Kimsin Sen Dedi

KEŞKE !

Güneşin doğuşunda yüzmeli
durgun sularda
ya da tüm insanlardan ve ahlak kurallarından uzak
bulutları seyretmeli
o dingin ve beyaz
ben ve sen

Güneşin doğuşunda başka yerler
başka insanlar
başka zamanlar
başka sen’ler
yine de yorucu tüm bu yolculuklar

Belki de güneşin ve denizin kesiştiği yere gitmeli sadece
Ya da savaşın ve barışın ayrı tutulduğu o sınırlara
olur da ölürüz belki
ölür de kavuşuruz

II

Süt rengiydi tenin
Yıldızlar saklanırdı vücudunda
Karın neden beyaz olduğunu bilir ellerin
Unutmuştur çünkü o hangi renk olduğunu
Hislerim bilinmeze ulaşamadığı için
Çeker uzun zamandır bu acıyı
Şimdi bilmem gerek artık
Bir tek sensin bilinmeyen
Bilinmeyen bir gizem
Gemidir bu gönül, bayağıdır esrik
Bundandır ağır ağır sallanışı
Bundandır unutuşu kendini
Kendi kendine aranışı
Okyanusun ortasında bu yalnız çırpınışı

Oysa kahvenin en güzel tonlarına bürünmüştü gözlerin
Beyazdı tenin
Ve ellerinin kumun üzerinde gezinişi,
Güzeldi rüzgar
Savururdu özgürce saçlarını

Şimdi kayıp bir gemi
Biraz esrik
Biraz eksik
Biraz biraz düşüyor derine
Derisinin gizli kırışıkları içine
Çoktan kirli ayna karşısında
Kendine biraz hayal
Kendine biraz ölüm
Satar, bu esrik gemide.

UNUTULAN RUH

Yalnızlığından yorulmuş bir kadındı sadece. Her gece arkadaşlarıyla buluşuyor. Her gece en çok o konuşuyordu. Her gece en çok o yalnızdı. Her gece en çok o susuyordu. Sosyal yaşamı da oldukça canlıydı en az kafesteki kuş kadar. Yüzme dersleri alıyor, üniversitede tüm derslere giriyor, kalan zamanında çocuk bakıcılığı ve Fransızca dersleri veriyordu. Her gece mutlaka çıkıyordu aksatmadan haftanın her soğuk gecesinde sıcak evini ardında bırakıyordu. Sadece yalnızlığını değil, kapısının önüne beşik kurmuş mutsuzluğunu, tatminsiz ruhunun boşluğunu, öldürdüğü sinekleri, kirlettiği beyaz duvarlarını, hep yalnız kalmış çift kişilik yatağını, mutlu sonla biten romanlarını, umudunu kestiği solmuş çiçeğini, sert albümlerin olduğu CD koleksiyonunu ve dolabından eksik etmediği biralarını. Yanında kendini de beraberinde tükettiği sigarasından başka kendisinin bile bazen tanıyamadığı bir başka kendisini alıp çıkıyordu öylece. Alkol kadar soğuk, alkol kadar sıcak, duman kadar var ile yok arasında. Masum biri miydi? Geçmişe mi yoksa geleceğe mi takıldığını kendisi de bilmiyordu. O kadar çok bilmiyordu ki, kendinden şüpheleniyordu. Aynaya bakarken bir anda kaybolduğunu hissediyordu. O narin vücudu sert bakışlarının karşısında büzüşüyordu. Bir kaplumbağanın başına dönüşüyordu; ince, uzun, derin çizgilere gömülmüş derisinin içine aynanın penceresinden düşmüş gibi kendi labirentinde yolunu bulmaya çalışıyordu. Nereden nasıl geldiğini tam kestiremiyordu ama nasıl hangi yöne gideceğini de bilmiyordu, öylece ilerliyordu işte, evinin kapısına astığı Siktir Git yazısı kadar amansızca ama düşüncelerde boğularak çıkıyormuş gibi evinden ve öylece ilerliyordu yüzünün labirentinde. Seçtiği hiç bir yol istediği yol olmuyor, seçmediği tüm yollardan pişmanlık duymuyordu. Şehirleri devirmiş gibi, ülkeler boyu yorulmuş gibi en son bir bar masasında uykulu bir şekilde uyanıyor, tanımadığı bir adam tarafından tuvalete götürülüyor ve tecavüze uğruyordu. Mutsuz olmuyordu, mutlu da! Ama gözlerinden anlaşılıyordu soğukluk, vücudunu zaten unutmuş bir kadın en iyi intikamı almasını da en iyi şekilde biliyordu. Cebinden bir iğne çıkartıp adamın göğüs kafesine batırıp unutulması güç bir anı bırakıyordu tuvaletten çıkmadan önce adamın gözlerine baktığında. Üzerindeki kanlar bir yaz gününü hatırlatıyordu ona henüz dokuz yaşındaydı. Gelinciklerin bolca olduğu yemyeşil bir ovada koşuyordu. Tek hatırladığı buydu. Bazen kendi yüzüne gömüldüğü yüzünde dev çamur gibi kedi leşi gibi kokan kütlelere rastlıyordu bazense üzerine doğru gelen dev bir damla, tadı tuzlu olanından. Hızlı adımlarla koşmaya başlıyordu, ağlamıyordu biriktiriyordu. Ama hep geç kaldığı hayatta hâlâ koşuyordu geç kalmışlara yetişemiyordu. Geçen ömründe hatırladığı sadece hüzünlü bir müzikti. Solmuştu yüzü hiç gülmüyordu. Tanrım! Gülmeyen bir kadın daha dünyaya gelmişti. Yüzünde keşfettiği uzun ormanda bir tabut yaptı içine geçmişini koydu. Ve ömrü boyunca çekmeye karar vermiş gibi inançla sürükledi peşinden. Ne kendini kandıracak gücü, ne bürünecek yüzleri kalmıştı, hepsi tabutun içinde, hepsi peşinden yüzünün en derin yerlerine gizlenmiş sinekler gibi yapışmıştı kanını emmeye. Ne yağmur duruyordu saçlarında ne de rüzgar, ölümü arzulayan ruhundan başka. Savrulan saçları kirli bir yükten başka bir şey değildi. Batmış bir gemiye sığınmak ya da Alaska’da bir karavanda ölmek ile peşinde taşıdığı tabut ile uçurumdan atlamak arasında bir fark yoktu. Çünkü kendi yüzünde kendi yüzlerinden başka kimse kalmamıştı. Bir tabutun ve bir kadının kendi yüzünden başka sığınabileceği başka bir yer yoktu. Ne bir erkek kalmıştı ne de başka bir kadın. O tanrıların hafızasını silmeyi unuttuğu bir kadındı. O en ölü canlıydı ölümünün peşinden koşan ve kendini kandırmış ve artık yeteri kadar yaşlanmış bir kadındı. Ölmeliydi.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s