Muamma – (Bir Tuhaflık Var)

Ömer geldi bugün. Şaşırdım aslında. Ne kadar yakın da olsa zamanında, tam üç yıl oldu görmeyeli. Kızı Cansu sağ olsun sık sık gelir arkadaşlarıyla. Halimi hatrımı mutlaka sorar. Arada çiçek koyar masalara bir yerlerden toplayıp gelip. Güleç, hanım hanımcık bir kızdır. “Zamane” deyip dururlar da, bakmayın. Yeni nesil değerlere daha çok sahip çıkıyor. Daha vefalı, daha düşünceliler.

Rıza’nın geldiği gün, Suna da buradaydı yine arkadaşlarıyla. Ama bir tuhaflık vardı hallerinde. Tanımadığım bir çocukla geldiler önce. Ahmet miymiş, neymiş adı. Suna yine geldi yanıa, halimi hatrımı sordu ya, bir durgunluk vardı üzerinde. Arkadaşlarının yanına dönünce de hararetli hararetli konuşmaya daldılar. Merak etmedim desem, yalan olur. Bir de ilk defa yanlarında bu oğlanı görünce merakım büsbütün arttı. Gözüm üzerinde. Elimizde büyüdü bu çocuklar. Kıllarına zarar gelsin istemem. Şimdilik bir şey öğrenemem herhalde ya, hadi bakalım…

Bir zamanlar bizim de bu yaşlarda, bu boylarda olduğumuzu düşünüyorum. Kabul edemiyor insan. Sanki geçen yirmi sene, otuz sene değil de asırlar. İnsan her dönüm noktasında yeni biri oluyor gibi. Sanki 13üme kadar başka biriydim ben.

Acıların da her şey gibi zamana yenik düştüğünü bilmek, tesellilerin en büyüğü. Bu emektar sandalla derinlere açıldığımda neler geçerse geçsin aklımdan, ilk günkü gibi değilim, biliyorum.

İlk gün…

Annemin donup kalışı geliyor gözlerimin önüne. Nasıl bir acıdır ki, tam yirmi dokuz sene boyunca tek kelime çıkmadı ağzından. Ve tek bir yaş düştüğünü görmedim gözünden. Eski insanlar güçlü oluyor. Ama bu acı çekmiyorlar demek değil ki, suskundu benim güzel anam son nefesini verene kadar. O da ayrıldı işte sonunda yalan dünyadan. Bir şu balıklar, bir ben kaldık geride.

Hep böyle oluyor işte. Kendi haline kalınca insan, düşünceler uçuşmaya başlıyor zihninde. Hepsi birbirinden beter, hepsi birbirine dost, hepsi birbirine düşman… Boş kalmamalı… Kendini ele vermekten, derinlerde kalmış acılarla, anılarla geçmişe, geriye sürüklenmekten hoşnutsa o ayrı. Ama hangi akl-ı selim ister ki böyle bir şeyi?

‘ben’,’o’ ve ‘biz’

Sıradan bir parktı o güne kadar,

Ve sırandan bir bank sadece,

Ama asıl önemli olan ben ve ‘o’ idi,

Konuşulması gereken çok şey vardı aslında,

Ama ‘biz’ sadece bakışabiliyorduk,

Anlatılmaz yaşanır derler ya hani,

Bilen bilir kolay değildi konuşmak,

Sessizliği ‘o’ bozdu ilk olarak,

Ben diyebildi sadece ilk anda,

Ve daha sonra devam etti,

‘ben ve sen’ dedi kıpkırmızı olmuş halde,

Ve yine çok büyük bir sessizlik,

Ama bu seferki içimizde kopan fırtınaların,

İçten ve derinden yaşadığımız mutluluğun sessizliğiydi,

Ve bende tekrarladım heyecanla gülümseyen bir ifadeyle,

Evet ‘sen ve ben’ olmamalı,

‘biz’ olmalıyız yalnızca,

İşte o anda ‘o’nun gözlerini hiç unutamıyorum,

Heyecan,

Mutluluk,

Aşk…,

***

Evet, evet özetle ve yaklaşık olarak böyle başladı her şey,

Daha sonra ne mi oldu;

O gün hayatımın en güzel günü,

O park hayatımın en özel parkı oldu…

***

Ben mi;

Ben o günden beri dünyanın en şanslı insanıyım,

Çünkü hayatımda o günden beri ‘o’ var…

“Medenice gidin bayım!”

Aynılaşan insanların, aynılaşan cümlelerinin “yüklem”lerini yakıp baştan yazalım.

