Kaybolan Gece Valsi

Hayal kurmak üzerine can yakıcı tecrübesi olmuştur hepimizin. Hayal kurmaktan vazgeçip, top nasıl gelirse öyle vuracağım, diye forvette bekleyenlerimiz de vardır eminim. Zaten ne zaman saldırıyı kessek savunmaya geçmişiz demektir. Arasında bir stabil konum hiçbir zaman olmamıştır. Oysa saldırı da savunma da hareket demektir, süreklilik gerektirir ve yorar. Dinlenme ihtiyacı hissedecek kadar bir boşluk bulsak, dinlenemeyecek kadar meşgul olduğumuzu düşünürüz, korkarım. Nasıl bir oyunun içinde olduğumuzu bilmiyorum. Ama her nasılsa top gelip geçiyor ve vuramadan maç bitecek gibi görünüyor. İşte böyle bir yılgınlığın içinde boşa savrulacak vuruşlarımın hesabını yaparken bir yandan da şimdiye kadar boşa gitmişleri göz ardı etmeye çalışırken birden durdum. Yapacak başka bir şey aklıma gelmediğinden durdum. Bunca hareketin anlamsızlığından durdum. Gecenin sakinliğinden, hayatın geçip gidişinden durdum. Zamanı durduramadığımdan durdum. Birkaç damla süzüldü pencereden. Belli ki rüzgâr vardı ve belli ki yağmuru karşıki evlerin camına çarpacak yönde esiyordu. Sanki doğa büyük bir çabayla beni sakinliğe itiyordu. Kendim yaptım sandığım her şeyin bir “dışımda bağlantısı” olduğunu anlıyordum. Düşündükçe içinden çıkılmaz bir farkındalık ve kendimi toz zerresi kadar küçük hissettiren bir hiçbir şey yapmamışlık hissiyle doluyordu odam. Yere yuvarlanan küçük kırlente öylesine bir tekme savurdum. Yükseldi, hızla cama çarptı, tekrar yere indi. Böyleydi çabalarım. Yükseliyor, bir yerlere çarpıp saniyeler içinde tekrar yere iniyordu. Canım daha da sıkıldı.

Hayatın olağan akışına fazlaca kapılanlardansanız mevsimlerin geçişini fark etmiyorsunuz. Ve yaz bitip de sonbahar geldiğinde ilk hastalananlardan oluyorsunuz. Ben de onlardanım. Kaç mevsim geçirdim bilmiyorum. Kaç yağmur, kaç kar atlattım, kaç kez şemsiyem kırıldı, kaç kez yeni bir eldiven aldım? Hiç haberim yok. Böylece geçen senelerimi, sonra mevsimlerimi, aylarımı oturup teker teker hesapladım. Boşluktan değil, çaresizlikten. Sorunu tespit etmiş olmanın onu çözmeye yetmeyeceğini bildiğimden. Bu hesaplar beni bir süre oyalamaya yetti. Düşünceler arasında büyük hızlı devinimler yaparken akıl almaz sonuçlara ulaştım ve aklım da almadı. Geceleri hep astronomik rakamlarla düşünürüm zaten.

Sonra nasıl olduysa bir an aklıma tüm bunlardan kaçarak kurtulamayacağım geldi ve bir an önce yüzleşmem gerektiği. Yağmur da yön değiştirmişti, camıma olanca hıncıyla çarpıyordu damlalar. Bu da bir çeşit işaret gibi geldi. Açtım camı. İçeri damlalar düşerken yaptığım sadece ıslanmak değildi. Ağlayamadığım zamanların bedelini ödüyordum. Bulutları düşlemeden yaşamanın boşu boşunalığını anlıyordum ve anlam buluyordum.

Durduk yere olmuyor hiçbir şey ve gücümüz hiçbir şeyi durdurmaya yetmiyor. Sadece kendimize geçer sözümüz onu da rüzgâra bırakmışız ve savruluşunu izliyoruz. Ne kadar da zoraki bir yaşam yaşıyoruz!

İşte, gece şimdi başlıyor.

Öldür Beni Kadın

Söyle bana vakit ne zaman, güzelsin, güzel sanki yok benzerin. Kadın söyle vakit ne zaman, hüzün bitmez mi bu gecelerde? Umut tükenmez mi geceleri? Şu geceler, tüketmez mi insanı? Alkol yakmazmış gibi yüreğimi, ruhum ısınmamış, hiç ısınmamış gibi.

Başka bir hayaldi, bir an başladı, sonra bitti. Ne zaman başladı, ne zaman bitti, kestiremedim zamanı. Geldi yanıma oturdu, sigaramı yaktı. Anlattı, öyle gecenin ne kadar güzel geçtiğinden çok, gecenin ne kadar balıklamasına içindeki acıya daldığından bahsetti. Ben dinledim, anladım, hak verdim, gözlerimi verdim, kendimi vermeye cüret ettim, o anlattı ben dinledim. Tüm suçum bu çektiğim acılara dair. Ona dair. Ben ona baktım, o gözlerime baka baka bana anlattı, bana ağladı. Benim nutkum tutuldu. Biliyorum, çok romantik, ne o, çok mu sıradan geldi?

