Kitap Okumanın Zararları‏

Bugün kitapların zararlarından bahsedeceğiz. Somutlaştırmanın daha kolay olması amacıyla,  rüyasında babası kendisi hakkında “Kızım masal âleminde yaşıyor. ” diyen zavallı bir dostumuzun cümleleriyle… Umuyoruz ki faydalı olur:
“Kendimi bildim bileli, dedim ama devamı gelmedi. Halbuki çok karizmatik bir girişti. Ben nasıl beceremedim, bilmiyorum. Neyse, o da kalıversin.
1. sınıfta Aralık ayı gibi okumayı öğrendiğimizi hatırlıyorum. Belki ilk defa metin okuyorduk. Benden önce okuyan çocuk bir yerde takılmıştı, öğretmen ona o güzel kalemliği vermişti. Bana da onu versin diye, normalde okuyabildiğim bir kelimede takılmış gibi yapmıştım. Vermedi.
fairytaleKalemlik olayı travmatik olmuş sanırım ki sonradan bunu sürekli kitap okumakla bastırmış olabilirim. Her akşam öğretmenimden kitap istiyordum. Bıktığı olmuştu.  Her gece kitap okumadan asla yatmıyordum. Kurbağalar, deniz kızları, Top Ali önemliydi.
Bu maraton ara ara kesintilere uğrasa da üniversiteye başlayana kadar devam etti. Hâlâ da okuyorum ama edebiyat zevki denen şeyin gözü kör olsun, bitmek bilmeyen kitaplar daha değerli.
Ha evet, zararlar demiştik.
En başta,  bana İstanbul’u kitapların sardığını düşünüyorum. Ah sinsi edebiyat; İstanbul kalbime sığıyor!
Kafamda bırak kırkı, her an milyon tane tilki dolanıyor. Çoğunlukla tepiniyorlar sanırsam ki,  uyuyamıyorum.
Sınavları hızlı çözüyorum, arkadaşlarım sinir oluyor.
Ufkum fazla genişledi.  Babam kızıyor.
Yeni bir şeyler öğrendiğim an, bilmediklerim daha da çoğalıyor. Sanki ileri değil,  geri gidiyorum.
Şiirler gerçek olabilir sanıyorum.
Çok heyecanlıyım ve bunu normal sanıyorum.
Tutkuluyum. İçimde patlıyor.
Her tavır için onlarca senaryo yazıyorum.
Öğrendiklerimi paylaşabileceğim ve öğrendiklerini benimle paylaşacak insan bulamayınca hayat kötüye gidiyor. Bunu anneme söyleyince sosyete meraklısı oluyorum.
Yine zor bir gecenin ardından sabah uyanıyorum ve boğazımdaki düğümleri çözüyorum:
Rüyamda babam en yakın arkadaşına; ‘B. masal aleminde yaşıyor.’ diyor.

Bir Yolcunun Hikayesi

O nasıl şair oldu,
Ben size anlatayım.
Gönlündeki o odu,
Nerede nasıl buldu?

Bu yolculuk çok uzun,
Meşakkatli ve soğuk…
Aşkın kalbine giden,
Uzak ilden bir konuk…

O heybetli kalenin,
Görüyor burçlarını.
İniyor hemen attan;
Taze ve sıcak kanı,
Siliyor dudağından.

Yaklaşıyor kapıya,
Soruyor hüsn nerede.
Sabrın acı zehrini,
İçiyor bir kerede.

Cevap veriyor kapı,
Elbet burada sevdan.
Bilirim bu matlabı,
Demek ki senin sıran.

Hüsnün pek çok talibi,
Aşkla gelir buraya.
Kimi çölde can verir,
Kimi yemdir kargaya.

Genç hafifçe sendeler ,
Cevap verir pek susuz.
İçtiğimiz badeler,
İrin kan oldu onsuz.

