Beyin Bedava

Beyin Bedava

Boş bir sayfa, ıslak bir beyin (banyodan çıkmış), eskice bir elektro gitar, nutella, galeta, çay sonra dizi sonrası kısmet. Ama öncesinde bir şey vardı, yazı. Yazı neydi? Yazı iyilikti, dostluktu; yazı emekti. Yani anlayacağınız selvi boylum al yazmalıyım.

Giriş Bölümü

Dedim ki bu sefer işe yaramayan bir şey yazayım. Bunu duyan arkadaşım dedi ki “hor” çünkü uyuyordu doğal olarak. Doğal olan uyumak mı o zaman? Uyumak neydi? Uyumak iyilikti, (ÇAT (yazarın yediği tokatın sesi)). Evet bu kadar giriş bölümü yeter bence.

Şaka şaka, yetmez tabi girişemedim daha bir şeye. Aslında galetayla, nutellaya girişecektim ama o biraz sonra olacak artık. Şu an yapmam gereken şey ise saçımı kurulamak, hala ıslak çünkü. (fşrfşrfşr (yazarın havluyla saç kurulama sırasında hangi ses çıkar acaba diye düşünüp uydurduğu sestir)). Geçen komikli kedi şeysi demiştim sanki. Kedi yok ama çılgın bir köpek buldum.

http://webdiscover.ru/uploads/images/2012-12/450_135545740652.jpg.

Çıkış Bölümü

Giriş gelişmeden sıkılmışsınızdır diye çıkış bölümüne geçeyim, dedim sizler için. Peki bu çıkış bölümünde neler var? Hiçbir şey yok tabii ki. Yazar bu bölümü uydurduğu için henüz boş. Aradan insanlar gelip bir bakıyorlar ama bomboş bölüm yani. Çıkış bölümünde ne olur? Kapı mesela ya da yangın merdiveni daha güzel gibi. Anaokulumun çok güzel yangın merdivenleri vardı. Yaşlanınca “ner’de o eski yangın merdivenleri” ya da “Bizim zamanımızda buralar hep yangın merdiveniydi” diyebilirim. Çocuklarım da bu beyanatlarım karşısında kafama top (ya da lazer ışını) atarak beni susturmaya çalışırlar diye tahmin ediyorum. Öyle yaparlarsa da hemen kızar ps8’lerini kırarım hemen. Yapmasınlar yani.

Hazır konumuz gelecekken acıktığımı söylemeden duramıyorum, hazır bölüm de çıkışken çıkmayı düşünüyorum. Ama görüyorum ki bizim çocuklar durmuyor yine saldırıyor. Onları gözlerimle yakmaya çalışıyorum nafile, mini bombaları her yanımı kaşındırıyor. Sonra robot köpek geliyor. Sonra da biraz hava alalım diye hepimiz uzay gezisine çıkıyoruz.

Onun Üçe Bölümü

Onun üçe bölümü bölüm 3, kalan 2. Nasıl ama çok iyi matematiğim vardır. O kadar iyi ki küçükken bu sorular çok basit diye elimi kaldırmazdım. Kızlar da hep peşimdeydi (teneffüste olan kovalamaca oyunu). Çok popülerdim yani herkes like atıyordu, share yapıyordu (dipnot:yalan. Dipnot yalan yani, normalde çok doğru bir şey yazdım.). Lakin şimdi ne hallerdeyiz (sıvı).

Süper Kahramanın Herkesi Kurtardığı Bölüm

Süper kahraman olsam herkesi kurtarırdım herhalde. Çok iyilik olsun diye değil, belki de kötü adamlara istediğin gibi saldırıyorsun falan, eğlenceli yani. Terlik atarsın (anne terliği saldırısı) ve benzeri (ayakkabı, sandalet…). Ama asıl olay Türkiye Eurovision’a katılmıyormuş. Üzüldüm mü? Amaan yani. Arrow diye dizi çıkmış, sapsaf bir süper kahraman dizisi, adam çıkıyor tüm kötü adamları okluyor, dünya kurtuluyor. Çok klasik ama güzel nedense. Yani bazen gerçekten Süpermen Süpermen olsak güzel olur. Herkes Süpermen olsa uçsa şahane olurdu ama o zaman daha çok acıkırlardı; zaten açım, uçup daha da acıkmaya gerek yok.

