Nee?? Bir yıl mı? :-o

Dilemma: İkilem (Yunanca)

Türk Dil Kurumu’nun en güncel sözlüğünde yer alabiliyor olmasına aldırmayın; Dilemma, dilimize girdi-giremedi bir sözcük hâlâ. Ama kulağa o kadar hoş geliyor ki. Şahsen birçoklarından daha çok anlam buluyorum bu kelimede. Daha çok yaşanmışlık…

Son cümleyi açıp, yirmi yılda ne dilemmaların gizlendiğini uzun uzun anlatıp, gevezelik yapmak isterdim, iyi de olurdu ama bugün benim günüm değil. En azından bu yazı, benim yazım değil. Bu yazı, milyarlarca kalpte dilenen, gerçekleşmesi beklenen milyarlarca dileğin. Tıpkı benim dileğim gibi, Dilemma gibi…

Bir sene önce, sadece dertleşmek, daha doğrusu sadece ‘paylaşmak’ amaçlı yapılan bir dost sohbetinde atıldı Dilemma’nın temeli. O an aklımdan bile geçmemişti gerçekleştireceğimiz, gerçekleştirebileceğimiz. Ama şunu gördüm, bazı işleri aklına geldiği an yapacakmışsın. Bazı dilekleri bekletmenin alemi yokmuş. Bazen sonunu düşünmeden atacakmışsın ilk adımı.

Yoksa, olmuyor 🙂

Başladık. Yakın arkadaşlarımızdan başlayıp, aynı liseden mezun olduklarımıza, üniversitedeki sınıf arkadaşlarımıza, onların arkadaşlarına, hatta onların da arkadaşlarına yayılan bir halkamız oldu. Öyle tatlı bir bağ kurmuşuz ki, henüz yüz yüze tanışma fırsatı bulamadığım yazarlarım var. Küçük veya büyük, öyle bağlanmışız ki hedefimize, bize aslında bu tohumları eken mükemmel insanlar, hocalarımız, adımıza mutlu oluyor.

Daha önce çok yazı yazdım. Ama hiç, bir hayal kurup, onun için çabalayıp ve onu başarıp; sonra yıldönümü yazısı yazmadım. O yüzden ne gelirse o dökülüyor  şu an satırlara. Duygusal da olmak istemiyorum ama elde değil 🙂

Belki Dilemma’nın bundan sonra rotasında ne gibi değişiklikler olacağından bahsederek devam edebilirim gibi. İlk sırada, sosyal medyada da duyurduğumuz bir matbaa baskısı hayalimiz var. Birinci yıla özel bir sayı hazırlamak için çırpınıyoruz. Devamında, Dilemma’nın sosyal sorumluluk projeleri gelecek. Ekibimize yeni yazarlarımız da ekleniyor bu aylarda. Ve her zaman da yeni yazarlara açığız bilindiği üzere.

Bu kıpır kıpır ama ne olduğundan habersiz yazının sonu gelse diyorum 🙂 Önce ekip arkadaşlarıma çabaları ve samimiyetleri için, ardından dost meclislerinde bizi anlatan, bizi paylaşan güzel insanlara teşekkür ediyorum.

Dilemma’yla, iyi ki varız! 🙂

Bu Bir Dilemma Hikayesidir…

DİLEMMA’NIN DOĞUŞU…

On üç, on dört ay kadar önceydi aslında, bir dergi fikri aklımıza düşeli. O zamanlar dergiyi basmak vardı ilk olarak aklımızda. Ama sonralarda çıraklığımızı, acemiliğimizi internet üzerinden yayın yaparak atalım, dedik. Ve bu fikir her şeyin başlangıcıydı aslında. Birçok arkadaşımızın bile ‘Nereden çıktı bu dergi?’ dediği bir zamanda, tamamen kendi çabalarımızla çıkartabildik dergimizi. Ve gerçekten bizi çok mutlu eden bu günlere gelebildik.

DİLEMMA DA NE Kİ?..

Bu bir senelik zaman diliminde, ‘Dilemma da ne?’ , ‘Nereden çıktı bu Dilemma?’ gibi ismimizle ilgili birçok soruya maruz kaldık. Kısaca ismimizin hikayesini de anlatayım sizlere…

Dergi fikri aklımıza düştüğünde, bir de isim lazımdı bize ve o sıralar sayın editörümüzün okuduğu Murat MENTEŞ’in ‘Dublörün Dilemması’ kitabının da etkileriyle dergimizin adını koymuş olduk.

TEŞEKKÜRÜ BİR BORÇ BİLİRİM…

Öncelikle dergimizde daha önce yazmış olan ancak şu anda bizlerle olmayan dostlara, sürekli olmasa da yazabildikçe yazı gönderen dostlara, bizimle hep birlikte olan ve düzenli yazı gönderen dostlara, yazı gönderemese bile bize sürekli destek verip yanımızda olan dostlara, şahsım ve dergimiz adına teşekkürü bir borç bilirim. En büyük teşekkürü ise, dergimizin her şeyi olan, dergimizi çekip çeviren ve yazarlarımızın bir kısmı şikayetçi olsalar da , yazılarımızı toparlayan ve organize eden, bana sadece yayınlama işini bırakan, dergimizin ismini bulan, ve daha da önemlisi, bu fikri aklımıza düşüren sayın editörümüz BETÜL ÜN  hak ediyor. Teşekkürler sayın editör, nice yıllara 🙂

YA BUNDAN SONRA…

Evet tabii ya! Bundan sonra? Artık çıraklık dönemimizi atlattığımızı düşünüyorum. Daha da büyüyüp gelişmenin vakti geldi sanırım. Öncelikle en yakın zamanda, yazıları derleyip, 1. yıl özel sayımızı yazılı dergi olarak basacağımızı belirtmek isterim. Ve kimse merak etmesin, dergimizin basılmasının devamı da gelecek. Ve yine çok yakın bir zamanda sitemiz ile ilgili önemli geliştirmeler yapıp, daha farklı şekillerde sizlerle olmayı planlıyoruz. Tabii ki yeni fikirler, yeni yazarlar ve daha da fazla takipçi ile…

Yirmi Bir

Bir şeyler yaz, diyor birileri

Oysa yazarken neler yaşanır

Bilmiyor.

