Çorap Çekmecesi

Bavuluyla gezenlerin tümüne ithaf olunur…

bavul.bmpAdıma değil, adımıza konuşuyorum bugün. Biliyorum ki henüz anlamaya hazır değilsiniz bizi. Yabancıyız size biraz. Bizden sonra gelecek olanlarla aranızdaki geçiş formu biziz ve bu yüzden ömrümüz kısa, hikayelerimiz kayıp, ideallerimiz anlaşılamamış kalmaya mahkum.

Adımıza yazıyorum çünkü biz biliriz ve siz bilmezsiniz çantada asma kilit taşımak ne demek? Siz uyuyacağınız odada dolabınızı kilitlemek zorunda kalmamış olabilirsiniz daha önce ya da her an başka bir odaya sürülmek ihtimali yüzünden ‘Issız adaya götürülecek 3 obje’ konusu sizden sorulmuyor olabilir.

Herkesin, dünyanın yükü kendi omuzlarındaymış gibi hissettiği anlar olur. Sonra geçer. Bizdeyse, omuzlar için demirbaş listesi vardır. Beynin hafıza merkezinde bir yerde, biz hipokampus deriz (ukala tıpçı mode on), her an ferman misal açılıp okunmayı bekleyen olmazsa olmazlar. Gerçi onu da kısaltıp, ufaltıp, minyatürüne minimize ettiğimiz çok olmuştur. Telefon ve cüzdan ve asma kilitten sonrakiler (asma kilit önemlidir, 3 liradır ama her seferinde satın almak zorunda olmak can sıkıcıdır, belki yerleşemeyişliğimizi vurguladığındandır) mesele değildir. Gittiğimiz her yerde yeni diş fırçası, havlu, pijama, gerekirse diğer bütün giyim ürünleri, okuma kitapları satın alınabilir şeylerdir zira. Yaşasın kapitalizm. Kendisinden hiç şikayet etmedim.

Horrible Bosses (Patrondan Kurtulma Sanatı)

Normalde filmler hakkında pek yazmam ama bunu bugün izlediğimden (?) olsa gerek, duramadım. Ne gereksiz bir film! Yarım saat dayanabildim.

Şeker Aşkı

National Geographic Türkiye ağustos sayısını twitterda zaten tavsiye etmiştim. Normalde de beğeniyle takip ettiğim derginin bu sayısını daha bir sevdim çünkü bu aralar şeker, karbonhidrat, tam tahıl gibi ifadeler benim için anahtar kelime hükmünde.
Okuyun. Pişman olmazsınız.

Algı? Seçmek?

Bu konu da son zamanlarda gündemimde. En son TVde ilk defa karşılaştığım bir kanalda bir belgeselde kırmızı gözlü ağaç kurbağalarından bahsedilmesi ve hemen ardından okumak için açtığım dergide aynı kurbağaları görmem, bu konuyu benim için daha ışıklı, daha billboardumsu bir alana taşıdı.
Tesadüf kelimesiyle gelmeyin.

Editör Konuşuyor:

‘Sorumluyuz!’
Bundan böyle, tercihe bağlı olmak üzere, yazılarımızın sesli formatlarını da yükleyeceğiz sitemize. Görme engelli arkadaşlarımız için umuyoruz ki ufak bir desteğimiz olsun. İlk adımımız da Recep Bilal nam-ı diğer Sakin’in yazısıyla oldu: Nasıl Sevmeyeyim.

Önümüzdeki sayıda görüşmek üzere!

Aşk’a Dair

kelebek-kavanoz_420_310Aşk; tek kelime, üç harf. Böyle söylemesi ne kadar kolay, değil mi insana? Çok basit, hiç önemli olamayan bir kelime gibi. Ama öyle olsaydı eğer, bunca düşünür, yazar ‘aşk’ hakkında bu kadar kafa patlatırlar mıydı?

Sizce nedir ‘aşk’, hiç düşündünüz mü? Böyle düşününce sizin de aklınızdan bin bir türlü düşünce geçiyor mu?

Peki soruyorum sizlere ‘aşk’ anlatılabilecek, belirli bir kalıba hapsedilebilecek kadar basit bir kelime midir sadece, yoksa ‘aşk’ yalnızca yaşanabilecek, hissedilebilecek bir duygu mudur?

Bence aşk zaten konuşmanın, düşünmenin, yorum yapmanın bittiği yerde başlar. Aşk olduktan sonra bütün her şey önemini yitirir. Gerek de kalmaz zaten başka hiçbir şeye, aşk her şeyin yerini tutup, hiçbirine ihtiyacımız olmadığını gösterir bizlere. Tüm kusurları kapatır aşk. Bazen karşınızdakinin söylediği her şey aşk olur, bazen sizin söylediğiniz her şey aşk. Bazen karşınızdakinin gözleri sadece aşktır, aşk aşk bakar sadece. Kokusu aşk kokar. Gülüşünde aşk vardır… Bu yüzden belki de kendine yaşadıkça daha da bağlar bizi.

İşte bu yüzdendir ki aşk kelimelerle anlatılabilecek kadar basit bir kelime değildir bence. ‘Aşk’ı anlatabilseydik her şey çok basit olmaz mıydı? Bütün büyüsü bir anda yok olup gitmez miydi? Aşk yaşanılası, içinde boğulunası bir duygudur sadece. Aşk gelip kapınızı çaldığında size sadece yaşaması kalır.

