Editör’den ;)

Herkese mutlu yarıyıl tatilleri!!

diyerek söze başlamak hoş olurdu, eğer ki daha 3 hafta tatili beklemek zorunda olmasaydım.

Evet, tahmin ettiğiniz üz’re, yurt bahçesinde yürürken önümden bavulla birileri geçince, söz dağarcığımın spesifik bir kısmı daha fazla sinyal algılayıp, içimden geçirdiğim sözcüklerin çeşitliliği azalıveriyor bir anda.

Ama olsun, yine de iyi tatiller. Kin tutmayacağım kalbimde.

Kıskançlık çeneme vurmuş olsa gerek (klavyeme mi demeli?), esas konuya girmek mümkün olmuyor ki bir türlü.

Direkt mi dalayım? Tamamdır.

Bu sayıda, bir yenilikle karşınızdayız. Bence çok sevimli. Bu görüşü savunanların artacağına olan inancım da sonsuz ayrıca.

Yazarlarımızdan Recep Bilal Aksu’nun ortaya bir fikir atmasıyla, kendi içimizde küçük bir grup oluşturup, bir öykü yazmaya karar verdik.

“4 yazar. 4 hayal gücü. 1 hikaye.”

Her sayıda farklı biri hikayeyi devam ettirsin diye de karar aldık.

Geçmiş zamanlardaki ‘tefrika‘ geleneği(?) gibi.

Tefrika dediğimiz, yazarların, hikayelerini veya romanlarını, parçalar halinde gazete-dergi gibi yayın organlarında paylaşmalarını karşılıyor anlam olarak. Benim de çocukken abone olduğum bir dergide vardı tefrika edilen hikayeler. Her sayıda heyecanla o sayfaları açar, okurdum.

Biraz merak edip, hepimiz için araştırdım. Biraz bulduklarımdan bahsetmem gerekirse, ilk tefrikacının ‘Geoffroy’ olduğundan bahsediliyor. Kendisi, tiyatrı eleştirisini Journal des Débats’ta tefrika ederek başlamış buna. Charles Dickens, Balzac gibi bildiğimiz önemli isimler de bazı eserlerini aynı şekilde tefrika etmiş. Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe’su da tefrika edilen eserlerden. Türk Edebiyatında ise ilk tefrika örneği, Şinasi’nin ‘Şair Evlenmesi’ adlı eseri.

İnsanların ilgisini çekmiş tefrika edilen eserler. Merak uyandırmış haliyle. Gazetelerin satışlarının artmasına girmiyorum bile.

Zamanla edebi bir teknik haline gelmiş.

Biz de Dilemma ekibi olarak, bu tekniği yeniden canlandırmayı, en azından, deneyelim istedik.

Samimi çabaların, samimi karşılıklar alacağını biliyoruz.

Herkese, bu defa samimiyim, iyi tatiller!

İyi okumalar!

Sevgiyle,

Sevda Sözleri

“Ah Maria, niçin seninle bir pencere kenarında oturup konuşamıyoruz? Niçin rüzgârlı sonbahar akşamlarında, sessizce yan yana yürüyerek tumblr_meje82gUp61qa2r4ho1_500ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz? Niçin yanımda değilsin?” (1)

Sana da garip gelmiyor mu? Çok güçlü olabiliyor bir adam, kiloları taşıyabiliyor sırtında. Çok zeki olabiliyor bir başkası, aynı anda bir sürü yere ulaşabiliyor zihni, herkesin anlayamadığını anlayabiliyor mesela. Ama hiçbir adam çok sevdalı olamıyor yalnız başına. İkinci biri olmadan, bir sevda, ‘ol’amıyor. Ve ben de sıradan bir adamım işte Maria. İki elim var, iki gözüm, bir burnum. Bir de, biliyorsun ya, bir kalbim var Maria.

“Yine mektubumu ilgisiz yerlere saptırıyorum. Oysa ben çevirilerinizin güzelliğinden söz açıp övmek istiyordum onları. Bu arada “Bazlı” sözcüğü için bana ne kadar kızsanız haklısınız. Zaten son zamanlarda en çok yaptığınız iş bu herhalde. Hayır, sakın yanlış anlamayın, bundan şikâyetçi olduğum yok. Tüm hayatımı sizin karşınızda azarlanan bir öğrenci olarak geçirmek isterdim doğrusu.” (2)

Olmaz mı? Sürekli adımı söyleyin diye olmadık çocukluklar yapardım tahta sıramda. Sürekli benimle ilgilenin diye bile bile yanlışı yapar, mutlulukla, vereceğiniz cezayı beklerdim. Şanslı günümse şayet, akşam olup tüm sınıf dağıldıktan sonra sizinle sınıfta beklemekle ‘ceza’landırırdınız beni. Belki biraz daha abartıp, sizi annemle tanıştırırdım.

Fazla mı çocukça?

