Editörden: Lazım mıydı?

“Ocak ayının ortasında kapı-pencere açık oturabildiğimizin farkında mıyız?” diye düşünerek girdiğimiz yeni günden hepinize merhaba!

Bugünkü yazımda bahsedeceklerim, benim yer imlerim arasında kalıcı olmayı başarmış birkaç web sitesi esasında. Bilenler bilir, her ne kadar çarşaf gibi uzayıp gitse de listem, her zaman güncellerim kendisini. Bir gün gerçekten kısaltabileceğimi umuyorum. Bir gün.

Hemen öncesinde, aramıza yeni katılan ‘neria2014’e ‘Hoş geldin!’ diyorum. Halkamız genişledikçe mutlu oluyoruz. Yeni kelimeler heyecan uyandırıyor sahiden. Yeni bağlar kuruyoruz. Ve sadece bu kadar da değil. Çoğalmaya devam ediyoruz. Hemen bir sonraki sayımızda bile sürpriz bir isim bekliyor!

Selam faslını da geçtikten sonra, finallerden arta kalan bir parça enerji, birkaç sağlam beyin hücremiz varsa hala, buyurun yazalım, buyurun okuyalım:

Khan Academy

İlk nerede rastladığımı hatırlamıyorum fakat bende büyük saygı uyandıran ve etkisi zaman içinde azalmayan bir oluşum bu. Şimdiye kadar hepimiz bir yerlerde eğitim sistemine atıp tuttuk. Çoğu zaman günah keçimizdi. Bu gidişle olmaya da devam edecek. Peki ya bu defa bir alternatifimiz varsa? En azından adımlar atıldıysa mesela? Buyurun:

http://khanacademy.org.tr/

998755_10152682031765190_2060124515_nUyanma Saati

İlk adım deyince Uyanma Saati’nden bahsetmesek olmazdı.

Videoları izlediğimde, içimde, ama çok diplerde bir yerde bir kıpırdanma hissettim. Öyle derinlere gömmüşüm ki… Şimdi tekrar gün yüzüne çıkarmak için çabalıyorum. Okuyun. İzleyin. Umarım sizin kıpırtılarınız daha yakınlardan gelir.

Videoların ilkini ekliyorum. Geri kalanına linkten ulaşabilirsiniz.

http://uyanmasaati.com/

Oburcan

Yine dergimizde daha önce yazmış bir arkadaşımız vasıtasıyla tanıdığım bu site, ne kadar sağlıklı bir tavsiye, bilmiyorum. Zira ben okudukta sonra bir haftaya kalmadan kendimi sitede tanıtımı yapılan Cheesecake evlerinden birince buldum. Gerçi, sorun olmaz ya, siz nerede duracağınızı bilirsiniz 😉

http://www.oburcan.com/

***

Yer imlerimden şimdilik bu kadar.

Tatili başlayanlara iyi tatiller diliyoruz.

Başlamayan dert ortaklarımıza bol başarılar, zihin açıklıkları temenni ediyoruz.

Sevgiyle,

999063_495669613858022_371328658_n

Bize Göre Aşk

 

1001871_487944534609016_1496097641_nBize göre aşk…

Ne Onunla ne de Onsuz yaşayabilmekti.

Ve Onun geçtiği yolları takip etmek.

İzinden sessizce…

Bize göre aşk…

O olmadan Ona bakabilmek ve Onun olabilmekti.

Ve en derin vadilerde haykırabilmekti adını.

Sesimiz kısılıncaya…

Bize göre aşk…

Gönlümüze girmeye çalışan yüzlerce şey varken.

Ona verebilmekti her şeyimizi,

Ve en kuytu köşelerde ağlayabilmek,

Aşkın gözyaşlarını sunabilmekti.

Gecenin en koyu saatlerinde,

Akıl, kalp ne varsa bırakıp her şeyi bir tarafa…

Onu düşünüp uyuyamamaktı.

 Ve bize göre aşk…

Bir bakış…

Bir bakıştan umut tazeleyip gerçekten ayrılamamaktı.

Bir kere olsun, başımızı kaldırıp başkasına bakamamaktı.

Tertemiz ve sadık…

Sadık olabilmekti aşk.

