tüm vatandaşlar kentin dışında Nekropol denilen alanlarda gömülürmüş. Assos’un “İnsan yiyen” diye adlandırılan harika bir taş kaynağı varmış. Bunlar andezit ve konglomera taşlarıydmış. Bu taşlar şekil verilmesi zor olmasına rağmen dayanıklı yapılarıyla Assos’un yapılarını oluştururken, içindeki insanı daha hızlı çürüttüğü keşfedildikten sonra da mezarları oluşturmuş. Assos’un tüm çevre kentlere de satarak geçimini sağladığı Andezit taşlı mezarlar tam surdan çıkış kapısının önünde sergileniyor. M.Ö. 7. yy.’dan 6. yy.’a kadar kullanılmış olan nekropole, M.Ö. 6. yy.’da ölüleri yakıp küllerini saklama geleneği başlaması üzerine yetişkinlerin gömülmesinden bir süre vazgeçilmiş. Aslında günümüzdeki mezarlar gibi üzerinde isimleri yazan insanların gömüldüğü alan bir lahit ve anıt mezar yuvası resmen. Gördüğünüz an tüm lahitlerin içerisine bakma ihtiyacı hissedeceğiniz, buradan gökyüzüne çıkan ruhları düşündükçe de korkup en yakın -Yaşayan- insana doğru yavaş yavaş yaklaşmanızı sağlayacak kadar korkacağınız bir yer.

Assos’ta ilk kazılar 1881’de başlamış. Amerikalı arkeologlar Osmanlı Devleti ile anlaşıp bazı kazılar yapmış ve ortaya çıkan kültür miraslarımızın bir kısmını kendi ülkelerine götürüp, bir kısmını da Osmanlı Devleti’ne bırakmıştır. Hala Assos ile ilgili en önemli kalıntıların Boston Müzesi’nde olduğu söylenir.

Artık bu yorucu gezimizin sonuna geliyoruz. Bir dağın tepesinden kıyın kıyın aşağı inerek devam eden yürüyüş tiyatronun orada son bulacak. Agoranın güneyinde, yolun aşağısında doğal zemine oturtularak yapılan Assos tiyatrosu o dönemler 5000 kişilikmiş. At nalı plana sahip olan tiyatro, M.Ö. 4. yy.’da inşa edilmiş. Zamanında geçirdiği depremler ya da heyelanlar nedeniyle neredeyse tiyatronun yarısı kullanılamaz halde olmasına rağmen 3000 kişilik kısmı günümüze ulaştırılmış.

Şimdi ben güneş batmadan 27 bin adım attığım bugünü tamamlamak için bu devasa dağı tekrar geri çıkarken sizler de gözlerinizi kapatıp hayaller kurabilirsiniz. M.Ö. 4. yy.’da Assos’un en kuvvetli zamanlarında bir Assoslu olarak. Mesleği de kendiniz seçin ve hadi hayal kurmaya devam…

*Mustafa Kemal ATATÜRK

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s