The Girl With April In Her Eyes*

Yine geldik bir yayın gecesine daha. Yine telaşlar, panikler…

Bazı seferler yazılarımı aşurenin bulunuşuna benzetiyorum (aşure kadar güzeller diyemem elbet ama). O anda elde avuçta ne varsa, on beş gün boyunca ne zaman akın edecekleri belli olmayan, geldikçe zihnimin orasına burasına fırlattığım (zihnim odama benzedi bir an) ilhamlarım ne kadar tutuyorsa, o kadar bir yazı çıkıyor, yalan değil. Zaten ne kazanırsam, ne kaybedersem; doğallığımdan olacak.

(İşin acı tarafı, son zamanlarda not aldığım cümlelerimi telefondan defterime geçireli çok oldu da defter ulaşamayacağım bir yerde. Şefkat göster bana.)

Bu aralar herkeste bir vize telaşı var. Bendeyse; ‘Şimdi bunlar vizelerini verip, bir ay sonra da finallerini halledip tatile mi girecekler? Sonra biz burada yalnız mı kalacağız? Kahretsin temmuz sıcağında Denizli de yalnız yalnız  ne çekilir?’lerin introsunu yaşıyorum. Fonda akordu bozuk keman sesleri. Hem de acemiden.

Bakma burada bir yılı aşkın bir zamandır yazdığıma, sanal alemi çöplük yapanlardan biri de benim. Sayısız blogum var. Blog kelimesini ilk öğrendiğimden beri her sağlayıcıda en az bir tane açıp denemişimdir. Bugün üç tanesi tak etti, sildim. Düşün yani.

El atmadığım konu kalmadı maşallah. Amatör fotoğraf blogu mu dersin, alışveriş mi dersin; gündeme dair yorumlar, müzik, giyim, filmler, Oscarlı filmler, doğa, yazarlar, şairler… Bu kadar dağınık bir zihinden başka bir şey de bekleyemiyorum işin aslı. Alıştım sayılır kendime. Kaldı ki, benlik bir durum değil bu. Tek sorun yay burcu olmamda. Bir arkadaşım yayların maymun iştahlı olduğunu söylediğinden beri, kendimi suçlamalarımdan feragat ettim.

Bu kadarla kalsa iyi. Başladığım her işe öyle bir hırsla girişiyorum ki, en basit şeyler bile yoruyor. Mesela kitap okurken, hiç öylesine okuyamıyorum. Ne kadar büyük bir acı olduğunu yaşamayan bilmez. Ne zaman böyle bir insan oldum onu da bilmiyorum. Ama zor olduğu kesin. Okuduğum bir kitabı aheste aheste, hiçbir şeyi dert etmeden okumayı özledim. Mesela satırların altını çizmek! Hani hoşunuza giden cümleler olur, es geçemezsiniz, çizersiniz altını satırların yahut kenarına köşesine bir işaret koyarsınız. Bunun bende aldığı boyut şu: Hoşuma giden cümleyi çiziyorum. Bir alıntı varsa, çiziyorum. Hep duyduğum ve araştırmayı planladığım ama bir türlü araştırmadığım bir isim, bir kelime, bir akım görürsem; bu bana bir işaret, deyip çiziyorum, halkalar içine alıyorum. Cümlede geçen benzetmeyi beğendiysem, çiziyorum. Cümle basit de olsa beni yansıtıyorsa, çiziyorum. ‘Ben de bir şeyler yazmaya çalışıyorum, bu cümle lazım olur.’ diye düşündüysem, çiziyorum.

İşkencenin boyutunu anlatabildim mi?

Peki bundan kurtulmak mümkün mü? Sadece bu da değil, her yaptığın işte aynı olmaktan?

Bilen varsa irtibata geçelim. Ben gerçekten bilmiyorum.

Hoş oldu ne zamandır günlük modu gevezelik etmemiştim buralarda.

Cümlelerimin sonuna gelirken, bana ayrılan bu kalpleriniz kadar temiz sayfa için teşekkürlerimi sunuyor; son zamanlarda çektiğim birkaç fotoğrafla buradan ayrılıyorum:

20130315_165110

Baharın bu minik çiçeklerini hep sevdim.

20130315_170517

Herkesten, özellikle kızlardan tam tersi yorum alsam da ben bu şeylere bayılıyorum. Bir de Denizli’ye gelmeden önce hiç bu kadar büyüklerini görmemiştim. Burada yağmur başlar başlamaz fırlıyorlar, yollara düşüyorlar. Nerelere gidiyorlar bilinmez.

20130102_184746

Bu dünyanın en güzel şeylerinden biridir. Ben ilk ders civarlarında içmezsem, başıma ağrılar girer, içene kadar da geçmez.

Şimdi hatırladığım bir şey var ki, yazımı bununla sonlandırmaktan büyük zevk alacağım:

20130414_231703

Bu alıntıyı birinin blogunda görüp, sırf bunu beğendim diye kitabı sipariş ettim. Buraya gelene kadar da aklımda hep aynı şüphe: “Yanlış kitabımı mı aldım ben?”

Artık içim rahat.