O olmadan bir yere gidememekti.

Ve gittiğimiz günün geri dönüşü olmayan yol olmasıydı.

Ayrılık…

Yaşam Bahsi

Büyük büyük kabuklar içinde yaşayan birer kaplumbağaya çevirdi bizi hayat. Dünyanın ikiyüzlülüğüne aldanmış gibi mi yapmalıyım, yoksa zaten hiç var olmamış bir his olarak mı kabul etmeliyim dürüstlüğü? Herkes gibi mi yaşamalıyım yıllarımı? Yılların yıllardan farkı olmadığı bir düzende mi varlığımı sürdürmeliyim. Gözlerimi yumup güneşe, uzaktan “Güzelsin.” mi demeliyim? Bana samimiyetten bahsetmeyin. Bana var oluşumu adayacak daha samimi yüzler aratmayın.

Bir şarkı gibi mi yaşamalı yoksa? Dorukta hislerle umutsuzluk ahdedip bağırarak mı uyanmalıyım? Bana bir söz söyleyin; öyle ki sözlerden söz beğenemediğim şu kelime oyunlarından çok başka olsun.

Bir umut daha istemiyorum evreninizde. Bana gerek değil. Yeterince vardı onlardan, sonra bir gün uyandım, baktım, yoklar. Sokağa çıktım hınçla. Karşı komşu günümü aydınlattı: Hırsız girmiş mi size de? Sahi, hırsızlar çalacak başka bir şey bulamamış olabilirler mi? Bana ait başka ne var ki şu dünyada? Umutlarımı da çalmışlar. İstemem yenisini. Beni “ben” haline getirmenize izin veremem. Ucuz oyunlarınızda oynamayacağım. Oynadığımı aklımda tutamayıp “yaşıyorum” demeyeceğim adına. Korkarım, ben var oldukça yaşadığımın bir anlamı olmayacak. Beni genişletmeli. Kocaman bir bütüne eklemeli. Eklenmeliyim. Eklenti yerlerimden düğümler atmalıyım. Sağlamlaştırmalıyım. Ancak o şekilde var anlam bulur yaşamım.

Dem

Sisli bir sabah… Gece soğukmuş. Su birikintileri buz tutmuş. İki adam; yolun kıyısına oturmuş, demleniyormuş. Birisi iyi giyimliymiş. Düzgün konuşuyormuş. Diğeri perişanmış; kimsesiz. Sokaklarda yaşıyormuş.

Kimsesiz adam, sesli sesli iç geçirmiş. İyi giyimli adama, ‘Tolstoy’u bilir misin?’ diye sormuş. Elbette, demiş öteki. Peki, demiş ‘İnsan Ne ile Yaşar?’ı bilir misin? Elbette, diye yanıtlamış öteki yine. Kimsesiz adam, başını çevirip gözlerini ötekinin gözlerine dikmiş. Boğuk sesiyle sormuş; ‘Öyleyse cevabını da biliyorsundur?’. İyi giyimli adam yutkunmuş. Bilmiyorum, demiş. Davranıp, o da sormuş; ‘Sen şairsin, sen bilirsin herhalde?’.

Kimsesiz, perişan ve şair olan adam, ona acıklı bir muziplikle bakmış. Ses, demiş. Duyulan bir şey midir? Muhakkak, demiş zengin adam, duyulan bir şeydir. Cümlenin virgülünü nokta sanan şair davranıp girmiş araya bu kez; yok, demiş, ses yaşanan bir şeydir! Lafının muhabbetle kesildiğini anlayan zengin, çatık kaşlarını indirerek sormuş; ya ses, nasıl yaşanır? Tebessüm etmiş şair. Ses, demiş, duyularak yaşanır. Hem sonra; sevgi… Sevgi, ne menem şeydir. Benim gibi perişan bir şairden okuyayım sana sevgiyi, dinle;

“Sevgi bir uğraştır, derdim sana/ parçacılık, tornacılık gibi/ ne menem şeydir sevgi”.

O an, sabahın soğuğu bölmüş şiiri. Ağzından dökülen dizelerin sabahın elinde buharlaştığını gören şair, daha fazla kıyamamış şiire ve orada kesmiş. Zengin adam, heyecanlı kalbiyle sormuş bu sefer. Heyecanlı gözleriyle değil. Sevgi, dinlenen bir şey midir?