Onlar sadece ‘yaz’ diyorlar

Yazmak, yaşamak yeniden

Benden en zoru istiyorlar

Farkında değil.

Belki bir pazar kahvaltısındalar

Onlar bunlar şunlar.

Şu uzun uzadıya olanlardan

Bir nevi zenginler

Elleri ince belli bardakları sarıp,

Birbirlerinin gözlerinde raks ediyorlar

Ve ne yazık ki birer birer

Hatta çok çok

Mideye inen lokmalar

Ruhu bayram ettirmeye yetmiyor.

Bir şeyler yaz diyor birileri

Buhardan bir yargısız infaz

Dört duvar arası hapishane evim

Çayım soğuk, ekmeğim dünden

Hatırımda kalan bir şeyler

Şimdi içimde acıya gebe.

İçime dalıyor kahve gözlerim

Karanlığa alıştıkça insan

Daha iyi işitiyor dışı

Küçük penceresinde bodrum katının

Üç beş güvercin cilveleşiyor

İnsan geldi mi bahar

Bir başka özlüyor

Beni, seni, bizi

Üçüncü tekil şahsı

Onu Onu Onu.

 Tam deminde

Bak boşaldı bardaklar

Sonu geldi kaşık şıngırtılarının

Az kaldı ödenecek hesap, en centilmenin

Akla yatkın faizli! banka kartından

Boğazdan geçenin ödenir de

Ömürden geçenin hesabı

Nasıl? Nasıl ödenecek?

Bir Pazar daha gelir elbet

Bir yarın daha gelir de

Yine yirmi bir olur mu insan?

Bana ‘bir şeyler yaz’ diyor birileri

Deyip kaçıyorlar

Yazmak, yaşamaktı öyle dedim

Yaşamadan yazdım bugün

Yarın yirmi birim

Bir daha gelir mi?

Yaşın da faizi olur da

Başa sarar mı hayat?

H.A./ Mart 2013

Dengeleriniz Dağılacak Belki…

 

Belki bir gün dengenizin en ortasına bir hançer saplanır. Dengeler dağılır. Dengeleriniz efendim, ne kadar da dengesiz değil mi? Dağılacak kadar dengesiz.

 

Denge mi? Aklımın dengine vurdum. Yok ki bir dengi aklımın. Ne tarafa yürüsem devriliyor diğer taraf. Devriliyor bir gün diğerine. Devriliyor bir devir diğerine. Ama devrilmiyor insan hakikatine. Masum bir cümle bu. Hakikat, diyoruz efendim, bu yafta ne diye?

 

Masum bir cümle bu.

 

“Allah hüküm verenlerin en üstünü değil midir?” (Tîn Sûresi\8)

 

Belki bir gün dengenizin en ortasına bir hüküm, hançer gibi saplanır. Dengeler dağılır.

 

 

Belki bir gün bir zindana dayarsınız başınızı. Boğazı düğümlenir ya hani insanın, öyle düğümlenirse sizin de boğazınız, cümle kurmaya dermanınız kalmazsa eğer, orada kalın bir ömür. Sizi arayanlar hep orada bulsun sizi.

 

Suskun…

 

hükümsüz…

 

 

Belki bir gün melal nedir anlarsınız?

 

“Melali anlamayan nesle aşina değiliz.” derken Ahmet Haşim, aşinası oluverirsiniz O Belde’nin. Fakat yine de;

 

“Uzak
Ve mâi gölgeli bir beldeden cüda kalarak
Bu nefy ü hicre, müebbed bu yerde mahkûmuz…”

 

Mahkûmuz…

 

Dengeleriniz sizi melalden uzak tutuyor efendim. Aman dikkat!

 

 

Dengelerinizi aklımın dengine tekrar tekrar vurdum. Yok ki bir dengi aklımın.

 

Döndüm dolaştım yine aynı cümleleri kurdum.

 

Teklifsizce sevelim.

 

Çatmayın kaşlarınızı. Tehlikeli cümleler değil bunlar.

 

DENGELERİNİZİN TEKLİF ETTİĞİ HİÇBİR HÜKMÜ KABUL ETMİYORUZ!

 

Biz teklifsizce sevmeyi öğrendik efendim, dengelerinizi de alıp gidebilirsiniz!

 

 

Belki bir gün gözlerinin içine bakmaya cesaret edemeyeceğiniz çocuklar görürsünüz. Zayıf elleriyle, hayatı en güçlü tutan çocuklar. Görürseniz, inanın, dağılır tüm dengeleriniz.

 

Neden “Umut”tu çocuğun adı? Aklımın dengine vurdum.

 

Yok ki bir hükmü aklımın.

 

Yok ki cesareti gözlerimin…

 

Yok ki değeri sözümün.

 

kalmadı benim cesaretim çocukların gözlerinin içine bakabilecek kadar… inanın… hiç kalmadı…

 

Susalım…

63986_10200982045902145_2104155312_n