Müptela

gnfgnf

Yazmak için çabaları boşunaydı genç adamın,

Düşünüyordu saatlerdir,

Ancak aklındaki binlerce kelime kağıdın üzerinde düzenli bir şekilde dizilmiyorlardı,

Hem bu çaba yersiz değil miydi?

O binlerce kelime bir ahenk içinde kendiliğinden dizilmeliydiler öncelikle,

Daha sonra genç adama sadece dizilen o kelimeleri kağıda dökme işi kalmalıydı,

Evet onca yazma çabasının içinde kelimelere telkinler vermenin yanlış olduğunu anladı genç,

Ama yinede yazmalıydı genç,

Çünkü bir abisinin de dediği gibi yazmazsa delireceğini düşünüyordu,

Odanın içerisinde bir o yana bir bu yana gezerken aklında yalnızca bu düşünce vardı,

Yazmalıydı, yazmalıydı çünkü kafasının içindeki onca düşünce artık özgür kalmalıydı,

Çok zor olmamalıydı aslında,

Genç her zaman yazar yazar yazardı,

Yalnızca bir yerden başlamalıydı,

Ama zaten sorun da o değimliydi, o kadar düşünce arasından birini cımbızlamak,

Genç odanın içinde dolaşırken dışarıda yanıp sönen bir şeyler dikkatini çekti,

Tam da aradığı şey olabilirdi bu,

Adeta yazmak için bir kıvılcım, bir işaret bekliyordu,

Camın önüne yanaşan genç yıldızların kendine göz kırptığına şahit oldu,

Evet evet yıldızlar adeta gence göz kırpıyordu,

Bir anda duraksadı genç ve düşüncelerini, kelimelerini daha fazla aklında tutamadı,

Oturdu masanın başına ve aldı kalemini eline,

Kelimeler adeta kalemden dökülüyorlardı kağıda,

Öyle içten öyle derinden geliyorlardı ki onları kağıda dökmemek imkansızdı,

Ve genç yazmanın büyüsüne bir kez daha kapılmıştı,

Yazdı,

Yazdı,

Yazdı…

Seni Bekliyorum

Uzun zaman oldu bir şeyler karalamayalı. Belki de uzun zaman sonra seni görmek çok etkiledi beni, ya da görememek. 22 yaşında bir mühendis adayıyım ama sanki içimde 60 yaşında yorgun bir yazar… Sonu gelmeyen o kadar çok mektubun var ki, ah bi’ bilsen! Hep biz olduğumuz hikayelerle doldurdum içlerini. Her birini ayrı ayrı renkli zarflara koydum. Açılmayı bekliyorlar ama sahibine ulaşmayacaklarının farkında değiller.

Beraber yürüdüğümüz sahildeyim yine şu an. Her zaman oturduğumuz o bankta… Önümde yazmaya çalıştığım anlamsız sitemler, elimde demli bir çay. Senden sonra şekeri bıraktım biliyor musun ? Her şeker attığımda ne güzel kızardın “Sen ne biçim Rizeli’sin?” diye. Bunu bile özlediğim anlarım var ama sen yoksun.

Sana ilk yazdığım şiir geldi aklıma. Seninle hiç paylaşmadığım. Şiirin adı “Seni Bekliyorum”. Hayatıma öyle bir gelmiştin ki 2 dizeye sığdırmaya çalışmıştım çocuk gibi. Yazıyorum ve adına ben şiir diyorum sonra dönüp baktığımda hepsi laf kalabalığı gibi geliyor ama olsun. Senin için yazılan 2 kelimenin anlamı vardır herhalde şu dünyada.

Konu “SEN” olunca konuşacak o kadar çok şey var ki. Ama hem saat geç oldu, hem de kağıdım bitti. Ya da yazdıkça o bitmek bilmeyen hasret ateşini daha da körüklemek istemiyorum. Sana hiç bir zaman okuyamadığım, ve hiçbir zaman haberin olmayan şiiri Kız Kulesi’nin tam karşısındaki bankta 1 kez okuyorum. Şahit ol dünya.