Ne unutması; iki gece uyuyamadım, gözlerini, yüzünü göremedim diye. İki gece seni düşünmeden film izlemedim, bilirsin çok film izlerim, tüm bunlar yalnızlığımdan. Bir gece yalnızca bir gece tadabildim ruhunu, tadı damağımda kaldı. Oysa senden sonra, o geceden sonra, senin o melül bakışlarından, ağlamaya ramak kalmış gözlerinden sonra… Sonsuz bir analiz yapıldı tanrıların gözlerinden gözlerime.

Biliyorum, çok saçma, çok sıradan, üzgünsün, bitkin, yorgun, bir o kadar doldu gözlerin, bir o kadar dolmuştu yüreğin, diline vardı tüm anıların, sen bana döküldün, ben hazmettim, ben yuttum sana dair tüm acıları. Sen özgür ol, mutlu ol diye.

Söyle bana vakit ne zaman, güzelsin, güzel sanki yok benzerin. Kadın söyle vakit ne zaman, hüzün bitmez mi bu gecelerde? Umut tükenmez mi geceleri? Şu geceler, tüketmez mi insanı? Alkol yakmazmış gibi yüreğimi, ruhum ısınmamış, hiç ısınmamış gibi.

Git; gözlerime baka baka ağladın, korkmadan. Şimdi sesin çıkmaz oldu, çok mu korktun, git. Ne sana değer zaman, ne de bana dokundu şimdiye kadar mutluluk.

Duvar sessiz, pencere ferah, sonbahar bu, ne gezer mutluluk, bu son can çekişmeleridir ruhun.

Hissettirdiğin yalnızlık kurşun gibi, yeni yürümeye başlayan çocuğa saplanmış gibi. Azad edilmeyi bekleyen ruhun hapsi gibi. Öldür beni.

Öldür beni kadın, öldür beni. Anlamaz, anlatmam da asla. Sözü geçmez akşam sohbetlerinde. Kandırdın beni, kimse bilmez öldür beni. Çatlamış bir merdivendir ruhum, vur baltayı.

Öldür beni. Öyle sessizce gitmeye yoktur hakkın. İtiraz ediyorum vur baltayı, kopar başımı gövdemden. Hakkı yok, beynimin bu bedene sahip olmaya. Öldür beni kadın.

Yem

Zihninin en derin yeri karşı cinsinin bir anlık ilgisini çekmek için plan kuran yeri olan, derme çatma bulup buluşturduğu kelimenin derdini anlatmak için cümle oluşturmaya bile fırsat bulamadan can verdiği adamların bile düşünmek isteyene yol göstermeye kalktığı bir ortamdayız. Haksızlık olmasın diye her ‘Şuraya bak!’ diyenin gösterdiği yere bakacak olursak, apaçık bir şekilde yolun sonundaki kesin olan ölümü gösterene haksızlık etmiş olmaz mıyız? Ölüm varsa bu dünyada zulüm var, diyene, kardeşim, ölüm varsa niye zulüm var, demeyecek miyiz? Peki ölüm de zulüm de varsa, bizlik bir şey yok mu? En azından mutlak gerçeğe giden yolu ve onu göstereni gösterebilir, ona teşekkür edebiliriz, hatta yapmazsak sorumluyuz.
Bu yazımda sizlere gerçekten çok değerli bir arkadaşımın ve büyüğümün bir öyküsünü, onun izniyle paylaşmak istiyorum. Dr. Yunus Emre Yıldız’ın Yem adlı hikayesi…

Adam ellerini ovuşturdu. Titriyordu dudakları. Ruhunun ıslak kıyafetlerini çıkarıp yüreğindeki ateşin karşısına serdi. Bir süre kurumasını beklemeliydi giyinip aynanın karşısına geçmek için. Kendisini tüm çıplaklığıyla görmeye hazır değildi. Kapı çalındı. Gelen, haber değildi. İlgilenmedi. Odadakileri selamlayıp çıktı. Düşünceler olayları, olaylar gerçekleri, gerçekler başka gerçekleri çekiştirip duruyordu zihninde.