Uzun Lafın Kısası

Beyin bedava. Bedavaya niye mesaj vereyim. Mesaj kaygısı gütmeyen, insanı hayattan soğutan ve büyük ihtimalle bu satıra kadar bu saçmalığı kaldırabilmiş olan nadir insanın olduğu güzide yazımızın artık sonuna geldik. Şimdi herkes gitsin yatsın. Hadi kapatın.

Itrî ile Hasbihâl

Sâyesi düşmez yere bir böyle nahl-i Tûr’sun

    Mihr-i âlem-girsin başdan ayağa nûrsun”

     Itrî

2012 yılı, büyük Osmanlı bestekârı Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi’nin ölümünün 200. yılı olması münasebetiyle, UNESCO tarafından “Uluslararası Itrî Yılı” olarak kabul ve ilân edilmiş bulunmaktadır.*

Sahip çıkamadığımız değerler, kıymet bulabildikleri yerlere doğru birer birer göç ediyor. Neleri muhafaza ettiğimizi ve neleri muhafaza edemeyip elimizden kaçırdığımızı sorgulamamızın vakti gelmiştir. Elindeki elmasları görmeden, kömür aramaya çıkan ve bulduğu kömürü el üstünde tutan tüccarlara benziyor hâlimiz. Kömür sahibi elmasın peşinde, elmas sahibi ise kömürün.

Çölün kumlarında altın zerrelerini arayan değerlerimizi, gaddar kömür sahiplerinin ellerine bırakamayız, bırakmamalıyız.

Buhûrîzâde Mustafa Efendi kimdir?

Türk musikisinin en büyük üstadlarından biri olan Itrî, 17. yüzyılın büyük bestekârıdır. Çiçekçilik ve meyvecilikle uğraştığı için Itrî mahlasını kullanmıştır. Lale Devri’nde adı dillere destan olmuştur. Yenikapı Mevlevihanesi’nin şeyhi Ahmed Dede’ye bağlanarak Mevlevî olmuştur. Yenikapı Mevlevihanesi Şeyh Galib’in çilesi dahil pek çok çilelere şahitlik etmiştir.

Huzur çilede gizlidir.

Değil mi ki biz “Yenilirken bile yendiğimizi bilirdik.”

Itrî Osmanlı Sultanı IV. Mehmed tarafından himaye edilmiştir. Klasik Türk Musikisinin bel kemiğini oluşturur. Bini aşkın bestesinin olduğu bilinir fakat bunlardan yalnızca kırkı günümüze kadar ulaşmıştır.

Segâh Kurban Bayramı Tekbiri, kutsal emanetlerin ziyaretinde okunan Segâh Sal-ât-ı Ümmiye, Mâye Cuma Salâtı, Segah Mevlevi Ayini, Rast Naat değerinden hiçbir şey yitirmeden günümüze kadar ulaşan ve 300 yıldır etkisini devam ettiren eserlerdir. Ve bu eserler bizlere hiç de yabancı değildir.

Tanıdık rahmet ezgileridir bunlar, yıllarca kulaklarımıza çalınan.

Itrî’nin “Tûtî-i mu’cize-gûyem ne desem lâf değil” bestesinin güftesi Nef’i’ye aittir.

“Tûtî-i mu’cize-gûyem ne desem lâf değil

Çerh ile söyleşemem âyînesi sâf değil

Ehl-i dildir diyemem sînesi sâf olmayana

Ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil.”

dedikten sonra Nef’i, söz kalır mı hiç buralarda?

