Bir Kadınla Bir Adam

10685065_864623493548489_918932131_n

Birlikteyken seyahat planları yaparlardı. Gidecekleri yolları zihinlerinde tasvir ederlerdi.
*
Her seferinde gün doğumunda başlatırdı hikâyeyi kadın. Bahar başlangıcını seçerdi. Hafif müzikler… Yemyeşil yollar arasından ilerlerdi araba. Adam kullanırdı. Kadın şapkasını çıkarıp arka koltuğa atardı. Müziği değiştirir, biraz daha hareketli bir şeyler açardı. Müzikle birlikte hafifçe raks eder, ritme dolanır, akardı. Adam da sözleri mırıldanırdı. Sonra ağaçlardan konuşurlardı, çiçeklerden, vahşi doğadan, balıkçılardan sonra, küçük balıkları oltadan yavaşça çıkarıp suya geri bırakanlardan… Deniz geçerlerdi, sonra büyük büyük dağlar, ağaçlar… Piknik yapan insanlar görürlerdi. Adam da birden arabayı sağa çeker “Ee haydi, inmiyor musun?” derdi. İnerlerdi. Çimenlerin üzerinde kendilerine bir ağaç gölgesi seçer, otururlardı. Elindeki kitabı açardı adam, seslice okumaya başlardı.
**
Her seferinde gün batımında başlatırdı hikâyeyi adam. Yaz akşamı seçerdi. Yüksek sesli müzikler… Karanlığı yararak ilerlerdi araba. Arabayı adam kullanırdı. Kadın yol ayrımlarını gösterip “Burası nereye gidiyor?” diye sorardı, adam “Haydi öğrenelim.” derdi. Yolla birlikte kıvrımlar yaparlardı. Kuru otlarla kaplı, çorak topraklar aşarlardı. Küçük kasabalara uğrarlardı. Tatil beldelerinden geçerlerdi. Gece kulüplerinde dans eder, kumsal voleybolu oynayanlara katılır, denizde yüzerlerdi.
*
İki hikâyenin hiçbir zaman birleşmeyeceğini ikisi de adı gibi bilirlerdi.

Görsel: Day And Night / Karen Conine

Songs Of Innocence

IMG-20140915-WA0001Çoğumuzun malumu, geçtiğimiz hafta U2’nun yeni albümüyle tanıştık: Songs of Innocence. Benim haberi alışımın Twitter aracılığıyla olması, artık bu mecrayı daha ciddiye almam gerekiyor gibi hissettirse de, henüz oralara çok uzağız (Söz konusu eleştiri mi? İtinayla konudan sapılır).

Albümle ilgili yorumları derleyip buraya taşımak istesem de, hemen hepsi, değerlendirmeden ziyade iTunes kullanıcılarına albümün ücretsiz sunulması hakkında. En azından şimdilik. Ama haklarını vermek gerek, olay büyük!

Twitter’dan haberi aldığımın ertesi günü şarkıları başka bir ortamdan tek tek indirmiş olabilirim -övünmüyorum. Hemen ertesi günüyse babama yeni albümün haberini veren bir mail attım. Tüm şarkıları bir arada bulabileceği bir listenin linkini de ekleyecektim ama ne göreyim? Videolar telif hakları gereği sessize alınmış. Ucuz yırtmak mı desem, başka bahara mı…

Şarkılara gelecek olursak; senelerdir U2 dinleyen, en az 10 favori U2 şarkısı olan biri olarak, yeni albüm bende o etkiyi uyandırmadı, diyebilirim. One, With or Without You, Original Of The Species, Beautiful Day kadar hayran kalmadım. Ama albüm tabii ki çok güzel. Ve orijinalini edindiğimde çok daha büyük keyif alacağımdan şüphem yok. ‘Every Breaking Wave’e şimdiden kanım ısındı ♡

Albüm hakkında bilinmesi gereken önemli ayrıntılardan biri de şarkıların herbirinin bir hikayesi oluşu. Mesela Cedarwood Road ismini grubun solisti Bono’nun bir dönem yaşadığı sokaktan alıyor. Kendisini müziğe iten o korku ve öfkeye şarkısında da yer vermiş: ‘I’m still standing on that street/ Still need an enemy’. Raised by Wolves 70lerde Dublin’i kana bulayan bir dizi şiddet olayına dayanıyor. ‘Iris’te Bono annesine sesleniyor: ‘You took me by the hand/ I thought I was leading you…’*

Dediğim gibi, ilk dinlediğim an beni çarpan/sarsan/benden alan bir albüm olmasa da çocukça bir toz konduramama halim de mevcut. Kaldı ki eskiye nazaran her şeyi/herkesi küçük dünyalarımıza daha zor kabul ediyorken, hayatın en değerli, en vazgeçilmez tatlarından biri olan müzik de bundan payını almasa olmazdı.