“ben olmaktan başka deneyebileceğim bir şey yok
kendi mezarımdan başka, hangi mezar kabullenir ki beni”

Şimdi bir adım geriye çıkalım bayım…

“Üzerimize sinen bu koku hangi medeniyete ait?!”

Medeniyet, diyorum. Medeniyeti yanlış anlamış olabilir miyiz acaba?

Koca koca binalar, birbirine selâm vermeyen insanlar, insanların konuşmadığı, televizyonun susmadığı bir devir, çocukların yeşil plastiğin(çimen değil!) üzerinde koştuğu yalancı parklar, iki yaşında telefonu, üç yaşında bilgisayarı öğrenen çocuklar (ne kadar da zekiler değil mi!), yarışmalar, kişisel gelişimler, kocaman alışveriş merkezleri, yürüyen merdivenler, uzun uzun kuyruklar, hırs, daha çok para…

Yorgun insanlar…

Selâmsız insanlar…

Zihinlerde ‘faydacılık’ plânları. Gülümsemeler sahte.

Samimiyet neydi?

Samimiyet, bir tas çorbayı komşuya götürmekti.

Samimiyet; vefaydı, merhametti. Kelâmdı.

Yorulduk… Kocaman bir kargaşadan çok yorulduk.

Dinlenmek için tatillere çıktık, daha çok televizyon izledik, daha çok alışveriş yaptık, daha çok uyuduk, daha çok yedik.

Tatil bitti. Film bitti. Uyandık. Doyduk.

Medenice yorulduk yani!

“Üzerimize sinen bu koku hangi medeniyete ait?!!”

Bir adım geriye çıkalım bayım! Vaktiniz yoksa eğer, siz gidin…

Sesinizi, samimiyetsizliğinizi, kitaplarınızı, bilgilerinizi, parklarınızı, müziklerinizi, markalarınızı, telefonlarınızı alın ve gidin!!

………………

Siz bilmezsiniz İbrahim deyince bizim içimiz sızlar.

Medeni değil mi?

Varsın olmasın.

Veda

Ağır ağır garajdan çıkan otobüse baktı kadın. İçinde onlarca umut, onlarca kırıklık, hüzün, belki sevinç taşıyan insanlar. Sessizce yürüdüler. Alelade bir banka oturdular. Biri bir ucuna, diğeri öbür ucuna. Sanki araya o küçük boşluktan başka dünyaların girdiği alelade bir banka….

_ Ayakkabıların, dedi adam, yeni mi?

_Evet, sen görmedin.

Nereden görsün ki adam? Sustular… Kadın yavaşça kaldırdı bakışını yerden. Bu veda ağır gelmişti yüreğine. Güneş gözlüklerinin siyah camları altından sızan yaşları gördü adam. Kızdı mı, üzüldü mü anlayamadı kadın. Sadece tek bir kelime duydu:

_Ağlama !

Zaten ağlıyordu kadın. Nereden bilsin ki adam? Elini uzatıp tutmak istedi. Arada dünyalar vardı. Bir düzine kelime daha döküldü adamın dilinden:

_Ağlamak kadınları güzelleştirirmiş. Belki o yüzden bu kadar güzelsin.

_Şimdi gidiyorsun.

_Evet gidiyorum.

_Bir daha görmeyecek miyim seni?

_Görmeyeceksin.

Başını yaslamak istedi adamın göğsüne. Kalbinin sesini duymak… Atıyor muydu acaba hala? İçi acıyor muydu onun da? Yaslasa başını göğsüne, hisseder miydi onun acısını da… Ama arada dünyalar vardı…

_ Sen, dedi adam, beni sevmiyorsun ki. Bakışımı, gülüşümü, konuşmamı seviyorsun, sen beni sevmiyorsun ki !

_ Sen değil misin tüm bunlar zaten?

Asılı kaldı onlarca cümlenin içinde kadının gözyaşları. Tüm bunlar o değil miydi? Kimdi karşısındaki? Kalbindekiyle ayrı adam mıydı konuşan? Nereden anlasın ki kadın? Saatine baktı usulca adam. Aradaki dünyaları bir anda geçip kadına yaklaştı. Yavaşça sarıldı ve son kez fısıldadı:

_Hoşçakal !