Ah! Hakikat sır’dadır, kime gerek büyü. Büyüleri bozdu Itrî, sır’ları yürümek kaldı bize.

“Ağlamazsam ölürüm.” derler bilirim. Hafız söyler de ağlamamak olur mu? Nevâ makamından Kâr atıverir bizi Yusuf’un kuyusuna?

ve Yusuf en çok annesini hatırladı kuyuda.

Ben bir de ezanları hatırlasak diyorum.

………………………………….

Kuyudan çıkılır elbet

fakat

“Bilesin kavuşmak yoktur İslamlıkta”

*Yalçın Çetinkaya

Kullanılan Kaynaklar

-www.enfal.de/ecdad122.htm

-http://tr.wikipedia.org/wiki/Buhurizade_Mustafa_Itri

-Meydan Larousse Büyük Lugat ve Ansiklopedi

Hatırlar Mısınız?

Ne aşk diyeceğim bu defa, ne aşkı hatırlatan cümleler kuracağım. Rahatsızım; rahatsızlık vermeye çalışacağım. Bir ucundan tutacağım dünya denen hengâmenin, öbür ucunda bırakacağım. İnsanlardan dem vurup, yakınıp; yine en sonunda onları seveceğim. Eyvah! Sözümde duramıyorum. Kaçalım bu satırdan.

İnsanlar, insanlar ve dahi insanlar. Şu durmadan her an dönen dünya üzerinde yaşayan- yaşamaya çalışan- insanlar. Her biri ayrı renk, ayrı telden insanlar…

Annem ben daha çok küçükken hepimizin aynı güç tarafından çamurdan yaratıldığını söylerdi. Bunu her duyduğumda koşardım toprak ananın bağrına. Çamurdan minik adamlar yapardım. Düz taşların üzerine. Başka çocuklar severdi, sevinirdi, bense üzülürdüm. Çünkü hiçbir zaman farklı renkte adamlar yapamadım çamurdan, hepsi aynıydı; bildiğimiz çamur kokuyordu ve toprak rengindeydi. Düşünürdüm sonra nasıl yapardı O? Hadi yaptı, hepsi neden farklı renkte?..

Cevabı anlamaya başladım, sağ olsun Galilei’nin, Dünya’nın yuvarlak olup döndüğünü söylediğini okuduğumda bir kitaptan. Evet, herkesin kaşı gözü teni, evet herkesin ruhu ayrı renkteydi; çünkü o herkesi farklı yaratan gücün içine bir ressam kaçmıştı. Evet, dünya döndükçe bizim renklerimizden gökyüzüne doğru yükselen muazzam bir tablo yükseliyordu…

Öyle bir tablo ki o, mümkün olsaydı beraber seyre dalalım isterdim, biz en iyisi mi hayal edelim. Uyum diye bir şey vardı orada, en zıt renkler yan yana geldiğinde bile beliren. Mutluluk vardı, el ele tutuşunca tüm renkler, yıldızlara ulaştıran.  Sıfatı yokken bile adlarının önünde –yani mavi yalnızca mavi- her rengin denkliği aynıydı ve önemi olmayan renk yoktu. Her renk koşulsuzca severdi bir diğerini.

Sonra hepsi bir araya gelince bir gülümseme düşerdi tanrıya. O gökyüzünden bize gülümserdi.

***

Zaman geçti, çok sonra oldu.

Çok sonra, sadece geceyi ve yıldızları oluşturalım diye verilen siyah, tüm sinsiliği ile aldattı beyazı. Renklerse kaybolmaya mahkum.

Ben doğdu ilk olarak. Bizi hatırlayanların sayısı azaldı, sesleri de kısıldı; belki hepsi faranjitten! öldü.