Şair, dişlerini göstererek gülmüş. Adam anlam verememiş. Şair iki eliyle yüzünü kapatarak biraz daha gülmüş. Adam, sabırsızlanmış. Az sonra şair, yüzünü açmış. Başını iki elinin arasına almış. Yahu, gerçekten soran bir adam buldum, doğrusu basiretin genişmiş… Zengin adamın sabrı, burun deliklerinden taşmış. Şair, yanaklarına bulaşan kahkahalarını silkmiş. Boğazını temizleyip, işte, demiş. Sesine ciddi bir ton vermek istemiş. Ancak dudağının kenarı hala gülmeye teşebbüs ediyormuş. İşte, sana cevabı diyeyim:

İnsan, sese duyduğu sevginin hasretiyle yaşar. Sevgi nefestir. Ne zaman ki sıcaktır; gönüldedir. Ne zaman ki soğuktur; hasret başlamıştır; sevmeye, dinlemeye. Yalnız, bu hasret yakacaktır avuçları. Çünkü insan yitirmiştir sesi. Bak, demiş ardından, benim ellerim kaskatı, soğuk. Ya seninkiler?

Benim ellerim, demiş zengin adam, uyuşuk. Biriyle diğerini tutuyorum, o vakit bilemiyorum sıcak mı, soğuk mu? Bir nefes veriyorum avuçlarıma, seçemiyorum; sıcak yahut soğuk… Hissedemiyorum, diye dişlerini sıkmış. Sesi yükselmiş. Biraz evvel, başını elleri arasına alan şairin halini o almış. Bu sitemiyle eğmiş başını; annesinden, kabahati sebebiyle azar yemiş bir evlat gibi. Rüzgârın kuvvetine boyun büken çınar gibi, gövdesinden seslenmiş; nefesi nasıl hissederim?

Şair, doğrulmuş bu sefer zengin adamın karşısında. Söz, söylenecekken doğrulturmuş insanı çünkü. Ve şöyle demiş; hiçbir hisse karıştırma aklını. Tıpkı gerçek nefesi arayanların, akıllarıyla değil, nefesin neşet ettiği yerden sordukları gibi! Sonra sormuş; hiç ney üfledin mi? Başını kaldırmadan, bir neyin dem sesiyle, hayır, demiş zengin adam. Hiç üflemedim.

O halde dinle, demiş şair. Ölmezden evvel, Tolstoy’u istasyon bankında uyutan makamdan söyleyeyim sana. O makam, dem makamıdır. Neyden en zor üflenen nefestir! Sıcaktır, çok sıcaktır… Kalbin tam orta yerinden gelir. Nefes borusundan aşkla geçer. O nefes, dinleyeni değil, üfleyeni doyurmak içindir…  Onu duyduğunda, başlayacak çözülmeye dinlemediğin onca sesten ötürü uyuşmuş ellerin. O vakit uyuşukluk, sarhoşluğa dönecek. Sevginin ilk hecesini o dem duyacak gönlün kulağı…

Sözü bırakmış, sebepsiz durmuş şair. Başı önüne eğili zengin, sormuş, ya sonra? Şair, ürperip titremiş, sanki biri gelmiş gibi üstünü başını düzeltip ayağa kalmış. Delik deşik beresini başına geçirmiş. Kaldırım taşlarının arasından zuhur eden yeşil tanelere bakarak yeniden konuşmuş;

Ne zaman ki hissedeceksin kendi nefesini, mayasındaki hakiki ‘üflemeyi’; öylece demlenecek sese duyduğun sevginin hasreti. Ne zaman ki o dem olacak katran gibi, koyuluğunun yakan sıcaklığı bulacak sesini ve sevgiyi.

Bak, şimdi ben çok soğuğum. Ellerimden tüm bedenime yayılacak bu soğuk. Nihayetinde ayaklarıma ulaştığında, ben gideceğim. Hem de kimsesiz gideceğim. Madem ki sen bul nefesini. Çünkü hiçbirimiz istemeyiz kimsesiz göçmeyi…