Silgili Kalem

Şiirsizlik iyi gelmiyor bize.

Geçen seneydi. Kalbim kolay ısınıyordu. Bir çocuk fotoğrafı ya da aynı diziye başlamak yeniden. Küçük küçüktü ama yanakların kızarır. Sağdan soldan kule eskizlerim çıkıyor, anlam veremiyorum. Hâlâ izliyor musun?

Bir şarkı insanı en fazla ne kadar etkileyebilir? Beni biraz olsun tanıyana sorsan, ucu bucağı yok. Sanki o sırada evreni duraklatıyorlar, öbüründe seni sevip geliyorum.

Oda is kokuyor, burnuma Karadeniz. Düşünce gücü başka bir şey. Tam olarak neremizle düşünüyoruz hem? Beyinse, kalp neden? Kalpse, kanı kim atıyor? Kafam karmakarışık.

“Ayakkabılarını kapımın önünde görmeyi istiyorum.”*

İşim gücüm gökyüzü. İşim gücüm duvarlar.

*Ah Muhsin Ünlü, Gidiyorum Bu

Çoban Çantası

AdsızBir Çoban Çantası hikayesi… Her bahar gördüğümüz, küçükken ‘aaa kalpli çiçek’ diye incelediğimiz bir çeşit canlıdır kendileri. Latince ismi Capsella bursa-pastoris olmakla birlikte bunu bilmememiz büyük bir eksiklik de değildir hani. Çoban çantası neyimize yetmiyor değil mi ama? Neyse çok uzatmayalım, anlaşıldığı üzere bu bitkiyi pek severim. Sevdiğimi de bu bahar fark ettim. Bazen sevgilerimiz o kadar göz önünde oluyor ki, seviyor muyuz acaba, diye düşünme gereği duymuyoruz. Kaç kişi durup ‘Kardeşimi ne kadar seviyorum?’ diye düşünmüştür? O hep vardır, hep yanınızdadır ya illa ki bağlılığınız bir sınavdan geçince anlarsınız kıymetini… Ben yine bir gün kulaklıklarımı takmış ellerim cebimde müzik dinlerken, bu kalpli çiçek dikkatimi çekti. Çok derin düşüncelere daldım o an. Bir sürü kalple bağlanmış hayata, onunla nefes alıyor, onunla büyüyor, yeni kalpler ekliyor hayatına. Her kalbin de çiçeklerinin yanından büyümesi de o kadar anlamlı ki… Bir tanesi özellikle dikkatimi çekti. Bir yaprağı yara olmuş, beyazlamıştı. Beyazlamış kısmın daha büyük olması da tıpkı bizlerdeki ‘yaralarımızı onarmaya çalışırken, yüklerimizi büyütüyoruz’un temsili yapıtı gibiydi. Her yara, diğer sevgilerin hakkını çalıyordu sanki biraz. Daha çok ilgi, daha çok sevgi bekliyor sanıp yaralarımızı büyütüyorduk. Ah ne çok yanılıyorduk ki göremiyorduk… Unutuyoruz ki asıl tohumları, olağan saydığımız yemyeşil yapraklar saklıyor. Sıradanlaştırdıklarımızın farkına varabilmek dileklerimle…

Konuk Yazar: masalvari

Dönence

11225561_487089768109985_1633903133_nAz gittim uz gittim dere tepe düz gittim.

Su akar güldür güldür, çarşı pazar güldür gül olan şehirde, sokakların bankamatikler, zihinlerimizin mevkiler ile dolduğu bir zaman diliminde, kendime kendimi aşağı bırakıp yere çakılacağım uygun bir dal, düştümse eğer sana bakarken düştüm, diyebileceğim bir kimse aradım.

Dal yüksekti, çıkamadım!

İnsanlar bencildi, düşemedim!

Kimim, diye sordum kendime.

Kimdim?

Kimdim?

Kimdim?

Olduğum kim gerekli miydi bu dünyaya? Olduğum ‘kim’in yokluğu eksiklik miydi?

Aşık olduğum ölü şairler dediler ki; ‘Değirmendir bu dünya, seni de yutar, inanma!’

Gerekli miydim?

Etlerimiz ve kemiklerimizin öğütüldüğü değirmen beni de öğütecekti bir gün!

Ne yapmalıydım?

Yalnızdım.

Onlarca, yüzlerce arkadaşım vardı ve yapayalnızdım.

Değirmen tüm gürültüsü ile dönüyor da dönüyordu. Gürültüsüne aşina olmuş kulaklarımız artık duymamazlıktan geliyordu çıtırdayan kemik seslerini.

Kimisi bir aşk bulup yağmurunda ıslanarak, kimisi bir dağ bulup sinesine yaslanarak görmezden gelirdi yalnızlığını.

Yalnızca yalnız yürünebilen bir yolda idik oysa.

Baka baka kardeşim olan yıldızları dost edindim.

İz aradım. Yol buldum.

Yürümeye çalıştım. Kayboldum.

Tutunmaya çalıştım.

Tım tım tım

Dum dum dum

Duma duma dum

Kırmızı mum

Ben bir masal uydurdum.

Uydurdum!

Uydurdum?

?

