Korkusuz Korkak

Korkusuzdu. Düşüncelerinin dışına çıkmadığı sürece hiç endişe duymazdı. Bu yüzden her bir şeyi düşünmek ister, aklında ihtimalleri çoğalttıkça çoğaltırdı.

Beyninin güçlü surları vardı sanki de düşünceleri içinde tutmaya yetiyordu. Ne zaman ki fiile dökecek olsa onları, içinden yıkıcı bir güçle karşı koyuyordu. Kendisi yapıyordu, kendi çabaları ile kendi kendisini durduruyor, somutluğun verdiği keskin sınırları kabullenmek istemiyordu. Düşüncelerinde özgürdü. İsterse koşar, isterse uçardı. Kimse sormazdı “Kanatların nerede?” diye. Düşüncelerinde kanatsız da uçulabiliyordu.

Kafasının içinden çıkmaya çabaladıkça bir bataklıkta olduğunu hatırlıyor ve aniden batmaya başlıyordu. Her defa böyle olmuştu. Fiillerden nefret ederdi bu yüzden. Ne zaman bir yere adımla gidilecek olsa erteler dururdu. Oysa düşüncelerinde bir yerden başka yere gitmek için ayaklarına ihtiyacı yoktu. Bir an Oliver Twist’in yanında ağlayabiliyor, sonraki an Toledo’da Don Kişot’u taklit edebiliyordu.

Günlerce odasından çıkmadığı olurdu, kimseyi görmediği. Çevresinde pek kimse olmazdı, olanlar da bu duruma alışıklardı. Farkında değildi, düşüncelerinin içine hapsoldukça gerçek dünyada kendisine sınırlar oluşturduğunun. Oysa bu ahmâklıktı. Farkına varsaydı, kendisi de bunu söylerdi.

***

Farkına hiç varmadı.

Resim

Resim: Silence of İstanbul / Marek Brozozowski

On Not Being A Tahrir Square

dersiniz ki

cihan harbi bitti

hayır beyler hayır

yalnızca kılık değiştirdi

bir görünmezlik pelerini alıp üzerine

hollywood’a gitti

çok zengin oldu orda

tüm dünyayı gezdi

sonra nedendir adını değiştirdi

yenisi pek sevimliydi; ekonomi

evimize inerken tv treninden

uykudaki başımıza nişan aldı para birimini

el sallarken mısır’daki bir meydandan

gözümüze hiç yabancı gelmedi

herkese kendini sevdirdi

“ebu cehil ölmedi, kalbimizde yaşıyor!”

hep bir ağızdan söylendi

sa’d

 

Celalettin Harzemşah

Türkler İslam’a fevc fevc geçtikten sonra, Ön Asya’da kendinden evvelkilerden daha mamur bir medeniyet tesis etmişlerdi. İsfahan, Şiraz, Harzem, Buhara, Semerkant, Nuşabur, Belh, Gazne… Şimdilerde isimlerini eski dönemlerde çıkardıkları ilim adamları ve entelektüellerle duyuran bu kentlerin her biri bir medeniyet kenti olma yolunda hızlı adımlar attılar. O dönemde hem Türk-İslam medeniyetini temsil ettiler, hem Harzemşahların sınırlarını teşekkül ettiler. Ben hiç duymadıysam kırk menkıbede bu şehirlerin her birine bir ırmak yakıştırıldığını, Moğol istilasıyla ırmakta şu kadar gün mürekkep aktı, denildiğini duymuşumdur.

İşte ben bu yazımda böyle bir medeniyetin hamisi olmuş ve onu korumak için “pür ihtizaz”, hayatı boyunca titremiş durmuş bir insanı anlatmak, en azından onun hayatından çok sevdiğim bir anekdotu dile getirmek hevesindeyim…

Kendi seçtiği unvanıyla Sultan Celalettin, babasının bozguna uğramasıyla beraber onunla birlikte Ürgenç’e kadar çekildi ve düşmanın buralara da el uzatmasıyla eş zamanlı babasından tahtı devraldı. Kendisine basiretsiz bir babadan yadigâr, ufacık bir ordu ve olmayan bir yurt kalmıştı. Kendisi en büyük evlat değildi fakat abisinin de babasının izinden gideceğini, düşman karşısında rical edeceğini biliyordu ve o sorumluluğu üzerine alarak ve ateşten gömleği üzerine giyerek “Yavuz” cesareti gösterdi. Yoksa yıkık bir devletin taht sevdası söz konusu olamaz.

