Seni Seviyoruz Savrulan Adam*

Kendi-Icine-Dusenler-Ansiklopedisi-Selman-Bayer__55940113_0“Büyük insanların lekesi de mi büyük olur? Yalnızlık ancak kendini de ortadan kaldırdıktan sonra mümkün olmaz mı? Ben küçükken büyük yazardım; şimdi küçülüyor mu yazdıklarım?” 

Lisedeki ‘etüd saatleri‘ni hatırlıyorum. Her akşam iki tanelerdi ve katılmak zorundaydım. Çok şikayetçi olduğumdan değil, sonuçta ne yapmak istiyorsam, etüd saatinde etüd salonunda devam ediyordum onu yapmaya. Bunun, defterimi önüme alıp yazılar yazmak olduğu zamanlar da az değildi. Sorgulayan yazılar… Karşı çıkan, anlamaya çalışan yazılar… Duyguya boğulmuş yazılar… Sağlam cümlelerim vardı ama; ergenliğin eroinmanvari öz güveninden midir bilmiyorum, kolay kırılmazlardı. Ve kalabalıktı sayfalarım. Yazmak doğal olandı. Yazmamak tuhaf…

“Bazı arkadaşlarının deyimiyle artık daha önemli kitaplar okumaya başladığı sene üniversiteyi kazandı.” 

İçine sürüklendiği hayatın, hem de onayını kendi elleriyle verdiği bu hayatın nasıl bir şey olacağından haberi yoktu. Ama haberi olmadığının farkındaydı. Bu iyi bir şeydi.

Yaşamı boyunca çok farklı hayaller kurup, çok başka planlar yapmıştı bu basamak için fakat bu yaptığı seçimin daha önce ne hayallerinde, ne planlarında hiçbir zaman adı geçmemiş, izi olmamıştı. Bu defa hazırlıksız yakalanmıştı. Kotarabilecek miydi, kestiremiyordu.

“Yine de yeni bir şehre gidecekti, tek başına, kendisini sonuna kadar kurcalayacağı bir coğrafyaya hicret edecekti.” 

Abartmadı. Tek çanta yeterdi. Zaten, toplasan ne kadardı?

Annesinin olanca ısrarına rağmen teslim olmadı; sadece o peynirli poğaçaları alırdı, çayın yanına iyi giderdi, reçeller salçalar kalsındı.

Şehri, daha girişte sevdi. Merkeze varmadan gördü, hissetti; buranın mavisi güzeldi. Başka yanı kötü olsa bile, ne kadar kötü olabilirdi?

Kampüse girdiğinde, panik dalgasına en arka koltuktan bileti eline tutuşturduklarını hissetti. Başkaydı bu, sadece son dönem ergenlerinin kayıt telaşı değildi.

“Okulun yıkılacağına dair söylentiler okulun kulağına kadar gitti. Yüzü sarardı, hüzne boyandı… Arka bahçe şehre yenik düştü.”

Bütün bunları yalnızca o görüyor olamazdı. Herkes nasıl, ne zaman bu kadar hissizleşmişti?

O duru maviyle yetinmeye çalıştığı, ne yalan söylesin başarması zor olmamıştı, dört yıl geçirdi. Küskün arka bahçenin tek dostuydu. Arka bahçe de onun, tabii. Üniversite, anlattıkları gibi bir şey değildi, demek ki.

“Yıllar böyle geçti. Üniversite bitti. Sühan bir akşam üzeri eve döndü… Serviler boylarını bükmüşler, parkın kamburu çıkmış, evler suratlarını asmışlardı… Ekmek aslanın midesine sürgün edilmişti. Sühan’ın bundan haberi yoktu. Aslanlarla da arası pek hoş değildi zaten… Sokaklar kalabalıktı. Ne olduğunu merak etmişti. Yolda rastladığı birine ne için bağırdıklarını sordu. Çocuk biraz da şaşırarak sesini hiç azaltmadan ‘Milli maç var abi,’ diye bağırdı, sonra da bağırmasının anlamsızlığını fark edip, gülerek daha alçak bir sesle ‘Bizim takım kazandı abi!’ dedi. Sühan gülümseyerek karşılık verdi:

‘Bizim takım kazanmayalı çok oluyor.’ “

İtalik cümlelerin ve başlığın alıntılandığı Kendi İçine Düşenler Ansiklopedisi’ne sevgi, yazarı Selman Bayer’e saygı ile…

Bölüm : Hicret

Twitter : @dilemmadergi @unbetul

Mail : dilemmadergi@hotmail.com.tr;  betulun91@hotmail.com

Kimsesiz Akid

Kalbime geceden dökülen sevda
Sonsuz yolculuğun , onsuz aktidir
Maksat bulmak maşuku uzaklarda
Simurgu yeniden salmak vaktidir

Kırmızı şapelli güzel Floransa
Eller cepte geziyor çocukları
Uzak sevgiliyi aramaktansa
Yeğdir bu akşam David’in bulvarı

Floransa dar gelir, benim sevdama
Burası aranılan mekan değil
Veda et aşkıyla yalnız ,adama
Elveda dante elveda Signoria

Çizme giymiş yaşlı bir kız Verona
Nefesi kokmakta benim iklimim
Haklıdır kaptıran kalbini ona
Shakespeare’den bir hecedir benim sevgilim

Şehrin kalbinde Stefan Kilisesi
Kış gecesinde soğuk ama başkadır
Ve Tuna nehrinin tanıdık sesi
Balkanlar’a duyulmuş bir aşkadır

Ve kışın kaçamak Demel kafesi
İçinde insan elbet sıcaktadır.
Kışın bol gelen beyaz elbisesi
Güzün dökülmüş sarı yapraktadır

Önüm cennet mekan, arkamsa kebir
Dedirtir körlere sır güzeldedir
Genzinde ezanla her güzele kadir
Sensin Ey İstanbul! Sensin bu şehir

Arıyorum onu birkaç tepede
Vardım suriçinde en ücra yere
Gezdim her semtini birkaç kerede
Yenik düştü tere kafamda bere

İstinye gümüş renkli suya düşmüş
Ağlamaklı durur Aşiyan yolu
Beşiktaşa kara bir sis üşüşmüş
İstiklal ayrılık yasıyla dolu

Eskimiş bir dörtlük attım boğaza
Süpürürken tenimi serin rüzgar
Eski pusula teslim oldu ayaza
Bir zaman tükendi gitti umutlar

“Ben cefadan sen recaden el çek
Ver aklımı , al aşkını ey melek
Beyhudedir senden ihsan beklemek
Nerde kaldı ahd-ü peymanelerin”

Hamiş: Son dörtlük bana ait değil fakat en sevdiğim şairlerden birine aittir.

Kelebekle Tırtılın Hikâyesi

Bir tırtıl günün aydınlanmaya yüz tutmuş saatlerinde bekliyor. Kozasından çıkacağı günün hayali ile tırtıl her sabah, her akşam öylece bekliyor.

***

Bir kelebek günün kararmaya yüz tutmuş saatlerinde renkli kanatlarıyla çiçekten çiçeğe uçuyor. Meydan okurcasına salınıyor kelebek, çiçeklerden bile güzel oluşunun farkında.

***

Tırtıl kelebeğe vurgun. Dış dünyadaki tehlikelerden korumak istiyor onu. Tırtıl, kozasını parçalamak, kelebeğe kavuşmak istiyor.

***

Kelebek, tırtılların yanında uçuyor. Yeni arkadaşlar istiyor. Tırtılların kozalarından çıkmasını bekliyor. Tırtıllara uçmayı öğretecek. Onlar için gösteri hazırlıyor.

***

Tırtıl artık kalın kabuğu altında. Gün ışığını göremiyor, günleri sayamıyor.

***

Kelebek gökyüzünde, kelebek ağacın yaprakları arasında, kelebek rengârenk çiçeklerin üstünde, kelebek bir sürü avcı böceğin arasında.