-I-

Biraz sonra hareket edecek olan otobüse bindi adam. Onu bekleyen simsiyah gözlere baktı. İşte bu kadın için, bu iki siyah göz için değer, dedi. Ne kadar da parlaktı gözleri. Nasıl da gülmüştü onu görünce. Başka bir kadının acısını sakladığı kalbiyle oturdu pencere kenarına. Başını usulca yasladı kadının göğsüne. Kalbi nasıl da atıyordu: “tik, tak, tik, tak.” Hayat gibi, nefes almak gibi… Başka bir kadının acısı düştü yine de siyah gözlü kadının avuçlarına. Birilerinin kesilen nefesi birilerine hayat oluyordu. Nereden bilsin ki siyah gözlü kadın bunu? Biliyordu oysa !!!

-II-

 Gözlerine kendisinin bile bilmediği bir acı yerleşti diğer kadının. Saatlerce yürümek istedi ıssız, daracık sokaklarda. Hızlıca eve geldi ama… Radyoyu açtı. Televizyonu açtı sonra. Perdeleri kapattı. Hayat daracık sokakları geçtiği gibi hızlıca aktı. Bir gün siyah gözlü bir adam kalbini bıraktı gözlerindeki hüznüne kadının.

_Onlar, dedi, ne kadar güzeller. Benim bilmediğim hangi acıyı sakladın en derinine?

O hüzünle kaldırıp başını, siyah gözlerine baktı adamın. Hep o hüzünle, o acıyla baktı. Defalarca baktı… Hep baktı… Kadının gözlerine yerleşmiş belirsiz yaşlarda kayboldu adam. Bir öyküyü taşıyor içinde, dedi. Nasıl da ıslak gözleri. İçine saplanan neler var? Nasıl da karanlık bir kuyu gibi gözleri? Onunla bir kurusun bu yaşlar istedi. Ama birinin karanlığını göze almak kendi hayatından vazgeçmektir çoğu zaman. Nereden bilsin ki siyah gözlü adam bunu? Öğrenecekti oysa !!!

-I-

 Hayat daracık, ıssız sokaklardan onlarca kez geçti. Soluklarını kesti hayatın dik yokuşları. Denize baktı siyah gözlü kadın. Adam yerden bir taş aldı. En uzağa fırlattı.

_Rüzgardan, dedi siyah gözlü kadın. Yoksa daha uzağa gidecekti.

_Peki sen nereye gideceksin, dedi adam.

Yüzünü ezbere alır gibi baktı siyah gözlü kadına. Güldü kadın. Gamzeleri, dedi, nasılsa güzelliğine hediye olarak verilmiş bir süs gibi. Gamzeleri, dedi… Nasıl da hayattan vazgeçiş gibi.

_Sen, dedi siyah gözlü kadın. Beni sevmiyorsun ki, en yalnız olduğunda bana sığınmayı seviyorsun, gülüşümü seviyorsun, susmadan anlattıklarımı dinlemeyi, hayata bakan gözlerimi seviyorsun. Sen beni sevmiyorsun ki.

_ Sen değil misin tüm bunlar zaten?

Değildi belki de. O simsiyah gözlere kendi sığdırmıştı tüm hayatını. Gitti siyah gözlü kadın. Üzerine basıp çiğnediği iki damla yaş süzüldü sadece gözlerinden.

-II-

Radyonun sesini sonuna kadar açtı gözlerine hüzün yerleşen kadın.

_Ağlama! dedi siyah gözlü adama. Kızıyordu. Belki kendine, belki ona. Keşke, dedi siyah gözlü adam, görebilsem kalbini. Atıyor mu acaba kalbi, dedi. Yüzüne baktı dikkatlice. Dinledi sadece:

_ Sen beni sevmiyorsun. Hep karanlığın içinde ışık arıyorsun. Sen bende beni aramayı seviyorsun. Sen beni sevmiyorsun.

_ Sen değil misin zaten bu, seni sen yapan gözlerindeki hüzün değil mi?

Önceden değildi. Nereden bilsin ki siyah gözlü adam bunu. Başını eğdi. Anlamadığı onlarca söz duydu kadından. Nasıl da saldırır gibiydi hayata.

_ Şimdi, dedi siyah gözlü adam, benim içimde karanlığın.

Perdeleri sıkıca kapattı kadın…

Hayat nasıl da vazgeçişlerle doluydu. Bize tutunanlar, bizim tutunduklarımız… Tek bir öykünün kahramanı değildi ki hiç kimse. Vazgeçtiklerimiz, bizden vazgeçenler… Ufacık seçimlerle bambaşka öyküleri yaşıyorduk belki de… Kader, seçimlerimizin gizli ayrıntılarına gizlenmiş ince bir çizgiydi belki de.. Kimbilir, bizim elimizdeydi kader belki de. Nereden bilsinlerdi ki bunu? Biz nereden bilelim ki bunu?