Uçuyorum ben!

uçanBazen dinlemek lazım birbirimizi, bazen sadece susup dinlemek. O ne düşünüyor acaba, şeklinde bir düşünceye en son ne zaman  kapıldınız? Evet, çok kolay benim bildiğim en güzel, benim bildiğim en doğru, demek.  Ya da kendi düşüncemizi destekler bir şeye hemen ‘evet bu doğrudur’ demek. Peki ya ötekisi, benden olmayan, benim gibi düşünmeyen ve düşünmek zorunda da olmayanlar ne olacak? İşte bizi zorlayan bu değil mi? Ya onun düşüncesi doğru ise, ya ben yanlış düşünüyorsam, demek kendimize, ne kadar zor?

Evet çok zor gerçekten kendine yanlışım diyebilmek. Zor iş kendi yanlışını düzeltmek. Nereden mi biliyorum, çünkü ben de aynı çelişkiyi yaşıyorum bazen.  Ben de boğuluyorum bazen bu sığ suda. Ama kendime bunu itiraf edebiliyorum çoğu zaman, bu da önemli değil mi? Yoksa yine kendimi kandırma çabamdan mı ibaret düşüncelerim?

Benimki çok büyük bir hayal galiba ama, keşke dinlesek birbirimizi, keşke her şeye saygımız olsa, her görüşü acaba ben yanlış mıyım, diye düşünsek. Çok fazla değil mi benim isteklerim her zamanki gibi, neyime değil mi bu düşünceler? Evet, evet ya sen bırak bunları dünyayı sen mi değiştireceksin, dünyayı sen mi kurtaracaksın? Uç sen uç, sen uçan balonsun işin ne ki? Aaa ben zaten uçuyorum zaten değil mi…

Bahçedeki Salıncak

“Bu kentin her yanını unuttuk.”*

En son ne zaman hissettiniz kalbinizin attığını? En son ne zaman nabzınızın farkına vardınız?

Yaşamayı fazla abartıyoruz. Hayır, yanlış anlaşılmasın: Yaşamayı o kadar abartıyoruz ki, yaşadığımızı unutuyoruz. O kadar kapılıyoruz ki dünyaya ve saçma telaşına, kalbimizi duymuyoruz bile.

Stres.

2000lerle girdi hayatımıza. Ya da 2000lerde tavan yaptı, zirveye yükseldi, popüler oldu falan. Her gün yeni bir olayla çıkıyor karşımıza. Sürekli bir dikkat çekme çabası. Sürekli bir ‘Ben buradayım, bir yere gitmedim.’ler.

Farkındayız dostum. Damarlarımızda gezen ikinci illetsin. Ya da birincinin gayrimeşru çocuğu, bilemiyorum.

İllet dedim de, siz de sıkılmadınız mı artık bağzı şeylerden? Anarşinin böyle alenen kutsanması sizin de insanlığınızı acıtmıyor mu?

Neyse.

Tatilimin ilk yazısında yer vermek istediğim konu huzur olur, onu altüst edenler değil.

Heartfish_by_three_red_balloonsGüzel kitapların, güzel fimlerin; belki faydalı bir kursun olduğu bir tatil düşlüyorum. Ramazan’ı elimden geldiğince hissetmek istiyorum. Tadını sevemediğim yulaf ezmelerimi, final-özel sert kahvelerimi Denizli’de unutmuş olup, iyi ki de unutmuş olup,  annemin olağanüstü leziz yemekleriyle dolu buzdolabına serenat yaparken kilo almamak istiyorum.

Tatil gibi tatil istiyorum.

Tatil gibi tatil diliyorum.

Sevgiler.

*Edip CANSEVER, Ona Bir Kolye Vermiştim

Düşüncelere Düşleme

Şimdi ben buna hitabetle başlasam,

Bu yazacağım mektup değil.

Şimdi ben bu bir mektup olsun desem,

Edeceğim hiçbir kelime sana layık değil

***

Layık, layık, layık…

İki hece, beş harf.

Ederi tek nefes.

Değeri?

Paha biçilir mi?

***

Layık olmak.

Bazı şeylere, bir şeye ve bir kimseye.

Birine yönelmenin “e” hali.

Birine varmanın “de” hali.

Kendinden geçmenin “den” hali.

Ve

Bir başkası olmanın, bir başkası için olmanın “yalın” hali.

Bir nevi vazgeçiş bu yüzden, bir nevi teslimiyet.

***

Vazgeçmek. Zor zanaat.

Bir bebek gibi memeden, bir tiryaki gibi “cigaradan”… Yardan da serden de yar için vazgeçmek.

Teslimiyet ardından. Daha da zor.

Canım “sana feda olsun” dercesine,

Sen yanımda ol ben “hiç” olurum dercesine,

Birken iki olmak, ikiden tekrar bire düşmek için teslimiyet.

***

Zihnimin içinden birken iki, ikiyken bin oluveren düşünceler. Çoğaldıkça çoğalıyorlar. İstesem vazgeçebilirim, istesem teslim olabilirim.

Lakin kader denen şu melun ne olacak? Nereye varır düşüncelerden çizilen şu belirsiz yol? Taşlar mı dikenler mi var önümde yoksa gül bahçeleri mi?

Allah’ım bu belirsizlik beni öldürecek! Söyle düşüncelerin de orucu olur mu? Şimdi niyet etsem, düşünceleri düşlemeye cennette salıversem kabul olur mu?

H.A./ Temmuz 2013

Uzamsal sorular

Arayışlar içinde olmamızın bir nedeni olmalı… Ne oldu, nasıl oldu, neden oldu, inan ki bilemiyorum. Bir şeyler bana doğru olanların bunlar olmadığını söylüyor. Ya da belki de yanlış olan benim ki bu kadar doğru içinde apaçık abes duruyorum. Ne önemi var?

Ben burada böylece dururken, güneş tepeler ardından yavaşça görünürken, günün hızla akışına bir katkım olmadığını bilerek yaşamamın –ki buna yaşamak dememin- sorarım sana, ne önemi var?

Bir arama motoru yapsaydım, aranılan her şey bulunsun isterdim (az biraz mükemmelliyetçiliğimi suçlayabilirsin). Ve cevapsızlıkları gördükçe, iyi ki diyorum, bir arama motoru yapmamışım. Herkes yerinde durmalı. Bunu da öğrendiğimden beri yerimi arıyorum durmak için. Ama öyle bir yer olduğundan bile şüphelerim var.

Zaman bana neyi öğretti biliyor musun, bağlanmanın, alışmanın her türlüsünün kötü olduğunu, her türlüsünün can yaktığını öğretti. Ve bir şey daha öğretti, canımın yanmakla azalmayacağını, bir zaman sonra daha az canım yanmayacağını, bu beklentinin hayatın en yersiz beklentisi olduğunu öğretti.

Şair olsaydım, ben de bir geminin ardından el sallardım, elimin havada sağa sola sallanışlarından anlamlar çıkarır gidenin gelmeyeceğini hesaba katmaya bile uğraşmazdım. Gelecekse burada olmayacağım çünkü.  Giden bir gün gelecekse de bekleyen biri olmayacaksa gelmesinin bir önemi olur mu? Sorarım, olmaz değil mi?