Merdivenlerden teker teker indi. İlk defa böyle yapıyordu belki de. Sokağa çıktı. Sağı yahut solu ona gel demiyordu. Hiçbir yön yönelinesi, hiçbir yol gidilesi değildi. Ayaklarına bıraktı gitme işini. Beyni bununla ilgilenemezdi şu an. Ayakları küstahça sevindi. Fırsatçılık değildi bu, kendini özgür hissettiği nadir anlardan biriydi. Karar vermek hoşuna gidiyordu ayakların. Yan yana yürüyen, birlikte düşünen bu ikiz kardeşler hep ezilmişti. Çiğnenmiş bedenleri, önemsenilmediği için bile olsa kararın onlara bırakılmasından hoşnut, fakat olan bitenden habersizdi. Yukarıda kopan fırtına ayakları hiç ilgilendirmiyordu. Zaten yapabilecekleri bir şey de yoktu. Bir anda ciyaklayan çirkin korna sesi bedendeki herkesi durdurdu. Bedendeki kimse kimin fren yapıp sonra tepkiyle korna çaldığına bakmadı. Yeniden başlatılmış bir bilgisayar gibi uzuvlar tek tek kontrol ediliyor ve algılar artık beyne ulaşıyordu. Sıra ayaklara geldi. Devam etti yoluna.

Adam bir kahvehaneye gelmişti. Issız denemezdi ama uğrak bir yer olmadığı kesindi. Bir çay söyleyip bir kenara oturdu. Televizyon gözlerini hipnotize etmeyi başarmış fakat dimağına ulaşamamıştı. Burnuna tanıdık bir koku siftindi.

“Kaç şeker?”

“136”

“Efendim?”

“Glukoz normal.”

“…”

“Şeker istemez, eyvallah.”

Çayın rengi kirpiklerinden asılıp gözlerini devirirken aklında çaycının garip yüz ifadesi vardı. Onunla dalga geçtiğini düşünmüş olmalıydı. Gülümsedi. Ara sıra böyle oluyordu ama hiç bu kadar hissizleşmemişti duyuları.

“Çaycı ne yapsın elin glukozunu.”

Kendi kendine konuşması bununla bitmedi.

“Evet Erhan bey, hikayenin sonuna geldik.”

Çayından bir yudum aldı. Kahvehaneyi incelemeye başladı. Okey oynayan birkaç emekli görünümlü adam göğüs ceplerindeki ucuz sigaralardan çıkarıp yakıyorlardı. Televizyonun dibinde oturup ısrarla reklamları izleyen ince boyunlu genç bir çocuk vardı. Köşede kambur bir adam bardakları yıkıyordu. Gülmüyordu kimse. Kapının önünde siyah, kirli bir köpeğin uyuduğunu gördü. Kahveye girerken ayağının altında hissettiği o garip şeyin köpeğin kuyruğu olduğunu anladı. O yüzden ciyaklamıştı hayvancağız. Garip bir şekilde üzülmediğini fark etti. Çıkarken başını okşayarak hayvandan özür dilemeliydi. Belki de dilememeliydi.

Çayından bir yudum aldı. Soğumuştu. İçmedi. Orada daha fazla durmanın bir anlamı yoktu. Bitmişti kahvehane onun için. Öyle yapardı. Bir yerlere oturur, etrafı gözlemler, biraz düşünür, çabucak oradan sıkılır, başka yere giderdi. Birileriyle oturur, onları dinler, onlara anlatır, çabucak doyar, izin isteyip kalkardı. Herkes onun bu davranışını bilgeliğine yorardı ama aslında sıkılganlığından böyle yapıyordu.

Parka geldi. Oyun bahçesinin yanındaki bir banka oturdu. Dalgındı. Rengârenk oyuncakların etrafında koşuşturan çocukların arasından kuma bakmak ona meditasyon gibi gelmişti. Onca düşüncenin arasından sıyrılıp dinginliğe odaklanmıştı. Toprağı düşündü. Toprağın altını düşündü. Ölüm ona hep soğuk gelmişti. Uzak diyarlarda, kimsenin sevmediği, ıssız, soğuk bir kasaba efsanesi… Oranın beyaz giyen ahalisi… Ölüm, yaşamın herkesi eşitleyen bir parçasıydı. İsmi okunan herkesin “Burada!”  dediği bir yoklama… Ölümle sıradanlaşıyordu insan. Başkaları gibi ölmüyordu belki ama başkaları gibi oluyordu ölünce. Sarmalanıp yesin diye toprağa veriliyordu. Et dürüm… Bu düşüncesine güldü. Garip bir şekilde en üzgün, en stresli ya da kızgın olduğu zamanlarda dimağı ona küçük sürprizler hazırlayıp, dikkatini dağıtmayı başarıyordu. Yine dağılmıştı dikkati. Biraz etrafındaki çocuklara baktı. Neden sonra toprağın üstünü düşündü.

İnsanların çabaları yersiz gelmişti ona hep. Hele ki bunca ölümü gördükten sonra… Herkes hayatının dilden dile dolaşan bir destan olacağını düşünürken, söylenti olarak kalıyordu hayatlar. İşte kendisininki de böyleydi. Bütün akademik ve sosyal çabalarına rağmen o mutluluğa erişememiş, üstüne üstlük henüz kırk yaşındayken kanser olmuştu.