Peki, söyle o zaman:
Aşk mı büyük kalbinden,
Kalbin mi büyük aşktan?
Yoksa dar mı kaldı yer,
Kalbinde büyüttüğün kinden…

Aşk kalbime büyüktür,
Özlemimden anlarım.
Bazen kalbim sıkışır.
En çileli anlarım:
Aşkı büyüdüğü zamandır…

Mağrur durdu ve dedi,
Bildim sorunu tabii.
Ve haykırdı asabi,
Çek artık koca bendi.

Açıldı kalp perdesi,
İfşa oldu nurefşan.
Ölümün yanık sesi,
duyuldu karanlıktan.

Oracıkta bıraktı,
Çocuk son nefesini.
Ruhu yavaşça aktı,
Boyandı elbisesi.

Anladın mı şimdi sen:
Hangisi daha büyük?
Dayanılmaz hasretten,
Vuslat daha mı küçük.

Yoksa görmek yürekte,
Uğraşma vuslat için.
Nema hicret etmekte,
Hicret rahmettir, için…

Dede

2759517-salincakgöçmen mahallesinde bir ev. bahçeli. tertemiz; her göçmen mahallesinde olduğu gibi. içinde bir anneanneyle dede yaşardı. iki de torunları vardı. dede, bahçeyle çok uğraşır, her hafta sonu torunlara bir güzellik yapardı. bu hafta ise bahçeye bir salıncak kuruldu. büyük cevizin dallarından birine. anneanne,

– daha o kadar büyümediler, dedi.

dede:

– sen karışma.

torunlar geldi. biri oğlan. 6 yaşında. biri kız. 2 yaşında. dede, torunların bembeyaz alınlarını öpüp kokladı. damat ve kız da içeri girdi. dede, gerildi. anneanne, telaşlı, buyur etti. dede, 6 yaşındaki oğlanı kucağına aldı, bak sana ne göstereceğim, dedi. cevizin altındaki salıncağa vardı. dede, torunu bir müddet salladı. torun, mutlu. pek mutlu… evden damadın yükselen sesi duyuldu. dede, torunu bırakıp içeri koştu. torun tek başına sallanmaya devam etti, pek mutlu…

anneanne, yine ağladı. kızın dişleri sıkılmış, içeri giren dedeye baktı. dede, ne oluyorsunuz, derken bir hengamedir koptu. bahçeye açılan kapı açık. küçük torunu kimse görmedi. torunun gözleri, salıncaktaki ağabeye takıldı. merak, torunun elinden tutup bahçeye götürdü.

ağabey, salıncağın üstünde ayağa kalkmış, kardeş arkasında. cılız kollarıyla yüklendi salıncağa. daha hızlı. daha hızlı. kardeş, ağabeyin tam yanına vardı. ağabey onu görmedi. sallandı. pek mutlu. salıncak geriye salındı, kardeşin başı salıncağın hizasında. hız, kardeşi başından vurdu. küçük bir çığlık. başka ses yok. kardeş, yerde. sessiz. pek sessiz. ağabey salıncaktan atladı. kan. çok fazla kan. olduğu yere mıhlandı ağabey, buz kesti. ses gitti. dil kilitlendi. göğsünden taşan koca nefeste bir kelime, belli belirsiz.

– dede…

***

görsel : http://www.fotokritik.com

Bir Nev’i Kimlik Meselesi

ali batu

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,
Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta.(Yahya Kemal)

Bilmiyorum insanlar kelam iksirinin doyumsuz tadına benim kadar erken bakmışlar mıdır? Zira bende hem belagat hem tarih bilincinin uyanması çok erken zamana rastlar. Bilmiyorum kelimeleri heceleyerek mi yoksa yekpare mi okuyordum. Bildiğim, o zamanlar satırları parmakla takip ediyordum. İlk hevesler, ilk okuyuşlar…

Ve “onu” hediye aldığım günü de hatırlıyorum. Biraz kalın ve çokça zarif, üstünde yaldızlı olarak “Türk Büyükleri” dikte edilmişti. Bu isim, böylesine bir kitaba öylesine tutturuluvermiş bir isim değildi. Hatırası biraz bulanık ve biraz buhurlu bende. Hatırladığım nadir şeylerden biri elimdeki sabun rayihasına karışan saman kâğıdı kokusudur. Öyle severdim ki onu, cildine bir zarar gelmesin, üzeri kirlenmesin diye dokunmazdım ellerimi yıkamadan ve dokundurtmazdım kimseye.