İşte tahta yeni oturduğu ve ordu işleriyle meşgul olduğu zamanlarda, çiçeği burnunda sultan ordugâhı gezerken; orduda sakilik yapan yaşlı bir kadın sultana yaklaşır ve ona suyundan ikram eder. Sultan suyu içerken ona hitaben:
“Sultanım sen bu yolda sebat et ve Moğol’un karşısına çık. Allah sana muvaffakiyet nasip edecek” diyiverir. Sultan bunu duyunca yüzünü şefkatle kadına döner ve şöyle cevap verir :
“Ana, biz bu yola muvaffak olmak için değil Allah rızası için çıktık. Sonunda mağlubiyet görsek dahi bu bizim davamız ve vazifemizdir, dedi ve sonuna büyük bir teslimiyet duygusu ile sesi titreyerek 3 defa “Lâ galibe illallah” (Allah’tan başka galip yoktur) ekledi.

İşte Sultan Celalettin böyle bir ufuk insanıydı. Kendisinden kat ve kat güçlü düşmanına karşı hiçbir zaman gözü korkmadı. ‘Allah rızası için’ dediği davasından ne bir dakika tereddüt etti ne de bir gün vazgeçti. Hayatını bu meseleye vakfetti. Moğolların karşısına yıkılması imkânsız bir iman seti çekti.

Fakat tarihte bazı meseleleri hep hüzünle yâd ederiz. Anadolu Selçuklularla Harzemşahların, meşruiyet davasında karşı karşıya gelmeleri de böyledir.
Bence Sultan Celalettin’e mağlup demek yanlıştır. O savaş meydanlarında akıntıya karşı kürek çekmek gibi; Moğollara galebe çaldı ve tarihimize yüz akı bir sayfa daha ekledi. Vesselam…

A.Batuhan Sevinç
Ödemiş/İzmir430px-During_the_battle_of_Indus

Sen Gittin

A.Kadir EKİNCİ-2Kaç gün oldu?

Kaç kişi geldi, geçti sen gideli.

Sesini duyamadığım,

Kokunu alamadığım kaç zaman…

Baktığım her insanda aradım senin yüzünü,

O gözbebeklerin kaybolurmuşçasına gülüşünü.

Hani bizim gece konuşmalarımız vardı ya,

Kaç gece, bekledim.

Bekledim, sesinin kalbime dokunuşunu…

Yine yalnızlık oyunları oynadım.

Senden önce oynadığım gibi…

Korktum önceleri senden.

Uzaksın dedim, olmaz dedim.

Ama bir bağ vardı ki adını koyamadığım.

Yüzünü görmeden özüne vurulduğum sevgili…

Şimdi anlıyorum…

Ara ara şiirler yazdım sana.

Okutamadığım…

Gözlerinden kalbine girmeyi,

Ne de çok hayal etmişim.

Senin haberin yok.

Yapamadım, tutamadım kendimi.

Bir gece yine geldim ben sana.

Bir inci tanesi kondurdum alnına…

Sonra melekler sardı etrafını,

”Meleğim” demiştim ya hani.

Sen gittin meleğim.

Adın kaldı, gülüşün, gözlerin, duaların kaldı geriye…

Ben mi…

Ben mi Sevgili?

Sensiz hayata tutunmaya adadım kendimi.

Her geçen gün daha güçlüyüm

Diye kandırdım kendimi…

Sen gittin.

Gün geçtikçe tükeniyorum.

Hem eskisi gibi de gülemiyorum.

Sen gittin.

”Kasımda aşk başkadır.” dediler.

Ben 25 Kasım’a lanet ettim.

En sevdiğim çiseleyen yağmur altında yürümekti.

Sen gittin meleğim…

Gözyaşlarım, yüreğimi doldu da taşırdı…

Şimdi onlar ıslatıyor tüm bedenimi…

Sen gittin…

”Sabah uykum” gitti.

Özlemim, hasretim,

Gitti son parçası kalbimin…

İyi sahip çık.

Bu sana son emanetim…

22-c