“Seni tam bulduğum anda yitirmenin korkusu

Tam yitirdiğim anda bulmanın sevinci,

Seni bilmem hangi zalim kurşunun

Kırdığı kanadına söz geçiremeyen

Göçmen kuşun çaresizliği,

Seni zorlu yıllardan sonra karşılaşan

Kavga arkadaşlarının neşesiyle,

Batarak kirpiklerime kadar gümüşten denizlere

Vur emriyle aranan bir kaçakmışsın gibi

Taşırım can evimin en saklı yerinde…” (3)

Okyanuslarla yarışıyorum, sevdamın gelgitleri akla zarar. Issız bir adada asırlarca beklemiş gibi, saç sakal birbirine karışmış hani; hayatı unutmuş, medeniyeti silmişim beynimden ama ‘umut’ derler 4 harfli bir kelimem var hâlâ. Belki uzağım gerçeklerinize biraz. Bir parça oynamış olabilir cıvatalarım. Ama buralarda dolunay en parlak. Dalgalar sanki ‘denizler krallığı’nın ebedî gelini. Gün doğumunu bildiğinizi ise hiç sanmayın benim gözümle görmedikçe. Çünkü ‘aşk’ deniyor benim taktığım gözlüğe ve çünkü aklım fikrim ‘biri’nde.

Ve sizin de, “O’ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa,” (4)

Siz de “özlemi,  sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu…” (5)

… bu adada tüm insanlığa yer var.

Bu güneş, hepimize birden doğabilir.

Yıldızlar, milyarlarca;

Aşk, ömürde bir tane.

– – –

1. Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali

2. Kafka’dan Ruha Dokunan Düşünceler

3. Sokağın Zulası, Ahmet Ümit

4. Yarim Haziran, Can Dündar

5. Yarim Haziran, Can Dündar

– – –

görsel : birbardakistanbul.tumblr.com

Ebûbekir Tezkîri’yi Aramaya Çıktı Bir Yiğit

Görsel

Ebûbekir Tezkîri..

Aramak..

Yola çıkmak..

Ya mâzi değerliyse.. Ve her şey Ebûbekir Tezkîri ile kaybolup gittiyse.. Seyretmemişsek.. Bîhabersek..

Aramadıysak..

Yola çıkmadıysak..

Ah! Bir de mutluysak, huzurlu gibiysek..

Ebûbekir Tezkîri’yi aramaya çıkan yiğit geri mi dönsün?

…………………….

Göğe el uzatalım.

Yere tutundukça, yerle bir kaybolacağız.

Kaybolmak! Ebûbekir Tezkîri gibi değil. Öylesine.. Yokmuş gibi.. Hesapsızca kaybolmak.. Korkakça kaybolmak.. Yitmek yani.

Yitmek! Ağlayamamak değil, ağlamamak.

Ağlamak! Yolda olmamak değil, yolda düşmek.

Yolda düşmek! Yitmek değil, “ol”mak.

……………………..

Ebûbekir Tezkîri’yi aramaya çıktı bir yiğit.

Ağlayarak. Yitmeden. Yitirmeden.

“Ol”mak ister gibi.

“Yaşamın ucuna yürür gibi.”

Işık

Çook uzunca bir hikaye yazmıştım ama baktım çok çılgın (azıcık da uzun), dedim yazmayayım. Sonra insanlar okuyacak, bu çocuk nepiçim, insan mıdır, psikopat mıdır, diyeceksiniz 😦 ben de vazgeçtim. Onun yerine yine klasik, saçma ama mantıklıyken güldüren, güldürürken düşündüren, düşündürtürken de ‘amaan’ deyip sayfayı kapattıracak başka bir yazı daha yazayım, dedim. Tabii yetişir mi onu da bilmiyorum bakalım nasip.
Küçükken babaannemgilde duvarda çizgiler vardı. Her gittiğimizde boyumuz nereye geldiyse çizerdik. Sonra onlarda bir tane ışık açmak için tuş vardı. Bildiğimiz ışığı açmak için neye basıyorsak o işte, şimdi ismini unuttum 😀 Neyse o vardı işte, zıplayıp böyle kendimi yırtıp basardım. Ne büyük başarıydı. Şimdi önümde yok sanki böyle zıplayacağım bir yer. Her gittiğimde zıplasam basmaya çalışsam. Boyum yetmeyip de yetişmeye çalıştığımda herşey çok güzeldi. Şimdi her şeye boyum yetiyor, o yüzden belki de boyum yetse de yapamadığım yüzlerce şey canımı sıkıyor bazen. Zıplaman da gerekmiyor, diyorum kendime, yine de niye basamıyorsun?
Bazen gidip bir yerlerdeki ışığı açıyorum. Sonra evin içindeki yolculuğum sürdükçe çoğu odayı yine karanlıklar içinde geçtiğimi fark ediyorum. Aslında çok da basit ışığı açmak, beni tutan ne bilmiyorum. Oraya elimi uzatmak bile zor geliyor ya da bazen ışığı bulamıyorum belki de, ya da aramıyorum. Arasam bulur muyum? Bulabilirim sanki. Bazen buluyorum çünkü, sonra ışığı açınca da çok güzel oluyor her yer ışıl ışıl.
Işık diyince insanın aklına ne geliyor? Belli bir şey gelmedi sanki benim. Belki artık bu yazıdan sonra bu yazdıklarım gelir ama orasını bilemiyorum. Ama şu an düşününce ışık, gece sabaha kadar uyumadığım günler gibi biraz. Yapaylığın sembolü, güneş ışığının düşmanı gibi. Güneş ışığı ki ne güzel şeydir, dümdüz gelen bir aydınlık nasıl bu kadar güzel olur?
Çok uzun yazamayacağım bu sefer. Işığı kapatıp yatıyorum ben. İyi geceler.