Hayatın anlamı denilen şeyi henüz bulmadan, hatta doğru düzgün aramamışken, ruh avcısı bu hastalık nasıl olmuştu da onu böyle savunmasız yakalamıştı? Kimi savunmalı yakalardı ki zaten? Ailesi yoktu. Hiç evlenmemişti. Bir kadının gözlerine aşık olmuş, gençliğinde yıllarca onu aramıştı. Kim olduğunu bilmediği bu kadını aramanın mantıksız ve gereksiz olduğuna kendini hala inandıramamıştı bir türlü ama bulmanın imkansız olduğuna inandırmıştı. Biraz küskünlük, biraz üşengeçlik, bir hayli de yoğunluk yüzünden fırsat olmamıştı evliliğe. Kimse de sahip çıkıp “Gel seni şu kızla bir tanıştıralım.” dememişti işin ilginci. Ya ondan böylesine bir yalnızlığı beklemiyor ya da onunla uğraşmayı gerekli görmüyorlardı. İki türlüsü de işine geliyordu çünkü bu tür yaklaşımlardan oldum olası hoşlanmazdı. Yalnızlığın o bağımlılık yapıcı hürriyetine yahut çırpınmadıkça batıran tembelliğine alışmıştı artık. Geri dönüş yoktu zaten, ki ölüm ensesindeydi.

Tedaviye belki de en doğru ve kolay ulaşabilecek insanlardan biri olmasına rağmen tedavi konusunu henüz hiç düşünmemişti. Bilgisayarın ekranında rakamları, yazıları gördüğü andan beri ölümdü fikri. Canı oldum olası tatlı değildi zaten. Ölümden korksa da bunu ona belli etmek istemiyordu. “Bomba var kaçın!” denilse kaçardı ama yürüyerek kaçardı. Biraz fazla hızlı kabullenmişti sanki. Azrail gelip, “Ölünecek de, bir zahmet şey yapabilir miyiz?” dese hemen “A evet, nasıl yapıyoruz şu an? Prosedür nedir?” diye sorardı.

Aniden yanına izbe bir adam oturdu. Adama şöylece bir baktı umursamadan. Evet tek kelimeyle izbeydi bu adam. Çok kelimeyle; yaşlı ama saçı sakalı renginde, gözleri küçücük, üstü başı eski püskü, çirkin bir adamdı. Yaşlı bir adamın çirkin olduğunu düşünmek ona biraz aptalca geldi. Neden güzel olsundu ki? Sonra yaşlı yakışıklıları düşünüp kendine biraz hak verdi. Derken adamın üzerine aniden kuşlar üşüştüler. Omuzlarına, başına, dizlerine, sırtına tutunabildikleri her yere konuyorlardı serçeler. Bir iki güvercin de önüne kondu. Sonra bir sürü daha serçe gelip yere yayıldılar. Rutin bir işmiş gibi sağa sola bakınarak adamın etrafında bekleştiler. Adam elindeki poşetten ekmek ve birtakım tahıllar çıkarıp kuşların üzerine serpmeye başladı. Kuşlar sanki herkese yetecek kadar var diye uyarılmışlarcasına yavaş yavaş karınlarını doyurdular. Erhan adama baktı. Adam Erhan’a bakmadı. Erhan adamı bu üstü başına rağmen kale alıp bakıyor, oysa koskoca Erhan’a dönüp bir kez bile bakmıyordu. Nasıl mümkündü böyle bir şey! Adamı dürttü.

-Hey! Ne yapıyorsun?

-Kuş besliyorum.

-Neden?

-Bir işe yaramak için.

Erhan öylece susa kaldı. Adama sorduğu soruların saçmalığını düşündü. Ve adamın verdiği cevapların bilgeliğini… Birkaç kuşu yerinden kaçırarak ayağa kalktı, kalktığı yere üç-beş kuş daha kondu. Adamın yüzüne dönüp uzun uzun baktı. Adam hala ona bakmıyordu. Kuşları yemliyordu. Erhan bu kez kızmadı, anladı; adam kuşları yabancılardan çok seviyordu ve adam gerçekten işe yaramıştı.

-Basit.

Dedi. Ve yola düştü.

Saatine baktı, öğle arası bitmişti. Merdivenleri ikişer ikişer çıktı. İnsanların arasından geçip hematoloji polikliniğine girdi. Masasına oturdu, “Sonraki Muayene Hastasını Çağır” butonuna bastı. Akşama kadar işini yaptı.

Hastalarını bitirince kendi tedavisini planladı. Birkaç ileri tetkik istedi kendinden. Sonra evine gitti.

Yaşama sebebi buydu işte: İşe yaramak.

Yaşadı. Yaşattı.

İşe yaradı.