***

Tırtıl, en güzel renklerde hayaller kuruyor. Tırtıl en güzel renkleri kanatları için seçiyor. Kanatlarını kelebeğe uçuşuna hazırlanıyor.

***

Kelebek bir sürü çiçek görmüş. Çiçeklerin en güzellerinde hayaller kurmuş. Kelebek yorgun düşmüş.

***

Tırtıl, kozasını zorluyor. Tırtıl renkli kanatlarını kozasından dışarı uzatıyor. Tırtıl kanatlarını açıyor.

***

Kelebek dengesini kaybediyor. Kelebek hızla yere düşüyor.

***

Tırtıl uçmayı deniyor. Havalanıyor.

***

Kelebek en güzel renkleriyle toprak zeminde, öylece yatıyor.

***

Tırtıl en güzel renkleriyle kelebeği arıyor.

 

Ayın karanlık yüzü

AYRILIK – adına-

Biliyorum bana şimdi ne söyleyeceğini
Söyleme!
Karanlık gök ve yüzyıllık ağaçlar
Şahit hissettiklerimize.
Bu gece, bu gece…
Söyleme işte, bu gece kötü bir gece.

Hiç konuşmak istemiyorum
Dokunmaktan başka saçlarına
Dilim hançere saplanmış
Cevap veremem bu gece.
Biliyorum zor geliyor beyne anlamak
O yüzden bu gece söyleme

Bu gece ölüm geçti bu kentten
Hem de az önce!
Duydunuz mu?
Oturuyordu bir şair
Sönmeye yakın bir mum ile
Sessizce dokundu kelimeler ölüme
Bir A, bir damla gözyaşı, bir kapı sesi kadar
Hızlı söndü mum ışığı
Her şey bir anda karardı.

* Bayağı oldu bir şeyler paylaşmayalı sizinle, o yüzden bir de, Bir hikayenin ortasından şimdi…

Kurumuş toprak kadar susamıştım. Bir çocuğa sarılıp ağlamak ruhumun cehennemindeki çiçeğini sulayabilirdi. Belki. Öyle ki yalnızlığıma şahit gecenin içinde, kendimi avuttuğum kumarhaneler, kadınlar, alkol ve gece sigaraları bir iğne ağırlığında göbeğime batıyordu. Ve tesellisi yoktu artık hiçbir şeyin. Şikayet dahi edemiyordum insanları. Suyun varlığını göremiyordum çünkü çok duruydu. Beyaz, kendini yolun diğer yakasına atarak bulandırmıştı. Plajın ince kumuna gömüle gömüle denize ilerledim, tüm kıyafetlerimle. Ayakkabımın içi su dolmuştu ve soğuk su çiviler çakıyordu bedenime. Tükeniyordum iyiden iyiye. Denizin içine dalıp nefesimi tuttum, 20 30 saniyeyi geçmemişti. Boğulmaktan değil de suda nefes alamayacağımı anlayınca fırlattım vücudumu havaya ve doğan güneşe dönüp, kocaman açtım kollarımı. Dondum, dondum kuyruğunu yakalamaya çalışan aptal kedi gibi, iki kolum iki uçta. Doğan bir bebek çığlığında ağlamaya başladım. Tutamıyordum kendimi zaten tutmak da istemiyordum. Varlığıma ağladım. Soyunmaya başladım çırılçıplak kalana kadar, o ıslak kıyafetlerim ve içi deniz suyu dolmuş ayakkabılarım ruhumun ağırlığı gibiydi. Soğuğu, suyu, rüzgârı denizin ayak parmak aralarıma giren ince ama yumuşak kumunu iyice hissettim ve demlenmeye başlayan güneşe kollarımı uzattım. Martıların sesi yankılanıyordu gökyüzünde oysa ben kuzgun gelir sanmıştım. Ölümü kucaklamaya razıydım o ise yaşamamı istiyordu acılarım için.