Ben uzunca bir müddet albümü dinlemeye devam ederim. Size mutlu haftalar! 🙂

*Diğer şarkıların da hikayeleri için rollingstone.com

İyi Bir Roman Kahramanı İle Eski Bir Dost Arasındaki Üç Temel Benzerlik -3 “Paylaşılan Özel Anlar”

IMG-20140915-WA0000

“Paylaşılan Özel Anlar”

Gecenin bu geç saatinde aklımda bir filmin –hangisi olduğunu hatırlayamayacağım- aynı sahnesini çevirip duruyorum… Filmin ana karakteri, gerçekten değer verdiği refikinin kulağına bir cümle fısıldıyor: Ey dost, keşke seninle içinde sonsuza kadar yaşayacağımız ve içimizde sonsuza kadar yaşatacağımız daha fazla anıyı paylaşabilseydik. Ne güzel bir dilek! İçinde dostun muhabbetine doyamamanın verdiği bir arzu, az sonra istasyondan uzaklaşacak trenle ayrılacak olmanın verdiği hüzün, geçmiş hatıralar denizinin hırçın dalgalarının zihnin kıyısına çarpıp durması ile inkişaf eden nostalji ve elbette ki pişmanlık… Bütün bu duygular bu cümleden kendine bir pay çıkartıyor zira hepsi bu cümlenin bir parçasını kendisiyle beraber getirmiş ve karakterin kalbine koymuş.

Bizde hakiki bir hatır sahibi olmayı başarmış tüm dostlarımızı düşünelim. Nedir bu hatırın sebebi, isimleri aklımızdan geçerken neden tebessüm ediyoruz veya isimleriyle birlikte zihnimize hücum eden bu silik fotoğrafların manası nedir?

Dostlukta muhabbet güzel şeydir, vefa harikuladedir ama aslını kalbimize sorsak diyecektir ki; “Dostluk binasının gerçek banisi ‘Muhabbet’ ise, tuğlası da hatıralardır. Bu münasebetten mülhem Agnes Replier, birlikte hiç gülmediğimiz bir kimseyi gerçekten sevemeyiz, demiştir. Yalnızca gülmek de değil, bazen o refikimizle hafif bir utançla hatırlayacağımız anılara da imza atmış, dolayısıyla dostluk binasına kaçak kat da çıkmış oluruz.

Söz gelimi,  müellif de kitabı içerisinde karakterin duygularından, düşüncelerinden ve anılarından bahsederek fark etmeden karakterin dostluğunu kârisine bahşetmiş olur. Müellifin kâriye olan en büyük hediyesi de budur. Okuyucunun kitabı beğenmesi genellikle o romanın bir karakterini beğenmesine ve onunla dostluk kurmasına bağlıdır. Bunu yalnız kendimde değil, bir iki kitap tiryakisi dostumda da müşahede ettim.

Eğer gerçekten sevmişsek kitabı, kitabın sayfalarını çevirmekle ve karakterin arz-ı haline mazhar olmakla karakterle aramızdaki dostluğu temin etmiş oluyoruz. Bunun yanında karakterin bazen yatak odasına kadar giriyor, en özel anlarını yine onun gözünden izliyoruz. Sherlock romanlarında her maceraya Sherlock’un yanında katılıyor, onunla bu heyecan dolu anları yaşıyoruz. Bir Ahmet Ümit klasiği ‘Sis ve Gece’de, Sedat metresinin ölüsünü dolaptan çıkarıp kucağına alırken ben de yanındaydım, dolaptan gelen soğuğu ben de duydum, cesedin pis kokusunu ben de aldım, Sedat’ın teessürünü ben de paylaştım. İşte bu sebepten Sedat ile aramızda samimane ve hep sürecek bir dostluk tesis edilmiş oldu. Kitabın sonuna kadar ona kötü gün dostluğu yaptım.

Şu son zamanlarda ise “Yalnızız”ın Samim’inin fikir buhranlarında yanındayım. Eee, ne de olsa vefalı olmak bunu gerektirir.

Belki de bir roman karakteri ile eski bir dostu en çok benzer kılan mesele budur. Benim naçizane kanaatim bu durum, kitap dostlarına kitapların birkaç yüz dost kazandırmasına sebep olmuştur, vesselam.

A.Batuhan Sevinç

 

Acımız Büyük

Kendi küçük dünyamda hadsizce büyük addettiğim dertlerimde boğulurken esaslı bir tokat yedim tam suratımın ortasına. Ya Rabbi şükür!
Dün akşam haberlerinde, henüz dört gün önce parasını zor denkleştirip aldığı hurda sayılabilecek arabası aniden yanmaya başlayınca, çocuklar gibi nefes alamadan ağlayıp arabasının yanışını seyreden o ‘amca’yı gördüm.
Sonra bu sabah, elinde sigarası, hastane bahçesinde telefondakine derdini anlatırken dizlerinin dermanı kesilip yerlere kapanarak ağlayan başka bir ‘amca’.
İkisi de birer babaydı şüphesiz, ikisi de koca; çocuklarının kahramanı, evinin direği… Dağ gibi adamları ağlarken, yıkılırken gördüm şu son iki gün.
Kadın ağladı mı burkulur insanın içi elbet, ama adam ağladı mı başka!
Bu yüzden günlük telaşlar yüzünden hayatı kaçırdığına sitem eden nefsim, sınavdan geçer not alamayan siz sevgili arkadaşlarım ve sevdiğine kavuşamayan zarif şairler… Bugün acıdan bahsetmeyin bana sakın! Severim sizi elbet, anlarım da; ama sakın bugün bana acıdan ‘siz’ bahsetmeyin!

Konuk yazar : limonveyatursu