Yazar: ikrasümeyye

Merdiven Boşluğu 1

Apartmanın yola bakan yüzünde, dikdörtgen şeklindedir giriş kapımız. Günde iki sefer selamlaşırız, bazen unuturum ben hatırını sormayı, hemen gönül koyar, tanımazlıktan gelir. Eşiğin önünde durdu, tanıştırayım, siyah eldivenli parmağını kapıya doğru uzattı, bu giriş kapımız, sonra aynı parmağı kendine çevirdi, bu da biliyorsun işte, bir değişiklik yok, hala aynı ben, sabah uğurladığın gibi, yalnız bak, eldivenlerim yeni, gelirken aldım onları. Dikdörtgen dedim, çünkü bütün kapılar böyledir, bizimki biraz farklı, şahsiyet sahibi bir kapıdır kendisi. Açmak için çekilen demir aparat yerden otuz santim yükseklikte, alçak yani. Yerden o hizaya kadar eflatun bir demir plakla kaplıdır yüzeyi. Sonra yine eflatun renkli parmaklıklar başlar, yukarı doğru uzanırlar. Parmaklıkların arkası buzlu cam. Neye hizmet o kadar aşağı yapmışlar bu aparatı bilmiyorum. Her seferinde eğilmek gerek, olsun, bir nevi kapıya saygı, eğilirsin ve uzatırsın elini. Eğildi ve koca demir yığınını hafifçe iterek açtı. Yerler ıslak, Ayten hanım yine merdivenleri yıkamış olmalı. Zemin mermer; mozaik desenli, beyaz üzerine kahverengi lekeler. İki adım attı ve durup geriye, bastığı yerlere baktı. Ayakkabısının izi ıslak mermerde kalıp gibi çıkmıştı. Batırdık işte kadının emek emek temizlediği yeri. Ne yapmalı? Geri döndü ve izin üzerine ayağıyla yuvarlak daireler çizmeye başladı. Koyu çamur izinin rengi gittikçe açıldı, leke büyüyerek kayboldu. Kötülükler, çirkinlikler de böyledir işte. Ayten hanım aynı zamanda evinin de hanımı. Çok iyi merdiven yıkar, ben de çok iyi suçumu gizlerim. Basamakları bir bir çıkmaya başladı. Ya ya ya, şa şa şa kontr-gerilla çok yaşa. Ya ya ya, adım at, şa şa şa, adım at, kontr-gerilla, adım at, çok yaşa ve işte bir adım daha. Bunlar da olmasa çekilmez bu merdivenler. Asansör olsaydı böyle şeylere gerek kalmazdı. Ya ya ya, bir adım attı, merdiven olayı çok kötü; ne evdesin ne sokakta, araftasın yani. Bu zamanda arafta olan, bitaraf olan bertaraf oluyor. Hepsini geçtim, sürekli bir tedirginlik hali var burada, çünkü şu sarı lambalar otomatik değil. Şa şa şa, bir adım daha attı, girişte basıyorum düğmeye, ikinci katta Hayri Beylerin kapısında sönüyor. Biraz yavaş ya da aceleyle biraz hızlı çıksam iki kat arasında, karanlıkta kalıyorum. Kontr -Selim Bey iyi akşamlar! Elli yaşlarında kadın sesi, tınısından belli bu, ellerden sonra yaşı ele veren ikinci hain; ses. Tanıyorum bunu, zaten merdivenlerde karşılaşabileceğim fazla seçenek yok. Eğer gençse Aslı’dır, yaşlıysa… Ve evet, Ayten Hanım, biz de sizden bahsetmiştik daha yeni, ellerini paltosunun cebinden çıkardı, kendisine gülümseyen kadına doğru döndü, -aaa Ayten Hanım iyi akşamlar, nasılsınız? Bazı durumlar için bazı kalıplar vardır, düşünmeden ezbere söylersin, sıra Ayten Hanımda: -İyiyim çok teşekkürler, uğraşıyoruz işte, annenler nasıl? Uzak bir yere çıkıyor olmalı, mahalle içinde bir yere gideceğinde bu bej rengi, deri çantasını almaz, genellikle elinde şu kuyumcuların verdiği küçük çantalardan olur; Sarraf Hüseyin. -İyi, o da iyi, yalnız bu ara hasta biraz. Ayten Hanım’ın yüzü (olması gerektiği gibi) düştü, -çok üzüldüm, çok geçmiş olsun, selam söylersin ona da. Bravo Ayten Hanım, rolünüzü çok güzel oynadınız. Oscar goes to Ayten! -Baş üstüne, söylerim. Tam o sıra Ayten hanım’ın kızı da geldi; Aslı. Annesinin yanında durdu, elini genç adama doğru uzatarak konuştu; -ne o, kışı erken getirmişsin, sıcak iklim insanı olduğun nasıl da belli. Bak bize, kışlıkları daha çıkarmadık bile. Bu kız benden bir yaş küçük. Annesi çekingen, sessiz bir kadındır, ama kızı onun gibi değil, biraz fazla cüretkâr. -Hah evet, üşüdüm bugün, e alışık da değilim böyle soğuklara, ellerim buz tuttu. Yolda telefonla konuşuyordum. Hadi diğer elimi paltomun cebine soktum, ama telefonu tutan elim? İyi ki yolda önüme seyyar bir satıcı çıktı, eldiven, atkı filan, sermiş tezgâhı yere, hemen aldım bir eldiven. -Ne demişler; iyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş. Bu bayat espriye Okumaya devam et