SENİ BEKLİYORUM
Kasımda aşk başka der biri,
Diğeri Nisanda.
Oysa bilmezler ki, her renkte, her mevsimde
Bir başkadır aşk.
O karamsar gökyüzünün griliğinde bile,
Başka işte, bambaşka.
Son günde, son ayda olsak ne fark eder
Aşk aşktır gözlerinde.
O yüzden,
Ne şubat soğuğu dinler bu gönül,
Ne ağustos sıcağı.
Bu eller bırakmaz seni hiç,
Ne aralıkta, ne ocakta.
Her neredeysen, her kiminleysen bir kelimeye bin anlam yükledim. Seni bekliyorum.
***
konuk yazar: Ahmet Zahid ALTAY

Bir Pencere İki İnsan

“Eksik bir şey mi var hayatında?”

***

Bir çatı katı.

Tavanı alçakça. İlk defa içeri giren birince oldukça eski. Zemin eski, pencere pervazları eski, duvarlar eski. Yıkık dökük sıfatı tam üzerine iliştirilecek kadar uygun. Nem kokuyor etraf, etraf ürkütücü, etraf boş, boşluk. Bir şey var burada mobilyalar yerine içeriyi dolduran, onlar yerine içeriye hakim olmuş. Adı sessizlik. Sese susamışlık belki. Dur, dedim. Onun içinden geçen cümlelere. Dur, yanlış yollar insanlar yutar.

***

Bir çatı katı. Tavanı alçakça, daracık ama samimi. İçeri ilk defa giren birince oldukça eski. Zemin eski, pencere pervazları eski, duvarlar eski. Yıkık dökük sıfatı tam üzerine iliştirilecek kadar uygun. Çatlaklarında kimbilir neler saklıyor? Acıya ve sevdaya dahil. Şu köşeden sızan yağmur kim bilir hangi kadınların gözyaşlarına eşlik etti? Kaçının rimelleri aktı, ona sırtını dönmüş bir adamın ardından? Belki şu köşede bir bebek doğmuş, şu köşede bir adam son nefesinde bir kadına ‘seni seviyorum’ diyememiştir. Tüm bunların varlığını yokluğu işaret ederek sayan parmaklarınla sayabilir misin?..

***

Sustu. Oturacak bir yer aradı, yoktu. Burası boştu ama maddece. Gözlerine bakabilseydi nasıl doldurduğunu görebilirdi. Bunu ona içimden söyledim duymadı. Duysaydı eli burnuna gitmez, rutubet kokusundan yüzü ekşimezdi. Durdum baktım, baktım; böyle dahi sevilirdi. Durdu. Sessizliği bozdu, sevmenin dahisi olmaz, dahili olur. Her şey dahil, her şeye dair sevilir. Varla ve yokla. Aynısıyla ve zıttıyla. Aynı kapıdan girdiğimiz şu yerde gördüğümüz farklı şeyler bir arada… İlerledim, eskiyen pencere pervazına baktım, usulca camı açtım. İçeriye bahar sevmek doldu, içeriye rüzgâr doldu. Rüzgâr saçlarına dokundu ve o usulca konuştu:

“Terliklerimle gelsem sana

Sonunda aşkı bulmuş gibi.”

Diyar-ı Maşuk

IMG_20140414_095125Gel, sevgili gel…

Gel ki güller açsın yüreğime.

Yüzü gülsün çocukların,

Suya kansın susuzluklar…

Ama aşık olmayayım ben sana.

Aşk olayım..

Sen al götür beni benden.

 

IMG_20140414_095337Gözlerimiz değsin birbirine.

Sonra birleşsin kalplerimiz.

Karanlıklar şahit olsun aydınlığımıza.

Vermeyelim kimseye birimizi…

 

Hayata olan son borcumu,

Seninle ödeyeyim.

Son nefesimde, sen ol meleğim.

Son nefesimde, sen ol, meleğim.

Sonra Mecnun gelsin yanıma.

Baksın gözlerime…

Köpeğin gözünden Leyla’yı gördü de,

Benim gözümden Leyla’yı görebilecek mi ?

Utansın şimdi gökyüzü, benim utandığım gibi…

Bir gün olsun ulaşamadığı için toprağa…

Şahit olsun yıldızlar,

Şahit olsun güneş, gökyüzü…

Şahit olun melekler…

 

Ben de onun gözlerinden,

Gireceğim kalbine…

IMG_20140414_095522