(Yazar, bu yazısında ‘Aşk’a uçan balonuyla tepesinden bakmış ve yorumlamıştır. Ve aynı hadsiz yazar, yazısında okurken düşündürmek istemiş ve bunca soruyu o sebepten sormuştur.)

Kendimin Neresindeyim?

Biliyor musun?

Senin gözlerin karanlık kadar siyah ve benim yüreğim gece kadar aydınlık. Şimdi bir sokak lambasının altında, az kirli bir camda geceye bakarken aslında kendime baktığımı gördüm. Ve gözlerimin siyahında senin gözlerini buldum. Bunun içindir bu satırları karalıyorum. İnsan yaşıyorsa yazabiliyor. Yazdıkça umduğumu bulmuyorum çünkü hayalin hala yanı başımda.

***

Dalıyorum yeniden.

İyi de benim rengim kahverengi…

Ağladıkça daha bir güzel oluyor sanki  gözlerim. Göz bebeklerimin parıltısı mutluluktan değil, hep ağlamaktan; neden diye sorma işte. Ve kirpiklerim küçükken çok uzun diye kestiğim için kısa. Uzarlar sanmıştım oysa, bilemedim.

Bildiğim bir şey var ama.

Bu gece de uzamayacak, gün elbet doğacak. Gün doğacak ve ben uyanmak zorunda kalacağım. Ölüm uğramazsa kapıma eğer…

***

İtiraf etmek gerekirse ben aslında öldüm, bir ölü olarak bunları yazıyorum. Hatıralar kattığım sürece hayata ve hayat gibi sürüp gitmediği sürece onlar, hepimiz bir parça ölmeyecek miyiz?

Siz de ölüyorsunuz.

Bu gece neye ağlanıyorsa, hangi hatıranın fotoğrafıysa zihinlerdeki, onlar işte bizi öldürüyor…. Bir de şey var, ölümlerin hep ansızın geldiği. Hiç de değil. Doğduktan sonra ölmeye başlıyor insan azar azar. Biz sadece alışıyoruz.

***

Alışmak deyince ben hep unutmak nimetini hatırlarım. Şu zıtlığa bak! Unutmak nimetini hatırlamak.

Unutayım istiyorum Allah’ım.

Zihnimde geçmişe dair ne varsa birer birer… Ve ardından anlamak, hatırlamak istediğim tek şey var. Aşkın en yalın, en gerçek hali. Aşkın sen hali.

***

Cama baktıkça kendime bakıyorum. Gerçek aşkı sorgulamak şimdi işim değil. Derdim kendimle. Bana bakanlar neyi görüyor bilmiyorum. Güzel şeyler görmediklerini düşünüyorum, karanlık bir cama dahi baktığımda bunu anlamak mümkün. Sonra elimi kalbime götürüyorum, göğsümde bir deprem. Şiddetini ölçmek mümkün değil ama ya hiddeti? Neyse.Tüm güzelliğim orada bunu biliyorum, bunu onlar da biliyor mu?

***

Bir şeyi bilmediğim zamanlarda seni daha çok özlüyorum. Ne yazık ki senin de beni onlar gibi sevmediğini biliyorum.

Çok şey bilmek insana zarar veriyor. Bak gece bitti gün doğuyor. Bırakın beni aydınlıkta bari uyuyayım. Zaten gece saçlarım gibi hüzün kokuyor, başkalarının elleri saçlarım gibi geceye de dokunuyor…

***

Sahi unutmak bir nimet. Ben hatırlamayayım. Geceye çok var, bırakın beni uyuyayım!

H.A./ Ağustos 2013

Dolunayın Gecesi

yakamoz

Gökyüzünün yeryüzüyle birleştiği yerler vardır hani
Ayın denize düştüğü yakamoz gibi.
O zaman tek düzlemde birleşir tüm boyutlar…
Gözlerinin alabildiğine doldurur her yeri ay ışığı,
Hele bir de dolunaysa günlerden
Seçilmiş kişi olduğun aşikar…
Sabah olmasa, diyesim var.
Güneşin hatırı kalmasın ama geceyi daha bi’ seviyorum,
Gece yalnız, gece sessiz ve derinden ince ince işliyor içime
Her gökyüzüne bakışımda bir yıldız düşüyor gözlerime,
Bir gözlerim,bir de deniz parıltısı
Karanlığa ışık veren yalnız onların ışıltısı…
Kıyıya vuran dalgalar dokunuyor gecemin sessizliğine,
Sükunetim yerini mehtabın bestesine bırakıyor
Öyle güzel ki şarkılar sessizliğim mahcup…
Bugün ayın on dördü;
Yine vakti gelmiş oyunun en güzel perdesinin
Sahne ışıkları ne de güzel yanmış,
Oyuncular sabırsız, hepsi de çoktan sahneye çıkmış.
Başrol uzaktan yavaş yavaş çıkıyor tepeye
Ve fonda o muhteşem orkestra,
Ben sessizliğimi kurban edip geceye
Bu sanat eserini izliyorum, dinliyorum, hissediyorum…
Gökten kayan yıldız yüreğime düşüyor,
Ay göz bebeklerimde büyüyor,
Gözlerimin alabildiğine her şeyi çalıyorum doğadan doğama…
Hırsızıyım bugün gecenin,
Ardımda iz bırakmadan sabaha götüreceğim yıldızları…