Sağ kalanların isimlerinin önüne sıfatlar eklendi. Saygılar sıfatlara yüklenir oldu ve insanlar kürküne göre ağırlanır…

Beklenmedik bir misafire kucak açtı dünya. Kimliği yanlış bir “çok” geldi uzaklardan. Daha çok vermek daha “çok” almaya bıraktı yerini ve hiçbir “çok” doyurmaya yetmez oldu gözleri.

Ardından başkalarının çoklarına uzattık ellerimizi. Hiç düşünmedik “çok”ların kırmızıyla siyahı dost edeceğini. İkisi dost oldu, çocuklar ağladı, çocuklar kanadı, çocuklar öldü. Oysa ince bir ayrıntı vardı, ölen bir çocuk ölen milyonlarca vicdan demekti; kaçırdık.

***

Ve vicdansızlık sevginin yokluğuydu… Yokluğunu geçtim de, sevgi de neydi, yahut kimdi?

***

Tanrının gözyaşları düşüyor avuçlarıma…

“Akıtma onları, sen iyi bir ressamsın” demek geliyor içimden. O duyuyordur, inanıyorum. Sen siyahı bunun için vermedin, onu da biliyorum.

Kusura bakma, biz kendi tineri fazla kokladık. Kusura bakma biz bile bile ayrı düştük…

***

Hatırlar gibi oluyorum, sevmek, gerçekten sevmek, tanrının gülümsemesiydi. Belki yeniden seversek O gülümser, belki o zaman beyazın önündeki parmaklıklar kırılır!

Hatırlar gibi misiniz siz de?

H.A./ Aralık 2012

Üç Nokta

landscape-oil-painting-600-20

Hayat o kadar farklı bir kavram ki, alakasız anlamların aynı anlamda toplanması gibi.

Duygu, gerçeklik, yalan, disiplin… Yaşanan zamanın dışında yaşanmayan kısımları da içeriyor başlı başına.

Bugün ‘nefret ediyorum, asla yemem’ dediğin yemeği, ertesi gün öyle güzel yediriyor ki sana. Fark edip bunun nasıl olduğunu sorgulamaya başladığında tek bir cevapla karşılaşıyorsun: ‘Hayat’.

Zamanlamanın getirdikleri mi, yoksa biz mi şekillendiriyoruz hayatı?

Bu soruya ‘ikisi de’ diye cevap verirken, asla yapmam dediğimiz bir şeyi yaptığımızda niye her şeyi

Cevap yine hayatın kendisinde gizlidir aslında.

Kimine göre, ‘hayat bu işte, kanatlanıp uçmak yerine, dört duvar içinde hapsolursun’, kimine göre hayatı yaşa, korkma, öbür dünyayı sorma, kimine göre de ‘ağlama değmez hayat bu gözyaşlarına’.

Herkesin farklı şekilde yaşadığı hayatı aynı anda yaşamaya çalışma çabası, insanlığın savaşlardan sonraki en büyük yaşam mücadelesi bence. Öyle ki bu çaba bazı insanların başkalaşım geçirmesine bile neden olabiliyor. Konuşması, yürümesi, giyinmesi bile değişiyor. Ben bu tür insanları Yunan mitolojisinden kentavros*, Anadolu’dan da Şahmeran’a benzetiyorum açıkçası. Hayır, bunlar sadece efsane değil, gerçekten aramızda yaşıyorlar. Ama öz hayatlarından farklı bir biçimde yaşama isteği onları öyle bir hale getiriyor ki, en sonunda ya kentavroslar gibi saldırganlaşıp, insanlıktan uzaklaşıyorlar ya da şahmeran gibi uğruna hayatlarını adadıkları insan tarafından yok ediliyorlar.

Güçlü olanın hayatta kaldığı doğal seleksiyon gibi insanlar da özünü kaybetmeyerek hayatta kalanlar olarak sınıflandırılıyor bence. Seçilmişlerden olabilmek umuduyla…

Hayat…

*Yunan mitolojisindeki yarı insan yarı at olan yaratık.

Dinlenilesi…