Bu arada kitabın adı: Kendi İçine Düşenler Ansiklopedisi. Merak eden olursa.

Bu yazıyı okuyan kimsenin psikanalizden anlamaması dileğiyle;

İyi beklemeler! (Gelemeyen yağmursuz günler için.)

Yabancı

Söyle, anlaşılmaz adam, kimi seversin en çok, anan mı, baban mı; bacını mı, yoksa kardeşini mi?

“Ne anam, ne de babam var; ne bacım, ne de kardeşim.”

“Dostlarını mı?”

“Anlamına bugüne kadar yabancı kaldığım bir söz kullandınız.”

“Yurdunu mu?”

“Hangi enlemdedir, bilmem.”

“Güzelliği mi?”

“Tanrısal ve ölümsüz olsaydı, severdim kuşkusuz.”

“Altını mı?”

“Siz Tanrı’ya nasıl kin beslerseniz, ben de ona öylesine kin beslerim.”

“Peki, neyi seversin öyleyse sen, olağanüstü yabancı?”

“Bulutları severim… işte şu… şu geçip giden bulutları… eşsiz bulutları!”

C.B

Caddelerde Yalnızlık

Bir gün anlamsızca yürüyorum, bu şehrin ıssız sokaklarında. Kulağımda kulaklık, sırtımda eskimiş, solmuş, ince bir gri palto, tıpkı lise yıllarımda halı sahanın etrafında yürür gibi yürüyorum. Uçsuz bucaksız düşünceler yumağı var ruhumun ufuklarında, anlamsız bir şekilde kuşlar uçuşuyor etrafımda. Yemin ediyor âşıklar birbirlerine; seni seviyorum, seni hiç bırakmayacağım vs… Âh gençlik, geçti gitti bizden diyorum. Yanımda hemencecik eli bastonlu bir amca beliriyor yüzünde hoş bir tebessüm; “Haklısın, evladım.”

Gidiyorum bir bardak çay alıyorum önümde çocuklar oynaşıyor. Onlara birer çikolata alıp veriyorum mutlu olsunlar istiyorum. Biri dönüyor arkadaşına ve bir isim fısıldıyor ona. İsim ki ne isim meğer kalpleri delip geçermiş bir çocuğun söyledikleri, bilmezdim. “Kalbim yanıyor, ismini her kimden işitsem…” diyen Osmanlı hanımefendisi ne kadar doğru söylemiş. Bir an içimde oradan firar etmek isteği oluşuyor. Karlı dağlara çıkmak istiyorum çünkü kalbimin yanışını ancak bir kar tanesi söndürebilir. Kar taneleri… Issız bucaksız gökyüzünden iner de konar avuçlarımıza, en kaba saba adamı bile Şekspir’e çevirir kar taneleri.

Eski bir çarşıya doğru yürüyorum, antika eşyaların satıldığı bir çarşıya. Bir adam durmuş dükkânların önünde, elinde boy boy kafesler içlerinde acı acı öten keklikler. Az ileride mercan satan dükkânlar görüyorum ve bir med-cezir halindeyim. Hüzünle mutluluk arasında arafta kalmış gibi…

Birden duruyorum yalnızlığımı fark ediyorum. Yalnızlık diyorum insana edebiyat yaptırıyormuş meğer kendi zihninde. İçimden biri çıkıp diyor ki “Bu mu edebiyat? Bu ergen bir kızın günlüğü gibi… Ya da biraz içine karamsarlık kaçmış sanki”  Düşünceler beliriyor zihnimde, hava kararmış, gökyüzünde dolunay var. Gün bitmiş, herkes dağılmış… Ve ben bir cadde de yapayalnız…

konuk yazar : kurşunkalem

Bir Denizi Sevmek

Neresinden başlayalım bir denizi sevmenin?

Sevmeye nereden başlarsak hükümsüz kalacak akıl?

-Yağmur… şehre yağmur yağıyordu. her yer karanlık.-

Bir denizi sevmek için yağmurdan başlamak gerek.

desem.

sonra

bir damla düşse toprağa. toprağın hafızası değil aklı şaşakalsa.

şimdilerde toprağın aklında Nuh yok. Sizin aklınızda da Nuh yok, bayım.

bir yağmur düşerse üzerinize, şaşakalır mısınız siz de?

………………….

Bir denizi sevmek için yürümek gerek.

desem.

sonra

yürüdükçe denize doğru, yarılsa ortadan.

asanın adı: teslimiyet.

-mesela

denizin hafızası değil aklı şaşakalsa.

asa şimdilerde kralın adı.

yok ki aklınızda Musa.

Denize doğru yürürseniz, şaşakalınız.-

………………………

Bir denizi sevmek için taşları da sevmek gerekir.

desem.

oyun ya hani. iki adım koşar taş denizin üzerinde. oyunu da seversin, denizi de.

taş Ebrehe’nin üzerine düştü, denizden önce.

kuşun adı: ebabil.

Sizin aklınızda ayet yok bayım.

Korkunuz.

……

-Sonsuzu bilmeden, deniz sevilmez.-

547465_10201162286088037_693113231_n