Kitabın ilk sayfası Satuk Buğra Han’ın ismiyle açılıyordu. Öyle olması gerekirdi zaten. Zira o ferasetli kumandan, aldığı ilhamla ve verdiği kararla milletin kaderini başka bir mecraya çevirdi; Türk milleti adına marifet kitabını da bir çırpıda o açıverdi. Efradına evrad yolunu çizdi… Ve evladına şan ile yazılacak yüzlerce boş sayfa bıraktı, vesselam…

Hayalimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,
SALAHADDÎN-İ EYYÛBİ’lerin, FATİH’lerin yurdu.(Mehmet Âkif)

Sayfalar geçtikçe Selahaddin Eyyubiler geldi, Celalettin Harzemşahlar geçti. Manevi sultan Ahmet Yesevi, büyük kahraman Alparslan, aynı mefkurenin peşinden koşturdu gitti. İkisinin de fikir ikliminde Alaaddin Keykubatlar hüküm sürdü, Mevlanalar Şehbal açtı. Hepsi sessizce ve dikkatle o yaldızlı kitabın efsunlu sayfalarına sığıştılar.

Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum.(Yahya Kemal)

Çevirdiğim her sayfa beni ayrı bir diyara götürdü; her kelime kalbimde ve aklımda makes buldu. Ve o kitap zaferlerle şerefyâb, büyük bir davaya namzet koca bir milletin ve o ulu çınarın sâyesinde yetişmiş ulu insanların isimlerini hafızama tek tek dipnot düştü…

Bir tek düşünce oldu tesellî bu derdime;
Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime:
“Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;
Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür.”(Yahya kemal)

Malazgirt’te “ölürsem bu libas da kefenim olsun “diyen Alparslan’ın sesi, Ridaniye’de “buradan dönerseniz, Dersaadet’te erlik dava etmeyesüz” diyen Yavuz’un soluğuna karıştı. İkisi de fikrimde otağlarını kurdular, kalbimde tahtlarına kuruldular.1000 sene soluklanan o yüce iklim hem küre-i arzda hem de kalbimde Mimar Sinan’ın devasa kubbelerine sığmadı, doldu ve taştı. İşte bendeniz Batuhan, edebiyat ve tarihle böyle tanıştı.

Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
Fikir çilesinden büyük işkence. (Necip Fazıl)

Şimdilerde üzülen iki gözümle görüyorum ve bu insanların menkıbeleriyle dolu muhayyilemle anlıyorum ki: Akranlarım geride bırakılan bunca asrın yükünü omuzlarında hissetmiyorlar ve bu değerli hazinenin kapısını açmakta iştiyak göstermiyorlar. Sözgelimi bazıları “Yavuz Alevileri katletmiştir”, “Abdülhamit istibdatla insanları boğmuştur”, “Kanuni düşmüştür, Fatih kalkmıştır” gibi suçlamalarla koskoca bir Devlet-i Aliye tarihini kapatıveriyorlar. Açık fikirliliğimle bu konuda “ya varsa ya yoksa” diyorum. Ama eğer varsa dahi bu bütün bütün Osmanlıyı inkar etmek anlamına gelmemeli.

İşidün ey ulular, Ahır zaman olusar
Sağ müslüman seyrekdür, Ol da güman olusar
Danışman okur tutmaz, Derviş yolun gözetmez
Bu halk öğüt işitmez, Ne sarp zaman olısar.(Yunus Emre)

Bu minvalde yaşadığım birkaç olay ve neticesinde duyduğum fikri ızdıraptan sonra bir karara vardım. Çocukluğumun o kalın ciltli kitabı yeniden açılmalı. Buradan mülhem düşündüm taşındım bundan sonraki her yazımda nazarınıza tarihimizden bir anekdot sunmaya karar verdim… Düşündüm taşındım ve bu işin altında kalırsam da hata benim ben kaşındım, vesselam…

A.Batuhan Sevinç